NNur Risale DersleriNur Risale
← Tüm dersler

3097.ders 11.söz-her cemâl ve kemâl sâhibi

Sözler · 1:54:10 · 27 Ağu 2026

Ders metni

Bismillahirrahmanirrahim. 11. söz. Bismillahirrahmanirrahim. Ey kardeş, eğer Kıymet-i âlimin tılsımını, ve hılt-i insanın muammasını, ve hakikat-i sâraatın rumuzunu bir parça fehm etmek istersen, nefsimle beraber şu temsil-i hikâyeceye bak. Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli pek acayip defineleri varmış. Hem kemalatça sanayi-i garibede pek çok mehareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulum-u bediaya ilim ve ıttılağa varmış. Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca O Sultan-ı Zişan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nasın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta cemal ve kemal-i manevisini iki vecihle müşahede etsin. Bir veçi bizzat nazarı dehayif aşinasıyla görsün, diğeri gayrı nazarıyla baksın. Şimdi hemen bir daha okuyalım. Ey kardeş, eğer hikmeti alemin tılsımını ve hıltı insanın muammasını ve hakikat ve salatın rumuzunu hikmeti alem hikmeti alemin tılsımı hikmet Alemin hikmeti. Alemin hikmeti gizlidir. Tılsımdır yani. Mesela bir insanın bile mesela yaptığı şeyi niye yaptığını bilemiyorsun yani mesela iş yapıyor. Onun bile niçin yaptığı, neden yaptığı, hangi maksatla yaptığı bir tılsım. Ancak söylüyor da öyle biliyorsun. Cenabı Hak bu kainatı yaratmış. Niçin yaratmış yani? Bu kadar güzel, bu kadar sana adlı yaratmış. Yani bundaki Cenab-ı Hak'ın maksadı ne? Hikmeti ne? Yani bu âlem yaratmasındaki o bir tılsım. Tılsım gizli sırlı hakikat demek yani. Şimdi bu âlimin tılsımı nedir? Sebebi hikmeti nedir? Ondan sonra bu kainatı yaratmakta ki Cenab-ı Hak'ın maksadı nedir yani? Bunu anlamak istersen sonra fîrikât-ı insanın muammasını Alem dedi. Şimdi insan, insanın yaratılışı. İnsan da niçin yaratılmış? Yani o da niye bu kadar hassas cihazlar donatılmış? Yani insan sadece bu dünyada yaşamak için olsaydı hayvan gibi yaratılabilirdi. Çünkü hayvanın cihazları kafi. Bu dünyada yaşamak için hayvan kafi ya, mutlu bir şekilde yaşayabiliyor. İhtiyaç biz hayvan gibi yaratılabilirdik. Hayvanın farklı yaratıldığımıza göre farklı bir gayemiz var. Farklı gibi bu hayatın farklı bir amacı olması lazım. Mesela şu anda herkes bu dünyayı nasıl güzel yaşarım? Nasıl bu dünyada mutlu olurum? Mesut olurum peşinde? O hayvan da bunun peşinde zaten. Değil mi? Yani işte bazı fıtratı bozulmamış fıtratlar diyor ki yani sadece benim amacım bu dünyada yaşamak olmamalı yani. Hayvanlar zaten bunu yapıyor. Eğer bu olsaydı benim de fıtrat zaten böyle olurdu. Bu kadar harika bir cihazlarla donatılmama gerek kalmazdı. Demek ki benden başka bir şey isteniyor. Başka bir amacım olması lazım. Daha yüksek fıtratıma münasip, daha yüksek bir gayem olması lazım. Acaba o nedir? Mesela bu da bir muamma. Bunun da çözülmesi, açılması lazım. Sonra üçüncü olarak da hakikat-ı selaatın rumuzu. Hakikat-ı salat. Namaz kılıyoruz. Hakikat-ı salat. Namazın Şeklini, şemalini, namazdaki hareketleri biliyoruz ama namazın ifade ettiği manalar, gösterdiği hakikatler eee bunlar da bir gizli yani. Mesela kıyamlıyken ne demek ne diyor? Rükûda ne ediyoruz, secdeden ne ediyoruz? Her kelimat-ı mübarekelerde kiler o manaları ne? Yani namaz kılmakla biz ne yapmış oluyoruz? Hangi hakikatleri ifade etmiş oluyoruz? Değil mi? Bu da bir rumuz. O da gizli yani. O zaman kainat, alem, insan, insanda da namaz. Kainatta insan, insanda inanılmaz. Yani üç böyle muazzam mesele var. Bu üçünü de birbirine aslında alakalı. Bunların diyor sırlarını, hakikatlarını bir parça. Yani biz Allah bunun için yaratmıştır deyip bir şey yapamayız. Anca bir parça görebiliriz. Bir parça tehmet etmek istersen nefsimle beraber şu temsili hikayeciye bak. Demek onun birincisi onun mevzuu değil mi? En temel yani İslamiyet'e giren eee En temel meseleler. Yani Cenabı Hak bu kainatı niçin yaratmış? Beni niçin yaratmış? İnsan bunu bilecek ki hayatını buna göre bunun üstüne kuracak yani. Hayatını başka şeyler üzerine kurduğun zaman tamamen boşlukta kalıyor. Ama bu ta ilk başta Allah bu kainatı niçin yaratmışsa, beni niçin yaratmışsa onun üzerine bina edersem bütün hayatım o zaman sağlam temeller üzerinde, doğru bir temel üzerine kurulmuş olur. Onun için bu temel bir mevzu oluyor aslında. Yani Şu temsil ikâceye baktığında bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli pek acayip defineleri varmış. Hem kemalatça sanayi-i garibede pek çok mehareti varmış. Mesela şimdi geriye doğru gittiğimiz zaman şu an bu kainatı görüyoruz. Hani geriye doğru gidelim zaman olarak yani. Bir müddet sonra ne oluyor? Kainatın yaratılması anına geliyoruz mesela. Ondan önce gittiğin zaman kainatta bir şey yok. Kim var? Sadece Cenabı Hak var. Değil mi? İlk yani her şeyin başı Cenabı Hak o zaman. Cenabı Hak da burada tabii temsilde ne diyor? Önce onu tanıtıyor. İlk başta. Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Yani bir tane değil bir sürü hazine var. O hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli pek acayip defineleri varmış. Hem bazıları Yani hazine ile define arasındaki fark hazine meydanda oluyor. Define gömülü defin dengeliyor herhalde. Yani biraz daha gizli. Açarsan kazarsan görüyorsun yani. Pek gizli pek acayip defineleri varmış. Hem kemalatça sanayi garibede pek çok mehareti varmış. Öyle bir sultan varmış. Sultanın da nesi varmış? Temalatça sanayi-i garibede pek çok mehareti varmış. Sanayi-i garibe. Garip sanatlarda hem de böyle mükemmel garip sanatlarda çok mehareti varmış. Evet, çok harika sanatlar icra edebiliyor. Onu yapmaya kabiliyeti, mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti ihatası varmış. Acip fenlere de sayısız, acıp, hesapsız fenlere de marifeti, bilgisi, ihatası varmış. Mesela insanlık olarak düşündüğün zaman mesela bir insan bir sanatlı ustadır. Değil mi? Ya tencere yapar ya ne bileyim kitap yazar ya bir ondan sonra elektrik işi olur. Yani bir sanatta maharetli olur veya fenlerden bir fende ileri olur değil mi? Diğer fenleri bilmez. Bu sultan hem bütün fenleri biliyor ne kadar fenler varsa Ne kadar sanatlar varsa da hepsine de kabiliyetli, maharetli. Yani bütün insanları sanki böyle içinde toplamış gibi. Hem de en yüksek derecede. Hesapsız fünun acibeye mehareti, marifeti, hatası varmış. Hem nihayetsiz ulum-ı bediaya ilim ve tıp varmış. Mesela bir insan tarihi çok iyi bilebilir. Veya ne bileyim ondan sonra astronomiyi bilebilir, fiziği bilebilir. Bütün ilimlere şeyi olmaz. Ama burada ulum-u bedi ne kadar elsiz ilimler varsa hepsine ilim ıttılağı varmış. Ne olmuş oldu? Hem hazineleri var. Her şey çeşitli böyle kıymetli madenler, şeyler. Hem marifeti var sanat sanayiye karşı. Hem fenleri biliyor, hem ilmi var. Ondan sonra böyle bir zat varmış. Şimdi mesela bu mış tabiri de burada orijinal. Mesela insan mesela şurada kaza olmuş dediğin zaman onu eee sen görmüyorsun da birisinden duymuş oluyorsun, değil mi mış olunca? Ama burada kaza oldu. dediğin zaman orada hazır nazır olmuş oluyorsun. Burada da tabii ön daha biz görmediğimiz için sadece mış oluyor. Ama bu hazineler, bu sanat, seyarlık ortaya çıktıkça ifadeler mış yerine şeye geçecek. Yani varlığa geçecek. Varmış dedin. Tabii. Sonra Servet-i Fünun pek çok hazineleri vardı diyor orada. Mesela dediğine yani mazideler ise İşte ondan sonra hep mış tabir ediyor. Tabii biraz da yani neden bahsettiği de belli olduğu için ondan sonra ifade de öyle gelmiş olabilir orada. Ama ekseriyetle mış tabiri var. Çünkü biz önce inanıyoruz, değil mi? Duyuyarak yani önce duyuyarak inan. Yani bize iman nasıl oluyor? Önce duyuyoruz yani. Hep anneden, babadan, okuldan, şuradan oradan duyuyoruz. Tabii işaret geliyor. Sonra da görmeye başlıyoruz mesela. Önce duyuyoruz sonra artık biz de görmeye başlıyoruz. Onun gibi de olabilir. Nasıl? Yani Peygamber Efendimiz bir söylediği için hani varmış o Tabii. anlattığı için varmış oluyor ama tabii bu hakikatleri Risale-i Nur herkesin görmesini sağlayacak şekilde anlattığı için artık o duyduğumuz taklid-i imanımız tahkik-i imana inkılap ediyor. Okudukça şey yaptı şey yani. Dersi şimdi mesela Risale-i Nur tanımadan önce Kur'an kursuna giderdik. Orada öğretirdi oradaki hoca. Cenabı Hak'ın zati sıfatları, sübut sıfatları direkt ezberlerdik yani. Sonra Risale-i Nur'la tanışınca onu hatta ben unuttum hoca sonradan söylüyor. Sen diyor bana diyor geldin diyor. Beni şeye çektin sen diyor. Öyle anlatılmaz öyle anlatılır dedin diyor. Ben sonra sana anlatayım diye kudret kudreti böyle göstereceksin kainatta. Tecellilerini göstereceksin. Öyle kudreti dünyası kudreti var deyip geçmeyeceksin. Bak bu kudretin tecellileri var. Bu şekil anlatman lazım demişim hocaya. Hoca bana öyle diyor daha sonra. Ben de kendim bana deşer yaptım diyor öyle. Bunu unutmuşuz o zaman tabii. Lisedeydik şeydik. Bu Ayet-ü Kübra'da var ya. Ee Bu cümleyi okuyalım. Şu ala bak lazım oldu. Mesela buradaki şey biraz ona bakıyor. Aradığımız hakiki tevhit yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Yani eee, bu tarzda bir eğitim oluyor. Tasavvur mesela sana böyle tasavvur ettiriyor. O kadar. Cenab-ı Hak'ın niyaz kudreti var diyor. Sen düşünmeye çalışıyorsun sadece. Cenab-ı Hak her şeyi görür diyor. Tasavvur etmeye başlıyorsun sadece. Yani aradığımız hakiki tevhit yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Peki nedir? Belki ilmi mantıkta tasavvura mukabil ve marifeti tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Yani bizim Risale-i Nur'dan önceki şeyimiz bu tarzda oluyor. Tasavvuri bir marifet. Ama Risale-i Nur'u okudukça, Risale-i Nur'daki o tefekkür ibadetleri okudukça ne oluyor? İlmi mantıkla tasavvura mukabil ve marifeti tasavvuriyeden çok kıymettar. Ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. O zaman işte mışlar şey oluyor. Hem nihayetsiz ulum-u bediaya ilim ıtlılığı varmış. Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca Bu da çok derin bir nokta, değil mi? Her cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca. O sultan-ı zişan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin. Ta nasın enzarında Saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta cemal ve kemal-i manevisini iki vecihle müşahade etsin. Şimdi yukarıda mesela 4-5 tane madde saydı ya. O zaman cemal ve kemal sahibi demek. Şimdi Cemal ve Kemal sahibi olunca Cemal sahibi Kemal sahibi olan ne yapar diyor? Kendi Cemal ve Kemal'ini görmek ve göstermek ister diyor. İki nokta var. Görmek ve göstermek. Mesela bu 32. sözde şu temsil aynasında Bununla alakalı bir cümle geçiyor da. 32. bölüm merak kapında. Sayfa 628'de. Bak şurada diyor ki, şimdi bu mana-i kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden teveddüt ve taaruf manalarıdır. Yani kendini hüneriyle tanıtırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkalarında hükmediyor. Utanıttırmak ve sevdirmek elbette meyli merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet arkada hükmediyor. Mesela kendisine tanıttırmak isteği eee Arkasında rahmet. Rahmetten dolayı, cemalinden dolayı. Mesela çünkü bizim Cenabı Hak'a ihtiyacımız olduğu için. Mesela biz şimdi nihayetsiz aciz, nihayetsiz fakir olduğumuz için. Cenabı Hak'ın niyazı kudretine, rahmetine, onu tanımaya bilmeye bizim ihtiyacımız var. Cenabı Hak'ta cemal, rahmet cemal demek aynı zamanda. Rahmetiyle. Bizi o az ve fakr yaralarından, kuyusundan çıkarmak için kendisini bize tanıttırmak istiyor. Yani bir tanıttırmak istemesinin bir şeyi oradan geliyor. Cemal hani ne iktiza ediyor derse ondan sonra bir de şu 6. defa 2. katta da ondan sonra mesela bu haşiyye haşiyye var ya sayfa 75'te sözleri de. Burada da her şeyin yaratılmasında 3 hikmet var diyordu. Mesela birincisi ve en olgisi saniyle bakar ki o şeye taktığı harika sanat murasıatını şahid-i ezelinin nazarına resm-i geçit tarzında arz etmektir ki o nazara bir an-ı seyyale yaşamak kafi gelir. Bu görmeye yani görmek ve göstermekteki görmek kısmına bakıyor. Yani Cenab-ı Hak kendi sanatını kendisi görmek istiyor. Onu sonra. Bu aşağıda da ikinci kısım gayi vücude netice hayat zişura bakar. Yani her şey sani-i zülcelalin birer mektub-u hakaiq nüma, birer kasidi-i letafet nüma, birer kelime-i hikmet eda hükmündedir ki, melaike cin ve hayvanın ve insanın enzarına arz eder, mütâlaya davet eder. Demek ona bakan her zişura ibret-i nüma bir mütâlayagâhtadır. Yani Cenab-ı Hak'a ait kutsi manaları eee ifade edeceği için ondan sonra o şekilde kainatı yaratmış oluyor. Göstermek, görmek ve göstermek. Tabii bu meselenin bu mesela mektubatta var. Daha bakılabilir yani. Mesela 74. mektupta var. 18. mektupta var. 30. Cuma'daki kayyumiyet bahsinde var. Yani bu Ama sonuç itibariyle cemaat ve kemal sahibi olan bir zat mutlaka kendi cemalini görmek ister ve göstermek ister. Bunun açılımları var külliyatta yani. Görmek ve göstermek bizim açımızda yani mahlukat açısından bir ihtiyacı tebiyatsına faydalar da Fena aklımı nasıl olur abi? İşte o esas daha teferruatlı şeyde gösteriyor. İşte o zamanda Kaymet bahsiyle oradan kısaca bir iki cümle okuyalım. Bu da ayrı bir Konu da mesela sıfatı diyor ki: İkinci mesele eşyanın sırrı kayyumiyetle münasebetdar faydalarının ve hikmetlerinin bir işaret etmeyi bu makam iktiza ediyor. Evet, her şeyin hikmet-i vücudu ve gayi-i fıtratı ve faide-i hıqqati ve netice-i hayatı üçer nevidir. Birinci nevi kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar. İkinci nevi daha mühimdir ki her şey umum zişûr mütelaa edebilecek ve fatır-ı zülcelalinin cinvi esmasını bildirecek birer ayet, birer mektup, birer kitap, birer kaside hükmünde olan olarak manalarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir. Üçüncü nevi ise Sani-i Zülcelal'a aittir. Ona bakar. Her şeyin faydası ve neticesi kendine bakan bir ise Sani-i Zülcelal'a bakan yüzlerdir ki Sani-i Zülcelal kendi acaibi sanatını kendisi temaşa eder. Kendi cilve-i esmasına kendi masnuatında bakar. Bu Azamı 3. neviyle bir saniye kadar yaşamak kafidir. Hem her şeyin vücudunu iktiza eden bir sır kaymiyet var ki 3. şua'da izah edilecek. Dersinde. Şimdi mesela burada bir hikmet görünüyor. Sonra o hikmet diyor bir sene daha devam etti. Sonra kabir gerinemeye başladı. Sonra bir hikmet daha aradım. Ondan sonra o hikmet de şey oldu falan. Mesela hatırladınız mı? Şimdi kısa uzun gider de esas yani faaliyette lezzet vardır, hakikati var. Ondan sonra eee kendi cemalini görmek ondan sonra göstermekte kutsi şunat var. Esas oraya dayandırıyor. Burada mı yoksa? Şunlarda var. Şunat da dayandırıyor. Mesela. Tabii. İhtiyaç zaten düşünülemez çünkü her şeyin hali odur. Yani yaratıcının ihtiyacı olmaz. Çünkü Allah yaratıyor ya. Yarattığı için yarattığına muhtaç mantıken sıt bir şey yani. Mesela ben sizden tencere istiyorum. Mesela. Sen diyorsun bana tencere ver ben sana tencere geri vereyim. Bende zaten tencere olsa sana zaten. Seninle ne isteyeyim ki? Ben sana eğer bir şey verebiliyorsam eğer onun sonrasını istiyorsan o zaman benim ona ihtiyacım bu mevzu için olmaz ki. Yani ben mahlukatı yaratmış Allah. Sonra mahlukattan ihtiyacım yok. Zaten mahlukata Allah yaratmış zaten. Yani ondan bir ihtiyaç ci olsa zaten yaratılmaz. Değil ihtiyaç için. Çünkü her şeyin halik odur diyor. Yani Allah halik olduğu için Allah onun için artık ihtiyaç diye bir şey olmaz. Çünkü yaratılmış istedi. yaratır yani Cenab-ı Allah. Hani bir ihtiyaçlık diye bir mevzu düşünülemez. O zaman yani insan bir şey istiyorsa ihtiyacını ihtiyacını isteyebilir. Çünkü insan yaratıcı olmaz için muhtaçtır zaten. Şu 32. sözde böyle misaller veriyor. Mesela bir zat diyor işte gemiye ne kadar aç, muhtaç, misafirleri bindirse, onları doyursa, yedirse, içirirse, onları temaşa etse ne kadar onları memnuniyetlerinden kendisi de memnun olur. Kendi şeysi falan var ya. Yani Cenabı Hakk'ta biz nihayetsiz az ve fak içerisinde, yokluk içerisindeyken oradan bizi çıkartıp vücut âlemine getirince, bu kadar nimetleri mazhar edince, bu kadar rızık şey ile bizim terakki etmemizden, istifade etmemizden Cenabı Hak kendine ait huşunat kutsiyesi var. Memnuniyet münezzhesi var. O da zaten Cenabı Hakk'ın büyüklüğünün alameti, kemalatının, cemalinin alameti zaten. Mesela şimdi kardeşin demek istediği o. Mesela fakir bir insan görürsün mesela. Sen de çok zenginsin, şefkatli, mehametlisin. Ona şimdi kaldırdın, o ihtiyacını giderdin. Niye yaptın bunu yani? İhtiyacın mı var? Senin ruhundaki eksiklikten değil, ruhundaki kemalattan geliyor. Onun o aciz bir çare, perişan halde seni rahatsız ediyor. Onu daha iyi konuma getirmek sen Ruhundaki kemaletten gelen bir şey yani noksanlıktan gelen bir şey değil. Cenabı Hak da yani insanları böyle nihayetsiz yokluk karanlıklarından çıkartıp ziyâd-ı varlık âlemlerine getirip bu kadar nimetleri mazhar etmesi bizim memnuniyetlerimizde kendi zatı itibariyle bundan sonra bir memnuniyet-i mukaddesesi oluyor. Uluhiyetine münasip bir şekilde. Yoksa eee Mesela diğer türlü olsaydı noksanlık olurdu yani. Kusur olurdu. Mesela sen çok varlıklısın. Ne bileyim bütün dünya senin, her şey senin. perişan insanlar var. Yardım etmiyorsun. Bu noksanlıktır yani. Kusurdur bu. Değil mi? Cenabı Hak nihayetsiz kudret sahibi, her şeye sahip. Bu mahlukata, ondan sonra ondan az ve fakrlarına imdar etmemesi zaten düşünülemez. Yani o kusurdur. Kemalat değildir. Cenabı Hak zatına kamil olduğu için. Yani sonuç itibariyle eee bu kainatı yaratmasının iktisadi eden şuur-u Kursi'ye sahip. Cenabı Hak. Ve kendisini bize tanıttırmak istiyor. Hem kendisi kendi şeyi kendine ait olan hakikatların da tezahürü mesela Cemal gene muhabbet bahsinde geçiyor. Mesela Peygamber Efendimiz'in niye Cenabı Hak Cenabı Hak Peygamberimiz'e muhabbet ediyor. Onu da şuradan okuyalım. Şurada diyor ki mesela İşte Cenabı Hakk'ın bütün kemalatı ve Esma-i Süna'sının bütün meratip sayfa 619 sözlerde Cenabı Hakk'ın bütün kemalatı ve Esma-i Süna'sının bütün meratipleri ve bütün faziletleri hakiki kemalat olduklarından bizzat sevilirler. Mahbûb-e Tün Lizatiha'dırlar. Mahbûb-i bilhak ve habibi hakiki olan zat-ı celal, hakiki olan kemalatını ve sıfat ve esmasının güzelliklerini kendine layık bir tarzda sever, muhabbet eder. Evet. Hem o kemalatın mazharları, ayneleri olan sanatını ve masnuatını ve mahlukatının muhasirini sever, muhabbet eder. Enbiyasını ve evliyasını hususan Seyyid-ül-mürselin ve Sultanül-Evliya olan Habib-i Ekrem'ini sever. Yani kendi cemalini sevmesiyle o cemalin aynesi olan habibini sever. Ve kendi ismasını sevmesiyle o ismanın mazhar-ı camii ve zişüuru olan o habibini ve ihvanını sever. Ve sanatını sevmesiyle o sanatın dellal ve teşirisi olan o habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesi O masnuata karşı maşallah barekallah ne kadar güzel yapılmışlar diyen ve takdir eden ve istihsan eden o habibini ve onun arkasında olanları sever ve mahlukatının mehasini sevmesiyle o mehasin ahlakın umumunu cami olan o habibi ekremini ve onun etba ve ihbarını sever muhabbet eder. Evet. Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca o sultan-ı zişan dahi istedi ki bir meşher açsın. O zaman demek ki yani asıl mesele tabii Cenabı Hak kendisi görecek. Eee biz de göstereceğiz ki değil mi? Mesela hem göreceğiz hem göstereceğiz. Hem bir daha, yani biz hem göreceğiz Cenab-ı Hak'ın cemalini, kemalini hem gördüğümüz zaman da o esmaya mazhar olursak Cenab-ı Hak bizde de kendi cemalini kemalini görmüş olacak. Hem Cenab-ı Hak masnaatını görüyor da hani bize de görmüş olacak. Biz de sevmiş olacak. Biz eee görünce de biz de bir hakikati görmüş olacağız yani. Cenab-ı Hak'ı görmüş olacağız. Orada da zaten gürşürü hikmet var. O imandaki lezzet var, şey var. O 20. mektupta var ya mesela lezzet-i ruhaniye var, şey var. Ondan sonra hayatımızı ona göre yaşayacağız. Ondan sonra zaten Cenabı Hak da bunun için yarattığına göre yani Cenabı Hak'ın kainatı yaratmasındaki maksat bu olduğuna göre o zaman da bizim de bu maksadı bizim de maksadımız bu olması lazım. Yani Cenabı Hak'ın maksadının yerine gelmesi olması lazım. O zaman bir bizim de birinci hedefimiz Yine Cenabı Hak'ın cemal ve kemalini görmek olması lazım, göstermek olması lazım. En temel şey bu. Evet. Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca. Şeyde de mesela o ayet-i Kübra'da da peygamberimiz için öyle söylüyor değil mi? Bütün hayatının dahiyesi bütün davaların esası vacip vücudun Ondan sonra İşte gel bak bu harika zatın güzel zahir ve bahir kat'i mucizat mucizelerinin kuvvetine ve dininde ki binler ali ve esaslı hakikatlerine istinaden bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi vacipül vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfatına ve esmasına delalet ve şehadet ve o vacipül vücudu ispat ve ilan ve ilan etmektir. Ondan sonra zaten diğer muhabbet, muhuliyet gelir yani. Evet, o Sultan-ı Zişan dahi istedi ki bir meşher açsın. İçinde sergiler dizsin. Ta nasın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Bir meşher açsın. Tabii göstermesi için eee Bir şey lazım. Vesile lazım yani gösterici. Bir meşal açsın, içine sergiler dizsin. Ta nasın enzarında, insanların nazarlarında, saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta cemal ve kemal-i manevisini iki becerik ile müşahade etsin. Yani mutlaka bir icraat olması icap ediyor. Değil mi? Yoksa gizli demişti ya mesela gizli olur. Mesela şimdi biz Cenabı Hak'ın kudretini nihayetsiz kudreti var. Nasıl bileceğiz mesela? Nasıl anlayacağız? Değil mi? Mesela bu bu kudret gözün önünde şu muhteşem kainatı yaratınca ve içerisinde hassiz faaliyetleri bir anda icra edince diyor anca nihayetsiz kudretli olur. Ne yapmış olur? Bu kudreti Gösteriyor. Yoksa nasıl göreceksin? Ve Cenabı Hakk'ın nihayet ilmi var. Nasıl bileceksin? Nasıl anlayacaksın? Bir bakıyorsun mesela milyonlarca çeşit hayvan Mesela bir saniye 400.000 çeşit geçiyor. Değil mi? Aslında mesela o zamanki belki biyolojinin şeysi öyle. Şu an 1.000.000, 2.000.000 daha şey olduğu söylenmiyor mesela. Yani hani tepsideki şey şeye aittir. O zaman öyle. Şimdi bu kadar bunlar yaratılmış her bir birine o kadar hikmetler, o kadar sistemler vesaire. O zaman Cenabı Hak'ın ne kadar hikmet sahibi, ilim sahibi. Yani bu bir meşher olmadıktan sonra orada sanatlar ortaya konmaktan sonra bilinmez ki. Bir öğretmenlik mesela bizim öğretmenimiz çok iyi. Matematik biliyor, fizik biliyor. Yani bir tek problem çözünce anlaşılır bu. Yoksa nereden bileceksin? İşte şu kadar derin ilmi var, o kadar geniş ilmi var. Yani ortaya koyarsa bilirsin. Cenabı Hak da kendini tanıtmak istiyor. Elbette o zaman bunun gösterecek bir şeyler olması lazım. Onun için ne yapıyor? Bir meşhur açsın, içine sergiler dizsin. Tanrısının en zarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını. E servetinin şaşaası. Bütün yerleri, gökleri dolduruyor mesela baharda Cenabı Allah nimetlerle. Servetinin şaşaasını. Şimdi teknoloji daha da hızlandığı için çıkartıyor Yerin altında ne var? Çıkartıyor. Üstünde ne var? Çıkartıyor. Buluyor, çıkartıyor. Mesela yani ne kadar serveti, ne kadar hazineleri varmış. Gösteriyor. Tanasının enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını. Mesela bir insan beyni yani şu ana kadar hiç yağ kütlesi gibi bilinen bir şey. Halbuki Çin Ne kadar hepsi harika da beyin hepsinden harika yani. Çünkü hepsi onunla yönetiliyor. Oradan yönetiliyor. E bunlar ortaya çıktıkça hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta cemal ve kemal-i manevisini iki vecihle müşahade etsin. Bir vecih Bizzat nazarı dekaik aşinasıyla görsün. Niye nazarı dekaik diyor? Yani bir eseri anca o eserdeki bütün sanatı anca yapan bilir. Değil mi? Mesela sen bana getirsen bir anca ben belki %1'ini görürüm. Ama yapan zaten hepsini biliyor zaten mesela. Cenabı Hak nazarı da bütün sanatların hepsini nazarı dekaik aşinasıyla hepsini görüyor. Bizzat Nazarı de kayık aşinasıyla görsün, diğeri gayrı nazarıyla baksın. Evet, gayr kelimesi. Gayr ne demek? Gayr, diğeri, başkası. Cemaat, Kemal-i Manevi'si. Kemal-i Manevi yani yani yer yukarıdan mesela eşeği kullandı. Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemez sırrı sırrı bu. Onu en son bağlarken de Maneviyat kısmı mı diyorsun? He cemal ve Cemal-i manevi. İşte şey diyor ya. Cenabı Hak eee yani siret siretten suret muhal olmasından Cenabı Hak için suretten maksat sirettir. Ahlak ve sıfattır diyor ya şeyde. Gene bu 10 sözlerden sonraki kısım var ya. Şuradaki 14. İlahi manasındaki Bismillahirrahmanirrahim sırrı var ya. Mesela orada o şeyi söylüyor orada bir bir derece. Ondan sonra Mesela rahmet meselesinde Sonra siretten maksat, suretten maksat ala surette bahman şeyi var ya şurada. Şurada diyor ki bir hadis-i şerifte var etmiş ki Sure-i Rahman El-Kemakal. Bu hadis-i şerifi bir kısım ehli tarikat akaid-i imanıya münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehli aş insanın sima-i manevisine bir sure-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Böyle devam ediyor. Ondan sonra tamamıyla gösterir demektir diyor. Ya bir insan güzel bir insan dediğimiz zaman Mesela benim çok iyi bir arkadaşım var, çok güzel bir arkadaşım var dediğimiz zaman bile mesela herkes onu ahlak ve sıfat olarak anlar. Yardımseverdir, ne bileyim arkadaştır, dostudur olarak anlar. Yoksa onun sima olarak anlamaz yani. Sima güzelliği maddi cismani varlıklar için olan bir şey. Burada Cenabı Hakk'ın zaten güzelliği manevi olarak şu 4. şua'daki esas orada anlatıyor da. 6. Hasbiye Risalesi'nin 6'ncısında mesela adaletin güzelliği, ondan sonra hikmetin güzelliği, merhametin güzelliği. Yani şu an hep tüm Cenabı Hakk'ın isim ve sıfatları cemal ve kemal şeyine sahip. Vallahi sonra. Şurada bir taraf örnek okuyabiliriz. Evet, mesela Eğer cemil-i zülcelal'in esmasındaki hüsnünlerin mevcudat aynalarında bir cilvesini müşahade etmek istersen zeminin yüzüne bir külli bak, bir küçük bahçe gibi temaşa edecek bir geniş hayale göz ile bak ve hem bil ki rahmaniyet, rahimiyet, hakimiyet, adliyet gibi tabirler Cenab Bakın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şerlerine işaret ederler. İşte başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir ferde-i gaybdan gelen erzaklarına bak. Rahmaniyet-i ilahiyenin cemalini gör. Bütün hay yavruların mucizani aşilerine, başları üstünde ve annelerinin sinelerine asılmış, tatlı safi ab-i Kevser gibi ki turmacık süte temaşa ile rahimiyet-i rabbaniyenin cazibedar cemalini gör. Hep bunlar manevi. Mesela rahimiyet, rahmaniyet güzel. Güzel mana itibari ile güzel. Adalet güzel bir şey. İkram, ihsan güzel bir şey. Yani manevi olarak güzel. Eşyadaki bütün güzellikler maddi güzellikler bir manevi güzelliği gösteriyor. Çünkü burası çok güzel anlatıyor cemal meselesini. 4. şua'daki 6. şey. Bir de kemalatı da 32. şua'da var. Eşadaki kemalat nereden geliyor? Silsile halinde eserin kemalatı fiilin kemalini fiilin kemali ismin kemaline ismin kemali sıfatın şuurun tazatı kemaline denet eder diyor ya. Kemal böyle noksansız kusursuz anlamında. Cenabı Hakk'ın kudretinde eksiklik noksanlık yok. Rahmetinde hikmetinde adaletinde hep kemal hem kemal hem cemal. Ondan sonra zaten namaz O Allahu Ekber, Sübhanallah, Elhamdülillah, Elhamdülillah derken cemaline karşı, Sübhanallah derken Celal mi? Kemal mi? Şimdi meselenin karşılığı. Velaline karşı. Onu yanlış söylemeyelim de. Mesela diyor ki namazın manası Cenabı Hakk'ı tesbih ve tazim ve şükürlü celaline karşı kalen ve fiilen sübhanallah deyip takdis etmek. Celal sübhanallah kusuru kendimiz alıyoruz. Allah'ın cemal celali kemaline karşı lafzan ve omel Allah'u ekber deyip hazım etmek. Şimdi Allahu Ekber, Allah büyüktür, en büyüktür. Yani en ufak böyle bir eksiklik, 90 kusur olsa, eksiklik olsa, tam olmasa o zaman kemalat yani bu kainatı yaratmak için nihayetsiz kemalde kemalde bir kudret gerekiyor ya. İşte o kemal eee Allahu Ekber olmuş oluyor. Yani Allah Ekber. Mesela Cenabı Hakk'ın tüm bu kainatta tefekkür kainatın büyüklüğünü, şeyini gördükçe o hayret ateşi ancak diyor Allahu Ekber ile söner diyor ya. İşte kemalde bir kudret en son yani böyle artık daha Mesela Allah'ın kudreti işte şu kadardır diye bir şey yok. Kemalde daha üstü yok yani mesela kemalde oluyor. O zaman Ancak Kemal'de bir kudret yaratmış oluyor. Kemal'e karşı Kudret sıfatı için de olur. Bütün isimler için Kemal'de yani. Evet. Şimdi bu ne şekil de düşünün. Mesela bir şey gözle görülen bir şey. Rahat şeyin arkasındaki ihtimal, muhabbet, sevgi, şefkat bu gibi manalarla o çiçeğin arkasında ki manevi kemalat bu değerlendirir yani şimdi yani düşünsün acaba. Düşünün abi. Yani zaten kemalat ve cemal iç içe zaten yani. Mesela sinler ikiye ayrılıyor. Celali ve cemali olarak ikiye ayrılıyor. Mesela kış celali bir tecelli. Bahar cemali tecelli. İhtiyarlık celali, gençlik cemali. İşten iyi gitmese cemali, ters dönmese celali. Yani gece celal, gündüz cemal. Sağlık sıhhat. Yani hep böyle celal kemal. Ama her isim ve sıfat da kendi içinde kemalat noktasında. Mesela bir insan adil olabilir ama bir yere kadar adil yani tam mutlaka adil olamaz insan. Mutlaka kaçırdığı şeyler olabilir. Şefkatli merhametli olabilir ama bir yerden sonrası yetişmez mesela. Yani insanın sıfatlarında eksiklik olabilir. Ama Cenabı Hakk'ın bütün isim ve sıfatları mutlak. Mutlak olması kemal ile aynı şey yani böyle. Daha ötesi yok. Kemalde. Ondan sonra. Manevi olarak da bunlar yani bunlar zaten isim ve sıfatların ayrıca kendi özelliği olmuş oluyor. Evet. Yani cemalin en üst seviyesi kemaldir. Tabii cemal, kemal yani cemal, cemal de kemal. Zaten öyle ifadeler var. Kemalde cemal, cemalde kemal. Sonuçta cemali biliyoruz güzellik manası. Kemalde de eee, noksansız olması. Yani böyle mesela benim gücüm nedir? Bir yere kadar gelir ondan sonrasına yok. Kemale değil. Hani mükemmel diyoruz ya hani tam olması. Ondan sonra Şimdi böyle bir zat var yani. Şeyi böyle bir kemalde cemalde bir zat var. Ezeli ebedi. Ve bizim işte eee, bu zat böyle bir zatı Tanıma ve bilmek için buraya gelmişiz. Cenabı Hak'ta bu kainatı, bize bu hayatı bunun için vermiş. Bizi de zaten bu vazife için bu kadar mükemmel yaratmış. Yani böyle büyük bir zatı mesela tanıyabilecek sıfatları olmasa tanıyamazsın. Değil mi? Tanıyamaz yani bizimle bu kadar esrarlı yaratılmamız, bu kadar sırlı, bu kadar hassas yaratılmamız da yine bu vazife için. Hayvan Allah'ı tanıyamaz ki, istese de tanıyamaz yani. Çünkü cihazat yok. İnsana bu ulvi cihazlar gelecek zaten bu merdin içinde var. Bu vazife için donatılmışız. Ömür bunun için verilmiş. Hayat bunun için verilmiş. Kainat bizim önümüze bunun için konulmuş. Başımıza gelen olaylar bizi bu gayeye sevk etmek için şey yapılmış. Cenabı Hak bizden bunu bekliyor. Ve bizim de bu vazifeyi ve göre hayatımızı planlamamız, bulunmamız gerekiyor yani. Böyle olduğu zaman görmüş oluyorlar. Cenabı Hak da Bizi de görüyor bu manalar o zaman üzerimizde. Evet. Gayrın nazarıyla baksın. Bu kelime de biraz düşürülmesi gereken bir kelime. Hayır. Mesela ben şimdi bir tane robot yapsam, robotu kurramlasam, bana maşallah barekalllah dese bunun bir anlamı var mı? Yani bu bunun bir kıymeti var mı? Değeri var mı yani? Ya işte filan sanatkar var işte 100 tane bilgisayar yapmış, program robotu programlamış, her gün onu sena ediyorlar. Ne büyük adammış filan. Yani onların bir kıymeti yok ki. 1.000 TL olsa, milyon da olsa çünkü kendi programmış yani. Esas o şey karışmadan, müdahale etmeden kendileri ne ait bir şeyle, iradeyle takdir etseler onun kıymeti var. Gayr olması için bağımsız olması gerekiyor. İşte şuur sahibi olması lazım. İşte o şuuru kullanan bir irade olması gerekiyor. Şuur çünkü Eee, şuur bir şey birisine verilir yani şuur. Değil mi? Şuurun tek başına Yok şey ne anlamı Bana bak bir sana ver ver vermiş. He. Şimdi mesela insan, cin, bela keruhaniye zi şov Onların lazımları da. Lapmas tabii. Tabii. Hayvan mesela şuursuz yani robot gibi düşmüş de. Osman Tahir de kayık at ben mermas hakkedim. Ama işte insan, cin, bela keruhaniye zi şov ol için. Mesela bazı insanlar mesela işte burada geliyor. Süeda ve Ebrar ise tanıyor mesela. Diğeri neydi? Onlar da mesela füccar ve neydi? Eşrar mesela onlar da tanımıyor mesela. Serbest bırakıldığı için kimisi tanıyor kimisi tanmıyor. Elmas ruhlu olanlar 12. mektupta ki yani elmas da bakır mı diyordu? Elmasla kömür Ayrılmak için diyor ya. Neyse hani bu gayri kelimesi burada önemli bir nokta. Gayri nazarıyla baksın. Bu hikmete binaen cesim ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Bu hikmete binaen cesim ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü türlü Türlü murasahatıyla füslendirip, kendi dest-i sanatının en latif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, şünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûm-unun asar-ı muzekeraneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra her bir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami sofralar o sarayda kurdu. Evet. Önce saray yapılıyor. Muhteşem cesim büyük bir saray yapılıyor. Dairelere, bölümlere, taksimlere, katlara ayrılıyor. Sonra içerisi işte türlü türlü süslerle, şeylerle donatılıyor, güzelleştiriliyor. Ondan sonra harika şeylerle işte donatılıyor, şey yapılıyor. Daha sonra sofralar seriliyor. Tahamlar, nimetler, bütün her çeşit en nezişlerinden sofralar kuruyor. Şimdi ne yap yapılacak. Saray muhteşem bir şekilde yapılmış. Güzelce teyzin edilmiş, düzenlenilmiş, harika bir şekilde. Bütün kemalatını, cemalini gösterecek şekilde getirilmiş. Sofralar serilmiş. Şimdi ne yapılması lazım? Her bir tarifeye layık bir sofra tayin etti. Öyle sahavetkarane, sanatperverane, bir ziyafet-i amme ihzar etti ki sahavetkarane. Ne demek? Mertçe, sahabetkerhane. Baharda bakın mesela ağaçların milyonlarca ton geliyor yani sahabetkerhane. Denizlere baksan balıkları doldurmuş yani birkaç çeşit mesela sahabetkerhane. Sanat perverhane. Alana da şeyler değil. Her biri kendi çapında muhteşem değil mi? Sanat olarak kiraz alıyorsun. Müthiş bir sanat. Çilek alıyorsun. Müthiş bir sanat. Öbür Hayvanlara baksan her biri ayrı. Hem sanatlı hem sehavetli. Sehavet kerane, sanatperverane bir ziyafeti amime ihzar ettik. Umumi ziyafet. Güya her bir sofra 100 sanayi latifenin eserleriyle vücutlanmış gibi. Normalde sofrada kaç çeşit olur? Üç çeşit, beş çeşit. Hani bir dağlık bir şeyse 10 çeşit olsun. Yer Sofrasında kaç çeşit diyor? Yüzer 100 sanayi latifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi Hadsiz nimetleri serdi. Adam öyle bir sofrada çarpmış ki kuş sütü eksik değildi. Allah'ın sofrasına ne eksik yani? Değil mi? Kuş sütü var. Diğer sütler de var. Her şey orada zaten biz soframızı oradan kuruyoruz değil mi? Oradan alıp yani o şeyleri Allah sofrasını topraktan yaratıp koyuyor. Biz soframızı oradan soframıza taşlayalım. Yoktan yaratmıyoruz. Cenab-ı Hak beni diyordu. Biz de oradan veriyoruz. Yüz sanayi latifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra Aktar memleketindeki ahali ve raiyetini seyre ve tenezzüh'e ve ziyafete davet etti. O zaman biz buraya bir davetle geliyoruz. Maksat seyir. Önce seyredeceksin. Tenezzüh sonra ziyafete davet etti. Seyir, genezü, ziyafet. Mesela ne oluyor? Biz önce mesela ağacı görüyoruz, değil mi? Önce ağacı görüyoruz. Sonra biraz daha bakıyoruz. Ağaçtaki hikmeti görüyoruz, ağaçtaki meyveleri görüyoruz, şeyleri görüyoruz. Biraz daha bakıyoruz. Ağaçtaki hikmeti görüyoruz, sanatı görüyoruz. Onun nimet olduğunu görüyoruz, değil mi? Daha sonra bakıyoruz onun ne kadar harika, mükemmel olduğunu. Biraz da baktığın zaman bunun toprakla, ağaçla, havayla, suyla bir alakası olmadığını, bunlar onun sebebi olamayacağını görünce arkasından da artık o nimette gördüklerinde mümini görmeye başlıyoruz. O rahmetten Rahman zatı görmeye başlıyoruz. Kaderi kaderine gidiyor. Seyret tenezzühü ve ziyafete davet etti. Sonra bir yâver eklemesine Tamam, davet ettik. Ahali geldi. Ne yapacak şimdi ahali? Hikmetten ne lazım? Bu ahaliye bu gelme maksadını bildirecek, gösterecek, tarif edecek bir zat lazım yani bir vesile lazım. Sonra bir Yâvâ-i Ekrem'i Aleyhissalâtü Vesselam sarayın hikmetlerini ve müştemilatının manalarını bildirerek onu üstat ve tarifedici tayin etti. Ta ki sarayın sanisini sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etti. Sarayın saniyini sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin. Evet. Sarayın müştemilatı sarayın saniyini sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin. Eğer böyle bir şey olmazsa zaman bu sefer şeyde kalıyor. İddiadan ibaret oluyor. Değil mi? Mesela bir havada kalıyor. Yani bir iddia oluyor sadece. Ama bir elle tutulur, göze görür bir şey koyduğun zaman o delillenmiş oluyor ve gerçek iğniz ortaya koymuş oluyorsun yani. Onun için sadece tarif tasavvuru oluyor. Onu anlatıyorum. Ama sarayın müştemilatını gösterdiğin zaman o bürhana istinat eden bir ilim oluyor. Sarayın sanini sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarının rumuzlarını bildirip, içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum muras sağlar ve mevzun nukuş nedir? Ve ne vecihle saray sahibinin kemalatına ve hünerlerine delalet ettiklerini. Ne vecihle saray sahibinin kemalatına ve hünerlerine delalet ettiklerini. Adam mesela sanatı görüyor. Yani eşyayı görüyor, eşya da sanatı görüyor. Ama bir türlü yine intihar edemeyebiliyor yani. Değil mi? Nasıl bir basamak yapacağını bilemeyebiliyor. O kadar veya orada muhakkim edemeyebiliyor. Mesela Ayet-ü Kübra'da hep öyle gidiyor ya mesela. Gördü diyor, sonra döndü aklına dedi ki diyor mesela. Yani görüyor ama aklını kullanamıyor. Gene orada kalıyor. Ondan sonra Orada nasıl yani o gördüklerinden Cenab-ı Hak nasıl belli oluyor? Biz de mesela şu an bize kolay geliyor ama Rıza Hanım'ı tanımadığımızdan önceki günleri düşünsek ondan sonra yani benim mesela bir ağabey vardı. Bizim Mahmut Görüş ağabey rahmetli mesela. İşte ağaca bakınca işte Allah'ı görüyorum falan derdi. Ben şaşırırdım mesela Allah'a diyorum. Yani ağabey ne alakası var? Nasıl görüyor falan mesela. Hani bilmediğimiz için böyle bakmasını, şey yapmasını İnsana bir acayip geliyordu. Ama okuduktan sonra o veçileri, tefekkürdeki o şeyi basamıyor. İşte en önde ki 30. sözdeki o mikyasları falan kullandığı olaraktan mesela o veçişleri nasıl delalet ediyor o delalet veçişini görünce o zaman görmüş oluyor. Geçebiliyorsun artık yani sanattan sanatı kara geçmeyi öğrenmekle oluyor yani bu. Göz sanatı görüp Göz sanatı görüp sanat basar sanatı görüp basire saniye görmezse pek çirkin garip düşer diyor. Ama işte bu tefekkür Risale-i Nur'la açılıyor bu şey. Herkes görüyor. Herkes Güneşi herkes görüyor. Onu hissedebiliyor mu? Şimdi bu güneş lambasını Cenabı Hak oraya koymuş. Bütün dünyayı, bütün insanları tek bir lambayla Bak biz evimiz kaç metrekare? 150 m. Kaç tane lambayla aydınlatıyoruz? Şimdi nokta kadar bir yer için kaç lamba kullanıyoruz yani? Cenabı Hak bütün dünya yüzünü tek bir lambayla nasıl bir lamba koymuş? Güneş kaç mumlu dur acaba? Kaç wattlıdır ya? yani güneşin ışığı. Demiş size bir tane al lamba demiş mesela. Bir tane lambayla işi bitirmiş Cenab-ı Hak yani. Kimin lambası var öyle? Hem lamba hem soba. Bir sobayla bütün insanla bütün hayvanlar ısıtıyor. Her şeyi ısıtıyor bir sobayla. Nasıl bir kudret yani? Bir tane lamba takacağız diye ondan sonra. Onu bile takamıyoruz. Nasıl bir onu mesela güneşe bakıp Cenab-ı Hak'ın Kudretinin, azametin büyüklüğüne kaç kişi intikal ediyor mesela? Güneşi görür görmez yani böyle. Onu böyle Ya orada kalıyor. Geçemiyoruz yani öbür tarafa. Denizlere kadar gaz yağı var. Tabii. Denizlere kadar bir günlük yanmasının devamı için denizlere kadar gaz yağı dağlara kadar odun 1000 kömür neyse 1000 küre odun yağları lazım. Bir günlük yanmasının devamı içindir. Cenabı Hak hazinesi bu olur. Ver Yani. Biz bir odun atmaya korkuyoruz ama Cenabı Hak mesela böyle bizim ikimizde atmamız bir de 4 milyon ton kütle kaybına uğruyor. Her saniye. Evet, yani öyle bir şey var. Ve 1 milyon seneden ziyade parlaması devam ediyor. 1 milyon seneden daha fazladır. Cenabı Hak bu güneş lambasını yandırıyor. Muazzam bir kudret yani bu. Tükenmez bir kudret. Hani daha büyük de takabilirdim diyor ama size bu yeter. Daha büyükleri var. Daha kaç trilyon daha büyükleri var yani. Daha büyüdü, bizi yakacak. Bunu da biliyor. Yani böyle her baktığımız an bu şeyi hissedemeyiz. Bilmek değil mi? Bunlar kolay bir şey değil. Ancak böyle ciddi o derslerle oluyor. Onun için işte ne vecihle saray sahibinin kemalatına ve hünerlerine Delalet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin. Ve girmenin adabını seyrin merasimini bildirip o görünmeyen sultana karşı, görünmeyen sultana karşı marziyarı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin. İşte o muharrif üstadın her bir dairede birer avanesi bulunuyor. Kendisi en büyük dairede şaketleri içinde durmuş Bütün seyircilere şöyle bir tebliğatta bulunuyor diyor ki. Burayı okuduğumuz zaman bizim mesela peygamberlere bakışımız buraya göre yani biz Hazreti İsa, Hazreti Musa hiç biz hani bizim peygamberimiz onlar yani. Hani sonradan tahrif edilmiş kısmı hariç ama aslı orijinal olarak baktığın zaman bu peygamberlik müessesesi yani bu vazifeyi kendi dairesinde, kendi asrında icra etmiş yani. Bizim böyle Hani peygamberlere iman olarak geçiyor değil mi? İman hükümlerinde mesela. Onlar Hazreti Muhammed'i kabul etmeyebilir ama biz Hazreti İsa Aleyhisselam'ı kabul ederiz. Hazreti Musa Aleyhisselam'ı hepsi çünkü bu vazife insanlığın tamamının o zaman bütün insanlığın tamamına bu dersi verecek. Değil mi? 124.000 peygamber gönderilmesi hikmetten iktiza ediyor. Yani bu bir ihtiyaç Hani güneş nasıl diyor ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir. Mesela şimdi güneşten ışık gelmezse biz güneşi görebilir miyiz? Yani aramızda bir bağ olmazsa mesela bir güneşi göremeyiz. Işığı geliyor güneşi görüyoruz. Yani uluhiyet risalesiz olmaz. Risalet olmazsa, resuller olmazsa biz Cenabı Hak Tanıyamayız ki. Onlar o tanımaya vesile oluyor. Onun için yani risalesiz olmaz. Dolayısıyla risalesiz olmazsa o zaman resuller olacaktır. Resuller de var Var. Gelmiştir. Bu vazifeyi en âlâ kim yapmıştır? O da en büyük peygamber. O da şey var yani. Peygamberimize kadar peygamberler, peygamberimizden sonra da vazifemize kadar her asırda bir müceddit bu vazifeyi görüyor. Bu kendi en büyük şakirdleri değil peygamberler mi oluyor? Şakirdleri dediği işte şakird olunca sahabeler olur ve bu zamana kadarki bütün bir yerler şeyler olur. Bakın şu son tarafta bir yer de geçecek herhâlde o. Şahitleri ise Enbiya aleyhisselam bak sırada sayfa geçiyor mu şurada? Bir sayfa sonra King'de. Evet, Enbiya Şahit aleyhisselam evliya vasisiyetdir. Şahitleri bak avanesi, yardımcıları Enbiya aleyhisselam'dır. Yani şeyler Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadarki kısım yardımcıları gibi avane. Şakirtleri de evliya vasfiyadır. Ondan ders almıştır. Şu an bu ders peygamberin dersi yani. Kendisi işte o muarif üstadın her bir dairede birer avanesi bulunuyor. O zaman peygamberlere bakılıyor avane. Kendisi en büyük dairede şakirtleri içinde durmuş bütün seyircilere şöyle bir tebliğatta bulunuyor. Diyor ki Bu Parabuda okuyup bitirelim. Şu olmasın yani. Ey ahali, şu kasrın meliki olan seyidimiz. Bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Ey ahali, şu kasrın meliki olan seyidimiz bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla Kendini size tanıttırmak istiyor. Allah dağları yaratmış mesela. Yani şimdi orada mutlaka Cenabı Hakk'ın nuru marifetini bir şey bulmak lazım. Mesela ne varsa orada mutlaka bir tanımaya öyecekler. Mesela bana bugün kardeşim bana bütün böcek resimleri göndermiş WhatsApp'tan. Böyle koymuşlar böcekleri şeye hepsini çekmiş. Bir sürü böcek böyle. Hepsi ayrı ayrı. Ata ayıp isterseniz yani. Muhteşem böyle yani. Eşim bunu yani bir böcekliğe bakamazsın. Burada mutlaka bir şey bulmak lazım. Cenabı Hak bunları yaratmış sonuçta kendini tanıtmak için. Yani böyle her şeyi ondan sonra Cenabı Hakk'la ondan sonra şey yapmak lazım. Ondan sonra arkasındaki Cenabı Hakk'a bakan esmayı, hangi esmayı gösteriyorsa hangi ona ulaşmak icap ediyor. Ey ahali, şu kasrın meliki olan seyidimiz bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Tanıma bitmiyor. Değil mi? Tanıyınız ve tanımaya da devam ediniz. Yani tanımaya güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. İşte öyle ben Allah'ı seviyorum diyor. O kesinli değil. İtaat ile ona muhabbet ediniz. Değil mi? Yani kalpteki muhabbet eee gerçekten varsa itaati iktiza eder. Yani Cenabı Hak emrediyor. Mesela sevdiği bir insan sevdiği bir şey istediği zaman onu yerine getirir insan yani. Eğer gerçekten muhabbet varsa itaat olur. İtaat yoksa eee netice veriyor ki muhabbetiniz yoktur. 13. müydü? 11. 11. nevada mesela Eğer Allah'ı seviyorsanız Ona itaat edeceksiniz. Şeyi var ya orada. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen şu görünen inam ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalatının asarıyla. Demek nimete karşı hürmet. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalatının Asarıyla manevi cemalini size göstermek istiyor. Mesela la teşviş mesela şimdi insan annesine düşündüğü zaman Annesinin güzelliğini nasıl düşünüyor? Hiç siması aklına geliyor mu? Değil mi? Mesela manevi ruhundaki o manayı düşünüyor mesela. Manevi cemal ruha ait bir sıfat yani cismani değil. Şu kemalatının asarıyla manevi cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye, teveccühünü kazanmaya, iştiyakınızı gösteriniz. Bu cemali düşünürken de işte o görünüş o adaki her bir isim ve sıfat için tek tek düşünmek lazım işte. Mesela adil bir insan. Her şey adil, adaletlidir. O zaman adaletin güzelliği. Cenabı Hakk'ın mesela nerede, ne zaman, kime, nasıl diye mi hep hikmetli Adalete, rahmetle muamele ediyor mesela. Bir kusur, bir noksanlık, bir yanlışlık yok. O zaman manevi şu kemalatının asarıyla manevi cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. 8. sözde mi geçiyordu o? Ne zanni Ne zanlımıyorum. Ne zanni abdebi Kulum beni nasıl tanırsan onunla öyle muamele ederim. Orada kişi yakı nasıl göstereceğiz? İşte risanını okuyarak göstereceğiz. Sabah akşam okuyacağız. İsteyeceğiz, okuyacağız. İşte birinci hayatımızın ana şasesi olacak yani. İşte dünyevi şeyler veya ne bileyim başka şeyler olmayacak. Asıl birinci hedefimiz Bu olacak zaten bu olmalı. Dünyevi şeylerimiz de buna vesile olacak yani vesile olarak tanzim etmemiz icap ediyor. Yani dünya bizzat maksat olamaz. Ancak bu bu maksada vesile oluyorsa dünyanın kıymeti var. Ayrı ayrı olmaz yani. Değil mi? Ayrı bir şey olmaz. Bu vazife vazife asıl vazifemizdir. Dünyamızın da buna göre planlamamız lazım biliyor yani. Buna vesile olacak şekilde, buna hizmet edecek şekilde. Siz dahi onu görmeye, teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hatem, birer taklit edilmez turra koymakla her şeyi kendisine has olduğunu, kendi eseri deste olduğunu Kendisi tek ve ikta, istiklal ve infial sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Böyle bu sikkeyi görmek ondan sonra mesela şimdi sebep-netice olarak düşündüğümüz zaman biz nerede göremiyoruz? Mesela dedim ki ben şu bunu buraya koydum. Mesela bununla buraya koydum. Mesela bunu buraya aldım. Sonra bunu buraya aldım. Sonra bunu buraya aldım. Sonra bunu buraya aldım. Siz de mesela bunu gözlemliyorsunuz. İkisi arasında bir şey kurmaya çalışıyorsunuz mesela. Eee bu gidince bu da arkasına iniliyor. Başka yerlerde de yine aynı şeyleri yapıyorum. Eee diyorsunuz ki ben buldum, çözüm yani. Bu gittiği için bu gitti. Arasında böyle bir ilişki var. Eee, bu ne zaman giderse, bu da gider. Ben orada ki kanunu buldum. Ondan sonra tamam bu kanun yapıyor artık bunu. Veya bu bunu çekiyor. Çektiğine göre bunda bir özellik var. Bu mahiyetinde var çekme. Tabiat perest oluyor. Veya bu ilişkiyi bulduğu için ben kanun buldum işte bak her yerde buluyor her zaman oluyor. Demek ki bu kanun. Kanuna veriyor bu sefer. Yine tabiat perest oluyor. veya "Bu çekiyor." diyor. Bu esbap perest oluyor. Veya işte ilişkiyi göremiyor. Oluyor işte canım tesadüf oluyor ya mesela. Yani böyle gözlemliyor ve kendi içinde bir sabit bir şey bulmaya çalışıyor. Ona takılıyor. Halbuki yani şuna baktığın zaman bunun bunun arkasına çekecek diye gücü, kuvveti, tesir, mahiyeti var mı? Yok. Ama Bunu göre göre düşüne düşüne artık ona o şeyi vermeye başlıyor. Bu diyor bu bu hücreler diyor bu amino asitler diyor artık bunu yönetici protein oluyor diyor. mesela artık bu yönetiyor diyor mesela. Yani halbuki onun ondan bir farkı yok. O da kızışıyor, o da kızışıyorsun. Yönetici DNA diyor mesela, öbürü RNA diyor. Çünkü onu hep böyle başta gördüğü için artık bu yapmaya başlıyor, yapıyor filan diyor. Şimdi biraz mahiyetine bak. Bu da karbon, bu da karbon yani. Bu da oksijen, bu da mahiyetin sadece dizilişleri farklı olabilir. Bunun bu harika işleri yapacak bir mahiyeti var mı? Aklısı, şuursu, cansız, camit, bir şeydir. Üstadım ne dedim? Tek bir şartla diyor atoma verebilirsin zerreye. Orada niyazi bir ilim, niyazi bir kudret kabul edersem o zaman bu haklıdır. Onun haricinde hiçbir surette onu açıklayamazsın diye. Açıklanmaz. İşte bize böyle okullarda veya gözlemlerle böyle eşyayı birbirleriyle dayandırma, birbirleriyle açıklama şeyi kazandıkları için artık meseleyi çözmüş, halletmiş oluyoruz. Bu sebepten ne oluyor? Bu perde oluyor. Ben şimdi mesela bunun bunun çekmeyeceğini gör görürsem ha diyorum bu buna dayanmıyor. Bu da ona dayanmıyor. O zaman ikisi başka bir şeye dayanmıyor. O zaman bunu da götüren başkası, bunu da götüren yine aynısı arkasından. Bunun dışında dışında bir zatı bulmaya başlıyor insan. Kainat içerisinde de böyle. Şimdi ateşi mesela koyuyoruz. Su kaynıyor mesela. Ateşi koyuyoruz, su kaynıyor. Ateşi koyuyoruz, su kaynıyor. Ondan sonra diyoruz ki o su ne zaman Ne zaman kaynıyor? Altında ateş olursa kaynıyor. He diyoruz tamam bu ateş kaynatır suyu diyoruz yani mesela. Ne oldu şimdi? Ateşe verdik. Tesir. Tesire gitti. La müessire illahu gitti. Mesela Bak yakıyor işte bak da diyor mesela. Kabul yani ateş ne, kaynama ne? Mesela meyveyi görüyorsun. Ağaçtan çıkıyor, ağaçtan çıkıyor, ağaçtan çıkıyor, ağaç çıkıyor. Tamam diyorsun bunu ağaç yapıyor artık diyor mesela insan. Yani bu Böyle aynı anda olunca arka sıra veya yan yana ondan sonra olunca onu sebep gibi göre sebepçilik başlıyor. Bu sefer kudretten gelir şeyi kerdeleniyor. Halbuki her şey Cenabı Hak öyle mükemmel yaratmış, öyle harika yaratmış ki her şey üzerindeki o sihkiyi görünce ondan başkasına ait olamaz bu. O zaman mesela o Lemara'daki kavimmet bahsindeki cümle var ya. Sırrı kavimmet anlaşıldıktan sonra bir cümle çok buraya bakıyor. Mesela şurada diyor ki: "İşte bütün böyle silsilelerin müntehaları elbette sırrı kayyumiyettir." Sırrı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra Mesela eee Efal, kanun bir silsiledir. Efal onun ile bağlıdır. Yani burada aynı fiil, orada aynı fiil, aynı aynı hep benzerlik arz ediyor. E bunlar eee kanunu bulmuş oluyor. Ama kanunla bağlı fiiller bağlı olunca kanuna tesir vermeye başlıyor bu sefer işte. Kanun diye diye diye diye kanunu ilmilikten hariciliğe Ondan sonra çıkarmaya başlıyor. Eğer bilsek yani kanun dediğimiz şeyin bunları yapamayacağını, bunlardan sonra bunlardan sonra ortaya çıkan bir şey mesela diyelim izahlarını okuduktan sonra sırrı kaymet anlaşıldıktan sonra oluyor. O mehum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve manası kalmaz, kalkar, her şey doğrudan doğruya sırrı kayimiyete bakar. O zaman ateşi de yaratan Allah, suyla kaynaklanan Allah, tavur yaratılan şey yumurtayı da yaratıyor. Yani sebeplerin sebebi de sonucu da Allah yaratıyor. Hep sonuç da Allah'a sırrı kalimetle bağlı. Sebep de bağlı. Her şey ona bağlı. Ama biz onu ona bağlıyor. Onu ona bağlayınca o zaman kudrete bağlılığı bunu ayakta bu tutuyor. Mesela bu binayı şimdi ayakta kim ne tutuyor? Pratik söylüyorum mesela. Direkler. Direkler çekiyor. Ne oldu şimdi? Bak. Direğe dayandırdık. Direk ne? Sonuçta bak bu bina Allah'ın kudreti ayakta tutuyor. Ama direk dediğimiz için kudret aklımıza gelmiyor yani perde oluyor. Sadece böyle zorlarsan ikinci bir şeyle kudret attığımızda yani hep böyle bir şey bir şey dayandırdığımız için eee orada hep kudret perdeleniyor. Aslında her şeyi direk binayı da direkleri de ayakta tutan yine Cenab-ı Hak. Direkt kendini direği de tutan, binayı da tutan, bizi de ayakta tutan yani bütün her şey kudrete dayanıyor. Ama biz işte birbirine dayandığını dayanmıyor dediğimiz zaman. Ona dayanmıyor, ona dayanmıyor. O kime dayanıyor? Cenabı Hak'a dayanıyor. Onu gördüğümüz an işte kudret gözüktürmeye başlıyor. Yoksa onu ona izah ediyoruz. Onu ona onu izah ediyoruz. Onu izah ediyoruz. Ta medrese uleması gibi en sona en başa kadar gideceksin. Mesela binayı demire, direğe, direği demire, betona. O ne? Orada Allah diyor. Ensi senin başına gidip Allah. Öyle değil. Her yerde kuyruk kazıp su çıkarıyor. Ehil olanlar. Çünkü yerin altında su dolu yani. Ta bir yere gidip o suyu bulmaya gerek yok. Her yerden Cenab-ı Hak'a ulaşılabilir. Cenab-ı Hak o şekilde mükemmel yarattı. Nasıl? Abi geçerli bir kelimeye kaç çekmişlik de. Neydi? Eee mesnevede çok çok bu analiz ya. Eee ve bu sayede yani tevhid-i hakiki, tevhid-i aniyi zikrederken ve bu sayede huzuri bir tevhid melekesi. Yani maliki olurlar ki. Huzuri gir tevhid melekesi diye bir ifade kullanıyorsun. Yani özel söylediniz ya hani yani evet tutan kimdir? Biz hemen direkt diyoruz. Oysa tevhid bir meleke haline gelmiş olsa hemen diyeceğiz ki mesela bunu ayakta tam kayyum kayyum edeceğiz. İşte o bu huzuri vaziyette uzak oldu mu diyeceğim? O vade topraktan istiyoruz. İşte orada işte risanındaki o tefekkür. Hep üstat söylüyor yani. Her bir zerreye uluhiyetin sıfatlarını verir yani ya bir tek ilahı kabul edeceksin ya her şeye her zerreye ilah diyeceksin. Her zerreye ilah eee niçin dememiz lazım yani? O zaman sana da görmemiz gerekiyor. O eee her şeyi sana koymuştur ya şurada. Mesela hem bu gördüğün hem bütün şu gördüğünüz müze ve masunat ve müzeynat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hatem, birer taklit edilmez sura koymakla her şey kendisine has olduğunu, kendi eseri deste olduğunu, kendisi tek ve ekta istiklal ve infiraz sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Ben şimdi portakalı tefekkür etsem onun içindeki ondan sonra dilim dilim olduğunu niye dilim dilim olsun portakal yani? Değil mi? Niçin onun içerisindeki ondan sonra vitaminler vesaire benim ihtiyacım olan şeyler olsun? Niçin benim hoşuma gitsin? O portakalı tefekkür ettiğim zaman artık onun yani ağaçla bir alakası kalmayacak. Beni tanıyan, beni bilen, beni seven bütün kainata hükmeden birisi olmuş olması gerekiyor artık. Ağaca bakıyorsun, odun parçası, hiçbir şeyi yok. O zaman diyor bu onun şeyi olamaz. Ona dayanmayı kestirince Ve kime bağlanman gerekli? Yani ondaki sanatı görünce de sahne kim olacağını görünce direkt Cenabı Hak'a bağlıyorsun. Şimdi zerreler zerre bahsleri mesela. O insanın ucuna girdiği zaman o muazzam hareketleri şaşırmadan, karıştırmadan, şey etmeden bütün vücudu tanıyor, biliyor olması lazım. Ancak muntaza ayaktan atabilsinler. O zaman onu görünce o zaman bu zerrelerin kendisine açıklanmaz deyince bu sefer onu da Cenabı Hak'a bağlıyorsun. O şekilde her şeye böyle hikmetler vaaz etmiş ki şeyimiz kolay olsun yani böyle. Kendisi tek ve yekda istiklal ve infila sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekda ve misilsiz nazirsiz bihem daha tanıyınız ve kabul ediniz. Daha bunun gibi ona ve o makamı münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra gelen ahali iki güruha ayrıldılar. Evet, şu anda peygamberler vazifesini yaptı. Muhataplar şu anda muhataplara bir kısma gelmiş oldu yani. Burada bir ara verelim. Allah'a sığınırım. Sonra Bismillahirrahmanirrahim. Sonra giren ahali iki güruha ayrıldılar. O saraya Aktarı memleketindeki rahiyetini davet etmişti. O rahiyete bu tebliğat yapıldı. Tebliğat da dinlediler. Şimdi güruh o ahali ikiye ayrılıyor. İki güruh ha. Sonra giren ahali iki güruha ayrıldılar. Birinci güruhu kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde oldukları için O sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler. Bunda büyük bir iş var. Kendini tanımış, ahlı başında, kalbi yerinde oldukları için. O sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler. Bunda büyük bir iş var. Yani bunu kimler diyor? Kendini tanımış Kendini tanımış ne demek? Kendi mahiyetindeki aczini, fakrını, acizliğini, zayıflığını görmüş, kendisinin ondan sonra ondan sonra da böyle cana baktığı yani kendisindekilerin kendine ait olmadığını, fakirlik o demek. Mesela insan bir şeye sahip değilse fakirdir. Bizim üzerimizdeki nimetlerin, azaların bize mi ait? Bize ait değil. O zaman fakiriz. Veya insan kendi gücü kuvvetiyle bir şey yapacak gücü yoksa aciz deniyor. E bizim şu andaki vücudundaki bütün bu icraatları içeride ve dışarıdaki faaliyetleri biz kendi gücümüzle mi yapıyoruz? Değil. O zaman eee acizliğini gören insan denilen tanımış oluyor. Zaten bütün mesele o. Yani firavunluğa giden yol bunları kendinden bilmesi. Ubudiyete giden yolda kendinden bilmemesi, görmemesi. Dolayısıyla kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde. Mesela insanda akıl, düşünme melekeleri varsa, insan düşünme insani bir sıfat. Kalp böyle ince duygular, kalbi manalar, insani bir sıfat. İnsani sıfatlarını şey yapmadıysa söndürmemişse O zaman bunlar hükmediyorlar bu sefer. Bunların hükmü altına giriyor insan. Kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde oldukları için o sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler. Mesela bazı insanlar niye hayvani bir tarzda yaşıyor? Çünkü bu ahdi melekeleri, kalbi melekeleri durduğu için onları yok sayıp durma şeklinde değil de muhsada muvafık hareket etmediği için Birisi muhatabiyetin gereğini yapıyor. Biri gereğini yapmıyor. Aklı melekeleri yerinde. Aklı melekelerden kastettiğim şu. Yani dünyevi akıl var da. İşte zaten yani hakaiki görecek, düşünecek bir akıl kalmıyor. Sarhoş gibi oluyor. Yani işini gücünü düşünebiliyor. Dünyevi hayatı devam edecek. Aklı dünyevi var ama. İnceliğe bak. akıl var da. Hakikati görme noktasında o insani sıfat olarak kalmamış oluyor. Şimdi insanda hayvaniyet de var. Yani insan bedenen bedeni fonksiyonu olarak hayvani bir şeyi var. Yani hayvanla bizim vücudumuz benziyor. Onda da mide var, bizde de mide var. O göz, kulak, hareketler aynı. Ha bizim gibi daha hassas olabilir ama hayvanın çiyeti de aynı gibi biz ama hayvanda insani melekeler yok. Tefekkür melekesi yok, şey melekesi yok. O zaman biz tefekkürü kaybettiğimiz zaman otomatik hayvani eee onlara benzer olmamız otomatik oluyor zaten. Anca işte risâlin okur, akli melekeler tekrar çalışmaya başlayınca sonra düşünmeye, gerçekleri görmeye başlıyor insan. Kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde oldukları için o sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler bunda büyük bir iş var. Hem anladılar ki Beyhude değil adi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. Acaba kılsımı nedir? İçinde ne var deyip düşünürken birden o muharrif üstadın aleyhissalatu vesselam beyan ettiği nutkunu işittiler. Bir de neyi görüyorlar? Hem anladılar ki Beyhude Hude değil, adi bir oyuncak değil. Mesela bir şey basitse maksadı da basit olabiliyor. İşte çok mu kompleks, çok yüksek bir yapıya sahipse onun vazifesi de büyük oluyor, hedefi de büyük oluyor mesela. E bakıyor şimdi ağacı inceliyor. Topraktan çamur orada çamur, burada portakal oluyor, yaprak oluyor mesela. Kuşa bakıyor küçük bir yumurta cıvık bir su, biraz sonra bakıyor kanatlanıp uçuyor. Mesela yumurtadan çıkıyor mesela. Bunlar basit şeyler değil. Bunlar harika mucize şeyler. Çekiliyor, atıyor toprağa, dev ağaç çıkıyor. Bunlar bakıyor bunlar sırasını alelade şeyler değil. Mesela şimdi şu apartman kaç katlı? Beş katlı mı? Beş katlı. Her sene bir kat daha büyürse şaşırmaz mıyız? Ama hiç kimse müdahale etmeyecek yani böyle. Her sene böyle biraz genişliyor, biraz da büyüyor. Dedim bu ne oluyor falan insan şey yapar yani neyse. Ya biri dese ki ya büyüyor işte falan dese olur mu ya nasıl büyüyecek yani bu? İnsan ne yapıyor? Düşünmeye başlar. Ama mesela hayvan büyüyor. "Keşke mesela büyüyor." deyip geçiyoruz. Ağaç büyüyor. Her sene bir dal daha çıkıyor, bir kanat daha çıkıyor. "Çıkıyor." diyoruz mesela. Basit görüyor. Hürfet ediyoruz. Yani onu yani mesela bizim arabamız mesela her sene biraz büyürse bu nasıl bir araba? Nasıl bir teknolojiymiş deriz ya. Bunu nasıl kim yaptı ise efendim mesela. Ama eee işte çocuğumuz büyüyor mesela. "Büyüyor." diyoruz. Nasıl büyüyor? Yani bütün şey dengesi şaşmadan bütün ağzlarıyla mesela. Yani bunu böyle tefekkür ettiği zaman bunlar basit şeyler değil. Harika şeyler. O zaman bu işlerin içinde bir sır, bir tılsım olması lazım. Bir mana olması lazım, bir kast olması lazım. Bir hikmet olması. Onun için merak ettiler. Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var deyip düşünürken merak edince de bu sefer birden o muarrif üstadın aleyhissalatu vesselam beyan ettiği nutkunu işittiler. Yani bir insan Yani ses her zaman var. Ne zaman duyuyor? O sesi merak ettiği zaman veyahut da merak ettiği şeylerden bahsedildiği zaman fark ediyor. Ne var deyip düşünürken birden o muharrif üstadın aleyhisselatu vesselam beyan ettiği nutkunu şittiler. Anladılar ki bütün esrarın anahtarları ondadır. Anladılar ki bütün esrarın anahtarları ondadır. Cenabı Hak bütün hikmetleri, hakikatleri, her şeyi hep ona yüklemiş. Oradan bütün insanlığa neşr oluyor. Anladılar ki bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: "Esselamü aleyke ya eyyühel üstat." Hakkan şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdahkik bir muharrifi lazımdır. Hakkan şöyle bir muhteşem sarayın senin gibi sadık ve müteakkik bir muharrifi lazımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz. Evet. Mesela bir vazifeye tayin edilecek kişi değil mi? O vazifeyi yapabilecek istidatlı, kabiliyetli olması lazım. Hakkan şöyle bir muhteşem Şemsarayın senin gibi sadık ve müdahkik bir muarifi lazımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz. Üstad ise evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler. İyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyatı dairesinde amel ettiler. Güzelce dinlediler. İyice kabul edip istifade ettiler. Padişahın marziyatı dairesinde amel ettiler. Ne demek? Padişahın marziyatı dairesi. Padişahın razı olacağı dairede amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti. Çünkü bu saraydaki manalar, hikmetleri, hakikatleri gördüler. Orada ki maksat tahakkuk edince bu sefer aynı hakikatların daha daha yüksek olduğu yere hak kazanıyor. Mesela diyelim ki o şeyde var ya sözleri 29. sözde üç noktada ahireti atlıyor ya. Mesela orada nasıl diyordu? Aynedar Müştak. Muhtaç Müteşekkir. Bir de öbür neydi? Aynedar Müştak. Müteşekkir. Bir de Sihirli Hı? Neden? Şuradan buralım da. Ebedi sermedi misilsiz bir cemal elbette aynadar müştakının ebedi yetini ve bekasını ister. Hem kusursuz ebedi bir kemal-i sanat mütefekkir delalının devamını talep eder. Birbirine aydılar müştakın ebediyetini ve bekasını ister. Hem nihayetsiz bir rahmet ve ihsan muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tenavvurlarını iktiza eder. Hani böyle basit bir örnek de hani böyle örnek Benim hoşuma gitmişti ilk duyduğum zaman da. Böyle bir tamirci yaşlı, böyle zengin bir kadının bir şeysi arızalanıyor. Musluğu mu arızalı bir şey arızalı tamiri çağırıyor falan. Ondan sonra artık olmuş mu yoksa hikaye mi bilmiyorum. Artık adam geliyor musluğu tamir ediyor. Orada bir şey görüyor. Bir resim levha tablo görüyor. Ya diyor bu ne kadar güzelmiş falan diyor. Şey tamirci. Ondan sonra kadın diyor ya diyor sen bunu beğendin mi diyor. Sen onu vereyim o zaman diyor. Senin olsun diyor. Sonra yanındaki de bakıyor ya bu da çok güzelmiş diyor. Benim kimsem yok bu zaten diyor yani sana vereyim bunu madem bunun kıymetini bildim diyor senin olsun. Adam hiç anlamıyor da bu sefer bir sürü varmış. Hepsini veriyor. Ya diyor ben de senin gibisisin diyor. Ben şeyim var diyor. koleksiyonum var diyor. Depom orada bir sürü var diyor. Hadi oraya gidelim. Onlar da veriyor. Hepsini veriyor ne varsa. Bu takdir ettikçe o veriyor. Takdir ettikçe veriyor. Adam diyor işte bir musluk tamir etmeye gittik. Milyoner olduk, çıktık diyor ondan sonra yani mesela. Takdir ettikçe arkası geliyor. Takdir ettikçe arkası geliyor. Kıymetini bilince, sena edince artık o eee hak kazanıyor gibi, layık oluyor gibi oluyor. Yani İnsan dünyada mesela Cenabı Hak'ın nimetlerini, rahmetini görüp hürmetle muamele ettiği zaman devamı geliyor. Devamı geliyor. Dünya bitti. Kesilmiyor bu sefer. Daha yükseklere var. Bu sefer cennete çağırılıyor. Orada rahmete mazhar oluyor. Veya burada Cenabı Hak cemalini işte görüyor, kainatta intihar ediyor. Ahiretteki hakikatları da görmek için bu sefer yine şey oluyor. Böyle yani insanın Cennete gitmesinin şeyi bu ayredar müştahak olması, mütefekkir delal olması bir de muhtaç müteşekkir olmasından geliyor yani. Onun sözün 4. aykatında ispat edildiği gibi ebedi senmedi misilsi bir cemal elbette ayredar müştahakının ebediyetini ve bekasını ister. Mesela demiş ki birisine kitap verdin. Okumadı, anlamadı. Bir daha verir misin? Sen onu anlamadın ki zaten yani. Sen öbürünü niye vereceksin? Ama verdin, okudu, anladı. "O şunu da vereyim." diyorsun. Onu da anladı. Onu da veriyorsun. Anladıkça arkası geliyor yani. E şimdi biz bu tüm kainat kitabını okusak, anlasak e cennet ayrı bir kitap. Bu sırada Cenabı Allah onu da verecek. E sonsuza kadar bu devam edecek o zaman. Kusursuz ebedi bir kemali sanat mütefekkir delalının devamını talep eder. Nihayetsiz bir rahmet ve ihsan muhtaç müteşekkirlerinin devamı tenavülden iktiza eder. İkram etmesi, ihsan etmesi için teşekkür yok, muhabbet yok, mukabele yok. Bir daha gelir mi arkası? Gelmez. Mesela ama iyilik yapmışsın. Adam takdir etmiş, muhabbet etmiş, sena etmiş. Bir daha yaparsın, bir daha yaparsın. Yani işte o ayredar müştak, o delal, mütefekkir, o muhtaç, müteşekkir Teşekkür en başta ruh-u insanidir. Öyleyse ebedüllabat yolunda o cemal, o kemal, o rahmete refakat edecek, baki kalacaktır. Onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti. İhsan etti. Hem öyle bir cevvad-ı melike layık ve öyle Muhti ahaliye şayeste, öyle hedefli misafirlere münasebet, öyle yüksek bir kasra şayan bir suretle ikram etti. Daimi onları saadetle dindirdi. Evet, yani hikmeten ittiza ediyor. Mesela öğretmenlik mesleğinde de. Mesela şimdi sınıfta 40 tane öğrenci var. Bir tane öğrenci var ki ne anlatırsan havada kapıyor, muhatap oluyor. Öğretmen hep onu arar değil mi? Sınıfa girdiğim o geldi mi acaba diye. Niye? Çünkü muhatap oluyor. Güzel bir şey anlattığın zaman takdir ediyor. Çok istifade ettiğini söylüyor. Onun kaybolmasını istemez. Onun bekasını ister yani. Hep o olsun o. Muhatap olduğu için mesela yani öğretmenlikten yaşıyorsunuzdur yani. Ama bir öğrenci var işte ilgilenmiyor, bakmıyor, anlatıyor, dinlemiyor. Bir gitse şuradan dersin mesela. Dünyadaki bizim vaziyetimiz sebalı. Yani ebedi hayattdaki şeyimiz buradaki işte bu üç sıfatı Cenabı Hakk'ın rahmetini, cemalini, kemalini gördükçe bunun devamını iktiza etmesi bizim şeyimiz bağlı oluyor. Yoksa şey değil. Birinci güruh bu vaziyette daimi onları saadetlendirdi. Öyle noktalanıyor. İkinci güruh ise akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından saraya girdikleri vakit nefislerine mağlup olup lezzetli tahamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bak akılları bozulmuş, kalp sövmüş olduklarından. Mesela işte adımız teşhis yapıyor ya. Bu asrın başında ne diyor? Milletin kalp hastalığı zaaf-ı diyanettir. Ancak onu takviye ile sıhhat bulabilir. Yani siyasi tedbirler zahiri tedbirlerle değil. Kalp hastalığı var diyor. Zihinler yabanileşmiş diyor. Değil mi? Din dindarlık var ama o da şekil-i şema şeye kalmış. Tam böyle dinin hakikati unutulmuş, unutturulmuş mesela. Hep böyle akılları ve kalpleri ihya edecek şekilde ondan sonra. Çünkü akıl bozulmuş. Kalp o anda akıl çalışmıyor. Kalp düşünmüyor. Bundan bir şey bekleyemezsin yani. Ne bekleyeceksin? Akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından saraya girdikleri vakit nefislerine mağlup olup lezzetli tahamlardan başka Hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehasinden gözlerini kapadılar. Demek ki bizim Risale-i Nur'u okudukça, eşyanın hakikatini öğrendikçe bu bizim insaniyetimizi inşaf ettiriyor. Değil mi? O zaman hayvaniyetimiz insaniyetimize tabi oluyor. Ve kalbimiz parlıyor böyle. Daha çok şey oluyor. Kalbimiz ve aklımız parlıyor. Ama aklımız, kalbimiz Hayvaniyetimiz hükmetmeye başlıyor. Değil mi? Şeyde İhtisat bahsinde de o yemek meselesini nasıl söylüyordu? He bir de Abdülkadir Yedani o şeyde "Ne vakit diyor senin oğlun da bu mertebeye gelse o da kızarmış tavuk yesin." diyor. O Hazreti Şeyh'in bu sözden maksadı "Ne vakit" diyor. "Senin de" diyor. "Kalbin nefsine ruhun cesedine Aklın midesine hakim olsa ve lezzeti şükür için istese o vakit lezzet şeyleri yiyebilir diyor. Çünkü o zaman insaniyetiyle yemiş oluyor. Ama diğer türlü hayvaniyetiyle yemiş oluyor hayvaniyet. Sürekli yani işte tefekkür zihni çalıştıran bir şey faaliyet yani. Mana ismiydi. Şey, ilacı doğrusu manaya harfiyle bakmak. Manaya harfiyle sevmek. Düşünmek, temsilmek. Bizzat eşyaya değil de ondan sonra akıl şu tabir çok hoşuma gitti yani akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş. Yani bak hiç hep böyle üstadımız en güzel yani güzel hakikatlarla, Kur'an hakikatlarıyla hep aklımızı ihya ediyor, kalbimiz ihya ediyor yani. Ondan sonra zaten gerisi kola. İkinci Çünkü bu akılları bozulmuş, kalpleri sövmüş olduklarından. Şu 11. söz olarak baktığımız zaman zaten işin temelden alıyor yani. Bak hiç kainat yokken Cenabı Hak kainatı yaratıyor. Niye yaratıyor Cenabı kainat? Neden bu alem var? Neden insanlar dünyaya geliyor? Ya asıl sebep ne? E bunun had hikâyede tanımak, bilmek olduğunu, bunun için olduğu zaman insan buna göre bu sefer demek ki asıl mesele buymuş diyorsun. Onu hayatın ortasına koyuyorsun. Diğer şeyleri ona göre ona göre ayarlıyorsun yani. Asıl meseleyi bilmezsen ve şu anda insanlar mesela bunu bilmiyor. Ne kendini ne kabul ediyor? Yani kendini neyi şey yapıyor? Gene dünya içerisinde bir şey oldu. O da boş yani iştihası. Evet. Elhamdülillah diyelim yani bu vesileyle tekrar. İkinci gürültü ise akılları bozulmuş, kalpler sövülmüş olduklarından Saraya girdikleri vakit nefislerine mağlup olup lezzeti tahamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehasinden gözlerini kapadılar. Üstadın Aleyhissalatu Vesselam irşadatından ve şakirtlerinin ikazatından kulaklarını tıkadılar. Dün okuyorduk da bir birisi geldi böyle derse ya dedi çok düşününce dedi insan dedi kafayı yiyormuş filan. Çok derneğe alma boğulursun diyorlar filan dedi. Ondan sonra yani şimdi mesela bir insan ormana gidiyor. Elinde haritası varsa pusulası varsa kaybolur mu? Kaybolma ama elinde bir şeyin yoksa haritan yoksa kaybolursun. Yani çarşıda bile kaybolursun yani. Yani elinde şeyin olacak. Senin yol gösteren bir şeyin olacak. Veya denizin dibine iniyorsun. Patadan inersen ondan olursun tabii ama tedbirli şekilde inersen olmazsın. Biz benzeri şimdi hakikatı dalıyoruz. Öyle gözümüz şeyimiz dalıyoruz yani. Elimizde değil mi? Kitabımız var. kitabımıza dalıyoruz veya hakikatlara. Risale-i Nur haritasıyla şeyle gidiyoruz. Yani bir bir gözümüz kitapta bir gözümüz fıtratta hakikati müşahede etmeye çalışıyoruz. Yani kitaptan yani Risale-i Nur'dan uzaklaştığımız an elbette adamın dediği olabilir. Kafayı yiyebiliriz yani. Boğulabiliriz. Ama mesela hep kitaptan gidiyoruz değil mi? Hiç böyle sapma yapıyor muyuz? Yani bu kitapta hakikatı nasıl anlatılmışsa onu takip ediyoruz ya. O zaman boğulma diye, sapıtma diye bir şey olmaz. Elimizdeki Risale-i Nur varken ve biz Risale-i Nur'dan ayrılmadığımız sürece en derin hakikatlara inebiliriz. O boğulanlar, şey yapanlar Eee elinde Kur'an yok, kitap yok. Kendi aklıyla felsefeyle gittiği için tabii boğuluyor, sapıtıyor, gidiyor. O düşündüğünden değil. Rehberi olmadı yani eee akılla Aklılı beraber olursa bir şey olmaz. Tek başına gidiyor. Benim aklım bana yeter diyor. Ondan sonra bu oluyor. Orada şey diyor abi girmenin o adamın seyrinin ve raslinin o hani fenfesinin Gayet dönemin bu asırda. Tabii bu zamanın şartlarına göre girmenin o adamın seyrinin ne raslinin rehber oluyor yani. Öyle yani. Biz yani kitap okuyarak tefekkür ediyoruz. Yani kitapların satırlarından bakıyoruz hakikatlere. O zaman ne kadar okursan o kadar nurlanırsın. O kadar hakikatleri görürsün. Şeyh'de diyor ya 25. sözde, "Bütün söylediğin mahuldür. Ama akıl onlara tek başıyla yetişemiyor." diyor. Yani akıl bulamıyor ama gösterildiği zaman akıl onları tasdik ediyor. Evet. Bütün o mihasinden gözlerini kapadılar. Ve o üstadın aleyhissalatuvessalam irşadatından ve şakirtlerinin ikazı altından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar. Seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sani zişanın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere layık bir hapse attılar. Evet. Yani dünyada bunu yapan bunlar cennete konulsa ne yapar? Orayı da karıştırırlar. Değil mi? Çünkü mahiyetini ortaya koymuş oluyor. Mesela şimdi çekirdek eee inkişaf ediyor, fidan oluyor. Ondan sonra da tamam diyorsun. Bu ona münasebet bir yere ekiliyor. İnsanlar burada tohum olarak dünyaya geliyor. 50-60 senede ne olduğunu ortaya çıkartıyor yani. Cennete layık bir fidan mı oluyor yoksa cehennemlik mi o Mahiyetini ortaya koymuş oluyor. O mahiyetine uygun bir şekilde de ya zindan atılacak ya daha celbi alemin konacak yani. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle de hepsi zere layık bir hapse attılar. O şükür bahsine de geçiyor değil mi? Le in şekertüm le eziden neküm. Şükredin, ziyadeleştireyim diyor. Ey benimle bu hikayeyi dinleyen arkadaş, ey Elbette anladın ki, o hâkimi zişan bu kasrı şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulu ise iki şeye mütevakkıftır. Allah bu kainatı bunun için yaratmış, bu manalar için. O manaların taakku etmesi, gerçekleşmesi için de iki şart var, iki şeye bağlı. Nedir? Birisi şu gördüğümüz ve nutkunu şişirdiğimiz üstadın Aleyhissalatu Vesselam vücudu Çünkü o bulunmazsa bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kağıttan ibaret kalır. İkincisi ahali o üstadın Aleyhissalatuvessalam sözünü kabul edip dinlemesidir. Yani bu kainatın hakikaten ders verecek bir muallim lazım. Çünkü bunu nasıl bileceğiz yani? Birisi bize anlatması lazım. Sonra da bizim onu dinlememiz lazım. Okuldaki şey gibi işte. Yani öğretmen olacak, öğrenci de dinleyecek. O zaman okulun amacı yerine geliyor. Öğretmen yok olmaz. Öğretmen var, öğrenci yok. O da olmaz. Dinlemiyor, olmaz. İkisi. Demek vücudu üstat aleyhissalatu vesselam hücur-u kasrın daisidir. Ahalinin istimaı kasrın bekasına sebeptir. Mesela şimdi okul yaptıracaksın ama öğretmen yok. Memlekette öğretmen yok. Başka yerde de yok. Hiçbir yerde yok. Sen şimdi okul yapsan ne olacak? Boş. O zaman okul yaptırmazsın yani mesela. Mesela yani öğretmen varsa okul yaptırırsın. Veya öğrenciler okul yaptırmışsın. Öğrenciler gelmiyor okula, dinlemiyor. O zaman okulu kapatırsın mesela. Şimdi peygamberler olmasa, peygamberimiz olmasaydı yani insanlık içinden böyle bir zat olmasaydı bu mahiyeti bir zat olmasaydı var ki var. Yani olmaz. O zaman bu kainatin yaratılması da bu manaları taahhüt etmeyeceği için kainat da yaratılmış Var, yaratılmış, ahali dinlemezse o zaman devamını anlamak almayacak. Demek vücudu üstat aleyhisselatu vesselam vücudu kasrın daha iyisidir. O var diye hatta o şeyde şeyde var değil mi? Levlak levlake le ma eflak. Sen olmasaydın, sen olmasaydın ben bu kainatı yaratmazdım. Direkt buna bakıyor yani. Bazı Artık hocamı kimse mesela bunu mesela anlayamadıklar hiç buna dönüşen böyle bir şey yok yani. Batıl demişler. Manasını anlamadığı için. Yani böyle bir şey nasıl olacak? Yani şimdi peygamber yoksa Allah haşhe kâreti niye yaratmasın? Anlayamadığı için şeyi buna mevzu demişler mesela veya hadis-i Kursi'yi inkar etmişler. Halbuki şeyi tam bu manaya bakıyor. Demek vücudu üstad aleyhissalatu vesselam vücudu kasrın dahi iyisidir. Ahalinin istima'ı dinlemesi kasrın bekasına sebeptir. Öyleyse denilebilir ki şu üstat aleyhisselatu vesselam olmasaydı o melik-i zişan şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki o üstadın aleyhisselatu vesselam talimatını ahali dinlemedikleri vakit elbette o kasır tebdil ve tahvil edilecek. Mesela zevzelem bahsinde bu tebdil ve tahvil kısmen gözüküyor. Mesela El Cennet depremi için eee sebepler olarak ne diyor? Orada diyor, Kur'an hizmetkarları ya az ya da mağlup olmasından şer galip ettiği için Cenabı Hak orada mesela yani mahalli kıyamet kopuyor ama ekseriyet böyle olsa dünyada veya teşe büyük kıyamet kopacak bu sefer. Değil mi? Bu şekilde düşünebiliriz. O iştahdandır hani Aleyhissalatu vesselamın talimatını ahali dinlemedikleri vakit elbette o kasır tebdil ve tahvil edilecek. Bir abi şey demişti de. Yani bu ehli dünya dünyalarını seviyorlarsa yine ehli imana şey yapsınlar. Teşekkür etsinler yani. Çünkü ehli iman sayesinde dünya devam ediyor. Onlar da ondan istifade ediyor. Eğer ehli iman da olmasa bu dünyanın manası yerine gelmezse kıyamet koparsa onlar da dünya sarabı olacak. Onlar onlar bize taraftar olması lazım. Bilseler. Ehli imanı. Ey arkadaş, hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sınırını anladınsa bak hakikatin yüzünü de gör. Muhakkak bu müntesem temsili etmiş olduk. Buraya kadar temsildi. Ondan sonra biraz hakikatta karıştı ama temsil bunlar Sonra da işte temsilin hakikatına içedir. İnşallah burada bırakır.

3097.ders 11.söz-her cemâl ve kemâl sâhibi — Nur Risale Dersleri