3099.ders 12.söz-1.esas-en belîğ bir tercümânıdır
Ders metni
Elhamdülillah Rabb'il Âlemîn Yani Peygamber Efendimizle direkt alakalı yerler de var. Ama bütün külliyat alakalı. Çünkü hepsi nur-u Muhammediye. Ders-i Muhammediyedir. Aleyhissalatu vesselam. Bu 12. sözde bakalım bir alakası çıkacak mı yani? 12. söz Bismillahirrahmanirrahim. Ve men y'tel hikmete fakat u'tiye hayran kesira. Kur'an-ı Hakîm'in hikmet-i kutsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen müvazenesi. Hem hikmet-i Kur'aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı İctimaiyesine ve hayat ictimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezekesi. Hem Kur'an'ın sair kelimat-ı ilahiye ve bütün kelamlara cihet-i üçaniyetine bir işarettir. İşte bu bölümde dört esas vardır. Birinci esas hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i efendiyenin farklarına şu gelecek tikayet-i temsiliye dürbünü ile Bak. Hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikaye-i temsiliye dürbünüyle bak. Yani ne ile neyin farkı anlatılacak? Hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i fenniye. Hikmet-i Kur'aniye ne demek? Hikmet-i fenniye ne demek? Arasındaki o mühim fark nedir? Onu gösterecek bir temsille temsiliye dürbünüyle bak. Hikmet. Hikmet kelime karşılığı gaye, maksat. Bir şeyin ne için yapıldığı yani hedefi. Değil mi hikmet? Mesela bunun hikmeti nedir diyorsun. Yani niçin yapıyorsun bunu? Amacın ne? Hizmet. Yani Kur'an'ın amacı, maksadı ne? Fenenin, felsefenin amacı, gayesi ne? Ondan sonra onları gösterecek bakalım. Bir zaman hem dindar hem gayet bir hâkimi namdar istedi ki Kur'an-ı Hakimi maanisindeki kutsiyetine ve kelime adındaki icaza şayeste bir yazıyla yazsın. O muciz numune akamete harika bir libas giydirirsin. İşte ona kaç saat Kur'an'ı pek acıp bir tarzda yazdı. Bütün kıymetli cevherleri yazısında istimal etti. Hakaykının tenevvühüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lülü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes Temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bahus ehli hakikatın nazarına o suri güzellik manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işareti olduğundan pek kıymetli bir antik olmuştur. Bir daha okuyalım. Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkar bir hâkimi namdar. Yani hem dindar olması hem de sanatkar olması. Dindarlık nedir? Maneviyat, maneviyat sahibi hem de maddiyata da hakim. Maddi ve manevi olarak. Yani bir manayı bir manayı biliyor, manayla alakalı. Aynı zamanda o manayı da manaya göre de bir sanat icra edebiliyor. Yani mana ikisi de var. Hem dindar hem gayet sanatkar, bir hâkim-i namdar istedi ki Kur'an-ı Hakimi maanisindeki kutsiyetine ve kelime altındaki icaza şayeste bir yazı ile yazsın. Yani Kur'an-ı Hakim şu an nasıl yazılıyor? Normal matbaatta yazılıyor değil mi? Bu zat nasıl istiyor? Öyle normal mürekkeple değil de manasındaki manalarındaki Kutsiyetine ve kelime altındaki icaza şayesti bir yazıyla yazsın. Manasında çok yüksek kutsi manaları var. Kelime kelime altındaki mucizelik veşeleri var Kur'an'ın. Onlara uygun layık bir yazıyla yazsın. O mücüzlü makamete harika bir libas giydirilsin. Mesela bir gazete yazıcısını altına yazsın. Millet der ki ya sen bunun ne değeri var ki yani ne mana ifade ediyor ki yani bu kadar kıymetli bir şey kullanmışsın diye güler yani adam. Ama Kur'an'ı altına yazsan Kur'an'ın manası bildiği hakikatlar kıymetli dolayı tam yakışmışlar mesela. Değil mi? Mesela 19. mektupta öyle bir Peygamberimizin mucizelerinden bahseden bir saygı var. Bu sayfa diyor altın ve elmas ile yazılsa liyakatı var diyor. Bakıyorsun o safenin anlatıyor. Değil mi hülasa. Peygamberimizin mucizelerini hülasa etmiş. Değil mi orada bir sayfa boyunuyor mesela. Yani çok kıymetli manalar ifade ettiği için altında yazılsa değeri var diyor. E Kur'an'da Cenabı Hak'tan bahsediyorsun. Bahsediyor. Onun ondan sonra bu kâinatı yaratma sebebinden bahsediyor. Bir tane isteklerinden bahsediyor. O zaman diyor işte onun kıymetine uygun bir yazıyla yazsın. Onun değerini kıymetini ondan sonra. O muciz makâmete harika bir libas giydirilsin. O muciz makâmete harika bir libas giydirilsin. Kâmet var, libas var. İkisi aynı şey. Kamet var. Mesela insanın bir bedeni var, vücudu var. Bir de onun giydiği elbise var. Bir mana var, değil mi? Mesela zihninde bir mana oluşuyor. Bunu diyorsun ifade edin. Ve kelimelere döküyorsun onu. Kağıda döküp gönderiyorsun mesela öyle ya da bir hediye yapıyorsun, paket yapıyorsun veya bir hadise yapıyorsun. Onunla gönderiyorsun. Bir mana oluşuyor zihninde. Onu ifade etme şekli oluyor mesela. Evet, abi, kitap alabiliriz. Almayanlar 12. söze bakıyoruz. O mu cüzni makamete harika bir libas giydirilse. O mu cüzni makamet. İşte ona kaç saat Kur'an'ı pek acıp bir tarzda yazdı. İşte ona kaç saat Kur'an'ı pek acıp bir tarzda yazdı. Bütün kıymetli dar cevherleri yazısı ında istimal etti. Bütün kıymetli cevherleri, kıymetli madenleri, ondan sonra yazısında kullandı. Hakaykının tenevvühüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lülü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Yani baştan sona altınla yazmıyor da. Bir kısmını altınla yazıyor, bir kısmını gümüşle yazıyor, bir kısmını ne ile yazıyor? Elmas, zümrüt, lülü, akik değişiyor. O da neden dolayı diyor? Hakayıkın tenevvühüne işaret için. Yani ifade edeceği mana değişirken orada mesela diyelim ki ifade ettiği mana değişirse o istimal ettiği şey de değişiyor. Diyoruz ki burada mana değişti arkadaşlar şimdi başka bir mana bildirin. diyor diye. Ona işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lülü ve akik ile ve bir tayfesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşasından hayran olup istihsan ederdi. Şimdi çok güzel bir mana var. O çok güzel manayı eee çok yüksek bir mana var. Kutsi bir mana var. Bunu ifade ederken o mananın hürmetine nakış da çok güzel oluyor. Nakış da çok güzel olunca bu sefer bazıları o nakşın güzelliğinden onun bir kitap olduğunu fark etmiyor artık. Onu bir sanat eseri bir böyle bir sadece bir eee mülakka Ondan sonra bir eser gibi bakmaya başlıyor. Kitap olduğunu artık bir mana ifade ettiğini değil de onun kalıplı diyelim, elbisesi mi diyelim, onun güzelliğinden içini görmüyor artık yani. Manasını intikal edemiyor ama eee o güzelliğin de asıl sebebi manasındaki güzelliği bildirsin diye. Amacı aslında o. O çok güzel olduğu zaman bazılarına bu sefer perde olabiliyor. Vesileyken perde olabiliyor yani. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Onu çok güzel bulmaya başladı. Ba husus ehli hakikatın nazarına o suri güzellik manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işareti olduğundan pek kıymettar bir antike olmuştur. Ehli hakikat nasıl bakıyor? Ba husus hususan ehli hakikatın nazarına o suri güzellik bir manasının güzelliği var. Bir o mana binaen okstri bir güzellik var. Okstri güzelliğe ne diye bakıyor? Manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan. Ona işaret ediyor. Ona delil oluyor. Ona pek kıymetli bir antika olmuştur. Yani görünen şeyler Arkada görünmeyen şeyin delili oluyor, değil mi? Ortadaki ortaya çıkmış olan şeyler aslında arka taraftaki mananın delili oluyor, işareti oluyor. Onun göstergesi oluyor. O manasını gördüğü için o mananın güzelliğine işaret ediyor deyince pek kıymetli bir antik olmuştur. Hani onun kıymeti, değeri oradan geliyor yani. Kuma da aynı değil mi? Kuma da aynı. Nasıl yani? İmmarlanmanın önünde geçmiş oluyor yani. Çok güzel okunur zaman olabilir mi abi? Tabii. Kur'an okumak, Kur'an yazmak, ondan sonra öyle. Şimdi bu Kur'an Kâın-ı Kur'an'ı olacak. Şimdi temsil bu. Cenabı Hak'ın iki Kur'an'ı var. Bir kelam sıfatından gelen bildiğimiz Kur'an. Bir de Cenabı Hak aynı manayı yani kainatı ifade ediyor bu sefer. Aynı manayı, aynı hakikatı bu sefer. Kainat kitabıyla, kainat Kur'an-ı ifade ediyor. Bu ikisi de Kur'an'dır. Yani kainat Kur'an'ı da çok nakış çok güzel yazılmış. Ama manasındaki güzelliği bildirmek için, göstermek için onun hatırını Evet. Yani bunun çok tatbik vecihleri var. Yani Cenabı Hak mesela ayet-i günaha başında bir cümle var. Bir ayeti kerime var ya. Ayet-i Muazzama diyor. Ben cinleri ve insanları Üstad orada nasıl tercüme ediyor? İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Haliki kainatı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve Yasin'in sözünde bir cümle var. Şu kainattan diyor maksadı ala Tezahür ruhulete karşı. Sayfa 264. Ortada siyah yazılmış hemen gözüküyor. Ey insan, şu kainattan maksad-ı âlâ tezahür-ü rububiyete karşı ubudiyet-i külli-i insaniyedir. Tezahür-ü rububiyet. Tezahür-ü rububiyet. Cenab-ı Hakk'ın iki maksadı var kainatı yaratmasından. Bir rububiyetini onunla tezahür ettirmiş oluyor. Kainatla gösteriyor. Yani ondan sonra da insandan da ona mukabele olarak ubudiyeti külliye-i insani ile insanların mukabele etmesini istiyor. İnsanın gaye-i aksası ubudiyete ulum ve kemalat ile yetişmektir. Üst saat tarafta yine Kur'an'ın vazife-i asliyesi dairi-i rububiyetin kemalat ve şüunatını ve dairi-i ubudiyeti ve zâif ahvalini talim etmektir. daire-i rububiyetin kemalat ve şuunatını. Daire-i rububiyetin kemalat ve şuunatını. Yani Cenabı Hak'ın hem zatının, hem isimlerin, hem sıfatların kemalatını göstermek, bildirmek. Mesela şu 19. sözüme bakacak olursak şurada diyor ki mesela Kur'an-ı Hakim sayfa 243 Kur'an-ı Hakim şu kainattan bahsediyor. Ta zat ve sıfat ve esma İlahiyi bildirsin. Yani bu Kitab-ı Kainat'ın manasını anlattırıp ta halikini tanıttırsın. Demek mevcud âda kendileri için değil, belki mucitleri için bakıyor. 11. sözü düşünürsek mesela hikmet âlimin tılsımı diye zaten o baştan başa Cenab-ı Hakk'ın cemal her cemal ve tema sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca o zaman Zât dahi isterdi ki, bir meşal açsın. Asıl olan şey nedir? Yani hani manası nedir? Cenabı Hak Kemal ve Kemal'in insanlara bildirmek istiyor, göstermek istiyor. Değil mi? Şimdi Cenabı Hakk'ın böyle bir manası var. Maksadı var. O maksada göre Kâinat kitabını yazıyor. Cemal ve Kâinat'ı gösterecek şekilde. Bizden de mukabele istiyor. Ondan sonra biz de bir kitap yazıyoruz. Ondan sonra yani bütün hayatımız boyunca yaşadığımız hayat bir kitap yazmak yani. Değil mi? Bu kainattan ne anladığımızı, ne anlamaya çalıştığımızı, bu kainat kitabının manasını mı anladık, nakşını mı anladık, manasına göre mi yaşadık, nakşına göre mi yaşadık? Eee ne kadar hangi seviyede şey yaptık? Kendi kitabımızı yazıyoruz biz. Biz de yani. Kendi kitabımızı yazıyoruz. Ondan sonra zaten burada da mesela o Hakim Hanım'da onlardan o Kur'an hakkında bir yazı yazmasını istiyor. diyor ya. Mukabelede hani ne anlıyorsunuz? Ona da hep bir kitap yazın diyelim. Sonra o hakim şu musanna ve murassâ Kur'an'ı bir ecnebi filosofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Sonra o hakim şu musanna ve murassâ Kur'an'ı bir ecnebi filosofa bir Müslüman alime gösterdi. Ecnebi filosofu. Ecnebi ne demek? Ecnebi? Yani o Kur'an'ın manasından da yabancı. Yani Kur'an'ın manasını bilmiyor. Ecnebi filozof. Sadece nakşına bakıyor. Müslüman âlim ise nakşını okuyor. O nakşın arkasındaki manayı görüyor mesela. Biri manasını görüyor Kur'an'ın, birisi nakşını görüyor. Tabii fen felsefe diyebiliriz. Nakışta da mana var. Şimdi nakşın manası var. Bir de şeyin de mana. Yani mana deyince nakşın de kendi içinde bir düzeni var, sistemi var nakşın. Kimisi o nakşın nakşın de hikmetleri var. Nakşın de kendi içinde şeyleri var. Onunla meşgul oluyor. Ondan sonra öbürüsü manayla. Ama gerçek mana nedir? Onu nasıl anlayacağız? Ondan sonra Eğer anladığımız mana, mesela kendi kitabımızı yazacağız ya. Kendi yazdığımız kitabın manasını kendi kendi yazdığımız kitabın ondan sonra manası eee gerçek manaya göre yazılıp yazılmadığını nasıl anlayacağız? O mana kimden bahsediyor? Kainata ait bir şeyden bahsediyorsa o zaman o mana olmuş, olmuyor. Kâinatın hâlikine ait bir eee manaya göre yazılıyorsa mana oluyor. Mana tarifine uyması için Mesela şimdi biz elma yazıyoruz. Böyle elma diye kağıda eee kağıda yazıyoruz elma diye mesela. Bir elma yazısı var, değil mi? Bir yazı var, kağıda orada bir yazı var. Bir de bu elma eee elma kelimesinin dışarıda bir elma var. Demek Aslında onu onu tarif ediyor, onu gösteriyor yani. Hariçte de bir elma var yani. Sen şimdi bu elma kelimesini okuduğun zaman o dışarıdaki, onun dışındaki elmanın ne demek, manası neyse onu düşünmemiz lazım. Düşünebiliyorsak işte, dışına çıkabiliyorsak o mana oluyor. Ama yok ben dışında elma falan kabul etmiyorum. Hepsi bu dersem o nakış oluyor. Değil mi? Mesela ağaca bakıyorsun mesela. Ben ağaç görüyorum, başka bir şey görmüyorum kardeşim diyorsan O nakış. Ama ben ağaca baktığım zaman bunun üzerinde yani başka bir alemde nihayetsiz bir kudret sahibi, rahmet sahibi bir zat var. Onun rahmetini ve kudretini izlerini görüyorum. Bu ağacı dersem o zaman o mana manayı görmüş oluyor. Nakış dan manaya geçmiş oluyorsun yani. Mana ile nakış arasında hassas bir fark var yani. Yok ben işte ağacın manası beni beslemektir, beni fayda vermektir, işte o üzerine temin etmektir bakmak gerekiyor. O nakşın kendi içindeki gübelerine ait hikmetleri mana olmuyor yani. O da bir nakış. Kendi dışına çıkması lazım. Sonra o hakim şu musanna ve murasa Kur'an'ı bir ecnebi filosofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Şimdi mesela ağaca baktın. Ağaca Baktın. Ağacın ağaca dair bir kitap yazacaksın mesela. Şimdi ağacın manasına dair kitap yazabilmek için şart nedir? Evvela o manasını görmeli. lazım yani. Manasını görmeden, manasından haberim olmadan manasına göre kitap yazabilir misin? Peki ağacın kendisini görmek için bir şeyi görme şart mı? Gözün olma gözün gözün varsa zaten yani ilim sahibi olmana gerek yok. Gözün varsa ağacı görürsün. Ağacı görmek seviye istemiyor. Herkes ağacı görebilir. Ama ağacın manasını görmek ilim istiyor. Seviye istiyor yani. Mana görmeden yazamazsın. Şimdi kendi yaşadığımız hayatı kitap olarak kabul edersek kendi yazdığımız bu hayat kitabının manaya göre yazılması için manayı görmemiz lazım. Mana nedir? Cenabı Hakk'ın varlığı, onun cemal ve kemali cemal ve kemalini göstermek için bu fani yaratmış olması bizim de ona hürmet ediyor vaziyette olmamız lazım. mukabil vaziyeti. Bu manayı görürsen bu manaya göre hayatını yazarsın. Hayatının nakışları buna göre olur. Ama manayı görmüyorsan neye göre yazarsın? Nakşa göre yazarsın. Şimdi bizim üzerimizde mana mı hakim, nakış mı hakim? Nasıl anlarız? Hangisi daha bize yani eserimizi manaya göre mi yazıyoruz, nakşa göre mi yazıyoruz? Daha doğrusu hangisini göre yazmamız neye göre oluyor? Biz hangisi tesir ediyorsa değil mi? Üzerimizde hangisi hakimse o oluyor yani. Sonra o hakim şu musanna ve murasa Kur'an'ı bir ecnebi filosofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe hem mükafat için emretti ki tecrübe ve mükafat. İkisi de eee Mesela Cenabı Hak aslında bütün insanları biliyor. Değil mi? Eski derslerden hatırladığımda yani hani öğretmen, öğrencinin kaç alacağını bilmez mi? Bilirsin yani. Yani Cenabı Hak'ta bizim bu dünyada ne yapacağımızı, kimin ne yapacağını biliyor yani. Ama gene imtihan ediyor. Sen şimdi öğrenciye diyorsun ki ben seni imtihan etmek gereği yok. Destende zaten kalacaksın desen olmaz yani. Mutlaka bir imtihan etmen lazım. Değil mi? Yoksa itiraz eder veya inanmaz. Belki de imtihan etsem ben yüz alacaktım der. Değil mi? Şimdi imtihan etmeden not vermek de zulüm olur yani. İmtihan edersin. Bir de mesela bakıyorsun ki bazı öğrenciler çalışkan mükafatlandıracaksın. Nasıl mükafatlandıracaksın? Bir sebep olması lazım. İmtihan edeceksin. İyi puan alacak, mükafatlandıracaksın. Biz ne diyeyim ne Kur'an'dan tanıyorum? He? Eşnebi Kur'an'la imtihan etmek. Kur'an eşnebi olduğu için. Hani tamam Müslüman Kur'an'la imtihan etmesi haklı da. Eşnebi boyunca. Zaten kazanamayacağız yani. Ama işte kazanmadan yani yani bir imtihandan geçince Yani mukabil değil gibi zannediyor. Nasıl yani? Yani eşnebi eşnebi öbürü bir şey de. Hani Müslüman'ın Kur'an'la olması, tanınması tamam. O Kur'an'ı biliyor, okuyabiliyor. Allah'ın kullarını ilah et aşırı diyor. Kaptan böyle Allah dünyanın ibareti için bir de bütün kullarına ettiği nimetin derecesini göstermek için şey. O hem Müslüman alimin farkına vahid-i kıyası oluyor. Hem de o sanatkârın Kur'an'ı anlamasa bile o sanatkar zatın sanatkarlığını da. Yani kafirler niye yaratılıyor? O onun bir sürü şeyleri var. Yani veçheleri var da. Hani mesela ehli dalaletin, ehli dalaletle mücahede ehli iman terakkisinin sebebi oluyor mesela. En büyük hikmetlerinden biri. Eğer kafirler olmasaydı müminler de olmazdı. İsyanıyla beraber şeyin imhan edilmesi o şeyin sanatların izharına vesile oluyor insan. Tamam. Yani o ecnebi manasından intikal etmesi böyle o cevherlerin kendisine faydası olmuyor ama yine de o sanatkar doğanın sanatının izharına da vesile oluyor. İşte onlar hikmetleri de yani yaratılmasında bir sürü hikmetler var. Hani imtihan kısmı sırf imtihan kısmına bakacak olursak yani imtihan etmekle bir şey yapmıyoruz ki. Ona bir zarar vermiyor ki. Sadece onun seviyesini ortaya çıkarıyor yani. Mesela sen öğrenci imtihan etmesen de bilmiyor, etsen de bilmiyor. İmtihan ettin. Zaten bilmiyordu. Bilmediği ortaya çıktı. Ortaya çıkarmış oldun yani. Bir şey yapmadın ki. Ona bir zarar vermedin yani. Yani o imtihan onu ezine bir yapmadı. İmtihan onun neticesinde bir olduğunu ortaya koyuyor. Tabii yani imtihan edince eee yani bir seviyedeydi de oradan aşağı düşürmüyordu. Zaten öyleydi. O ortaya çıktı yani. İmtihan edince. Mesela. Tek sınav abi yani okulda mesela A grup B grup bekliyoruz ya. Buna bir de itirazlar çıkıyor abi. Şimdi tek sınav var. Herkese aynı sorular. Aynı sınav. İtiraz etme hakkı da kanununda. Ya şimdi mesela eee biz Adem'den gelmedik mi? Adem'den geldik. Yani mümin de olsa, mümin de olsa, kafir de olsa hepsi Adem'den Adem'deydi. Yokluktaydık yani. Yokluk yani şerri mutlak. Değil mi? Yokluk. Oradan dünyaya getirilmiş oluyor. Bir vücut mertebesi kazanıyor yani. O zaman söylüyor. Yani kafir de içinde olsa, mümin de içinde olsa Adem'den vücuda çıkmış oluyor. Bak vücut veriyor, ceset veriyor, ruh veriyor, bir sürü şey veriyor yani mesela. E burada kafirlik ortaya çıktı. Eee, gene yok olması lazım. Çünkü varlığı yaratan zatı kabul etmediği için hakkı yere yokluğa gitmek. Cenab-ı Allah cehennemi veriyor. Cehennem yine yokluğa göre bir mertebe yüksek ki. Ona gene kafire de rahmet oluyor yani. Yani dünyaya gelmiş imtihan olmuş olmasıyla cehenneme gitmesiyle yokluk mertebesinden yine varlığın birinci derecesi, cehennem derecesine çıkmış oluyor. Bir de şöyle de Yani onun için de rahmet. Yani cehennem kafire de rahmet. Yok olmaya göre yine bir vücut mertebesi. Cehennemde de yani okuduk ya onu Şer'i Yüzzaz'da. Belli bir zaman yandıktan sonra ülfet kayda eder diyor şeye. Şer'i Yüzzaz'daki o kısmı okuyalım mı? Yani yıllardır alt kat çile yanıyoruz da tabii yani mesela. Ondan sonra Ondan sonra ateş eski "Kaybeder." diyor. Geçen biz valideyle konuşuyoruz. Valide bizim geçen sene düştü. Yola giderken düştü yani acele etmiş. Şuradan kırıldı bacağı. Allah'tan yani anında müdahale edildi vesaire. 2-3 ayda toparladı. Şimdi yürüyor elhamdülillah. "Ben diyor o zaman da ölmeyi çok istedim." diyor. O kadar acıyordu ki diyor yani. Geçen gittiğinde konuşuyordu. "Ölmeyi istedim." diyor. Yani ölsem de şu acıdan kurtulsam Diyor çok istedim diyor. Şimdi beylik ölmemişim diyor yani. İyileştim şimdi artık diyor yani. Ondan sonra o şeyler geride kaldı diyor. Yani kafir cehenneme atıldığı zaman ilk o küfürle yaşamasının azabını belli bir süre yaşayacak şiddetli bir şekilde. O zaman yok olmayı isteyecek. Ama artık kaç milyon seneden sonra mesela dayanabileceği seviyeye inecek. Ürfet peyda edecek. Ateşin Şiddet hafifleyecek ama yanmaya yine devam edecek ama dayanabileceği seviyeye gelecek. O zaman gene iyi yok olmayalım da bu şekilde yine devam edelim diyecek mesela. Yokluğa göre yine cehennem ona rahmet olacak yani. Bak burada ifade ediyor bunu hani bak o zaman söylediğim şey değil. Kafir kendi ameliyle bu duruma kes bir istikâf etmiş ise de Melinin cezasını çektikten sonra ateş ile bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azadı olur. O küfür kafirlerin dünyada yaptıkları amal-ı hayriyelere mükafaten şu merhamet ilahiye mazhar olduklarına dair işarat hadisiye vardır. Bunu ve kafirlerin imtihan edilmesi de ona bir mertebe kazandırıyor yine. Cehennem de olsa yani. Bir şey sorayım. Bu dünya bu alem ahiret kudret alem hani Cemal ve Kemal kudret alem de daha fazla hani böyle daha içinde izhar olur diye düşünüyorum hani. Direkt orada yaratılmış mı? Mesela Cemal ve Kemal'in direkt orada görsek müşahade etsek. İşte oraya kimler gidecek işte? Hak etmek mi gerek? Yani kimler gidecek? Yani oraya mesela işte zaten onun için dünya eleme yeri. Yani oraya şimdi mesela kimler gidecek? Kafirler giremez ki cehennete yani. E onlar biz de gitmek istiyoruz. Derler sen olacaksın. Ama abi amaç Cemal ve Kemal İzzah Rahîm İnsanlara gösterelim. Ama onlar orada göremeyecekler. İnkar edecekler. Onların girmemesi lazım. Onlar burada eğleniyor yani. Eğleniyor. Burada eğlenmesi lazım. Yani oraya sadece o Cemal ve Kemal'in Yani dünyada Cemal ve Kemal'i görecek, görenler o Kemal Cemal ve Kemal'i görüp ona âşık olanlar, o Cemal'den ayrılmak istemeyenler Cenabı Hak diyecek ki: "Gelin. Cennette o cemalime müştek olanlar gelsin. Orada ebedi cemalime daimi gibi surette görsünler de onlar alınacak yani." Kafir orada da olsa mı göremeyecek? Tabii göremeyecek. Ama kudret yani Görmek istese zaten bu dünyada görür. Yani hikmet burası mesela kudretten ziyade hikmet alemi demek. Yani hikmet hikmete göre kudret tecelli ediyor. Yoksa burada kudret görünmüyor değil ki. Yani zerrelerden yıldızlara kadar her şeyde intizam var mı? Bunlar kendi kendine bu intizama girebilirler mi? Yani şu gözümüzün zerreleri kendi kendine göz olabilir mi? Kulaktakiler kendi kendine toplanıp kulak olabilir mi? Ağacın çekirdeği ağaç olamaz. Yani o zaman bunlara hakim olan zaten bir kudret gözüküyor ya. Ama hikmet hakim. Mesela şimdi biz ondan sonra toprağa çekirdeği koyduğumuz zaman Hemen saniyesinde patlıcan çıkartmaya kudret hakim mi şey kafi midir? Yeter. Ama çıkartmıyor yani. Onu bir kaideye bağlamış. Bir senede kopardığın meyvenin yerine bir sene sonra geliyor mesela. Hikmete göre bir senede gelmesi lazım. Bir senede ama cennette kopartır kopartmaz hemen yenisi yerine konacak. Orada bekleme yok yani. Direkt kudret gözükecek orada. Orada da gözüküyor da burada zaman var. Şu Bu var, bu var. Cenabı Hakk'ın şartlara bağlamış yani. E şartlar olmazsa burada düzen olmaz. İlim olmaz, düzen olmaz, ne zaman olmaz. Hiçbir şey olmaz ki. Hayat eee bilme girer ya. Hayır kariyer ben çekiyorum. Dünya hayatımız kariyer. Evet. İnsan bu kalbinden geç geçip de ya Allah müşahade etmeyeyim. Muhtaç şekilde Ya mesela Mesela biz Adapazarı'na gitmiştik. Orada bir ağabey var. Fidancılık yapıyor yani. Onun fidan yerine gittik. Şöyle poşetler içerisinden küçük şeyleri alıyor bir yerlerde. Ondan sonra şöyle belli bir yarım metre, 1 metre, 2 metre şeyine göre büyük besliyor onları işte yetiştiriyor. Onları satıyor. Onları gidip alıp bahçeye dikiyorlar yani. Yani ondan önce de belki başka yerde de tohumlardan o seviyeye çıkartıyorlar. Kademe kademe yani. Dünya içinde bir yerde fidanlık tabiri kullanıyor yani. Mesela biz dünya gelmeden önce çekirdektik. Açılmamıştık daha. Dünyada fidan haline geliyoruz. Yani belli bir şey yani mesela çekirdek olduğu zaman onun ne olduğu belli mi? Değil. Yani ne çıkacak içinden belli değil. Yani bize göre belli. Ama fidan olduğu zaman artık çıkmış. Ne ağacı olduğu belli, ne olduğu belli. Artık gözle görünüyor. Ona göre artık ekileceği yere ekiliyor. Dünyada işte insanlar hani belli bir süre yaşayıp ne olduğu, mümin mi, kafir mi, Cenabı Hakk'a bağlı mı, değil mi? Yani kim olduğu, ne olduğu ortaya çıkıyor yani. Ama inkişafını tamamlamış mı? Değil. Biz daha Cenabı Hakk'ı ne kadar tanıyoruz ama o tarafa doğru gidiyoruz yani. Şeyimiz o yönü. Öyle de inkarımız seçmiş mesela. Hani burada belli bir şeyimiz ortaya çıkıyor kademe. Artık tuğba ağacı olacaksak inşafımız Cenabı Hakk'ın müteveccih olursak cennete götürülecek, orada dikileceğiz. Öbür de cehenneme yanmaya gidecek yani. Yani niye direkt cennete gitmiyoruz? Bunun da çok cevabı var yani. Dünyaya niye uğruyoruz? Onun çok hüsmetleri var. Evet. Hem tecrübe hem mükafat için emretti ki Her biriniz bunun hikmetine dair bir eser yazınız. Evvela o filozof, sonra o alim, ona dair birer kitap telif ettiler. Evvela o filozof, sonra o alim, ona dair birer kitap telif ettiler. Demek önce eee nakış nazara çarpıyor değil mi? Filozof. Sonra o alim ona dair birer kitap telif ettiler. Abi Kenan'ın koruyucu soru Yani kimin ecrimi filozof, kimin İslam alimi olduğu şimdi hakikaten bu kitabın tefsirinde sonra ortaya çıkıyor. Tamam Cenabı Hak biliyor diyor yani. Cenabı Hak biliyor ama. Cenabı Hak zaten biliyor diyor yani. Fakat filozofun kitabı yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hasiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Filozof'un kitabı neden bahsediyor? Yalnız harflerin nakışlarından, münasebetlerinden, vaziyetlerinden, cevherlerinin Filozofun kitabı neden bahsediyormuş? Filozofun kitabı yalnız harflerin nakışlarından. Adam diyor işte mesela yemeklerden bahsediyor, elmadan bahsediyor, onun tadından bahsediyor, şunun lezzeti böyle, bunun lezzeti böyle, değil mi? Yani biraz tabii ki konuştuğumuz zaman yani hep böyle Böyle kainata ait şeylerden konuşuyorsa ondan sonra ama mesela sabah namazına kalkıp kılıyorsa ya bu şimdi manasından bahsediyor. Yani bir şey varsa hayatında manaya bakan bir şey o zaman manasından bahsediyor. Ama hep böyle eee harflerin atışlarından, münasebetlerinden, vaziyetlerinden, cevherlerin hasiyetlerinden, tarifatından bahsediyorsa feresok oluyor. Çok acayip bir nokta. yani. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam Arabi hattı okumayı hiç bilmez. Çünkü o ecnebi adam Arabi hattı okumayı hiç bilmez. Hatta o müzeyyen Kur'an'ı bilmiyor ki bir kitaptır. Mana ifade eden yazıdır. Hatta o müzeyyen Kur'an'ı bilmiyor ki bir kitaptır. Mana ifade eden yazıktır. Şimdi kendimize tatbik ettiğimiz zaman yani Kerem kitabının her gördüğümüz şeyi böyle düşünebiliyor muyuz mesela? Yoksa işte güneş, ay, yıldız, ağaçlar belli yerlerde mi kalıyor yani? Yoksa her her şeye böyle bakabiliyoruz değil mi? O müzeyen Kur'an'ı bilmiyor ki bir kitaptır, manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lakin Çendan Arabi bilmiyor. Fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mahir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu sanatlara göre eserini yazdı. Mesela çok iyi bir mühendistir. Yani neyin mühendisi? Yine ona Nakışların mühendisi. Değil mi? Neyin eee tasvircisi? Nakışları tasvir ediyor. Mahir ve kimya yer yine o nakışların kimyasıyla meşgul. Sarraf ve cevherci. İşte o adam bu sanatlara göre eserini yazdı. Çok acayip ya. Ama Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o Kitabı Mübindir, Kur'an-ı Hakim'dir. İşte İşte bu hakperest zat. Hakperest. Hakperest ne demek? Orayı biraz açalım mı? Şu hakperest. Yani mesela biz elimize bir kitap aldığımız zaman hemen onun neden ne ifade etmeyi istiyor diye değil mi? Onu merak ediyorsak mesela mektup gelmiş mesela. Yani o mektubun biz hemen ne deniyor bana diye onu anlamaya çalışıyoruz. Önce. O nakşını, yazısını, puntunu, pufontunu iğrenmiyoruz. Daha sonra hani rakip da hâlâ sıradan bakıyor. Önce manasını önce manayı nitelemek için oldu yani. Yani bu kainat kitabı bize takdim edilmiş. Cenabı Hak yazmış yani kitabı önümüze koymuş. Değil mi? Mesela bunu bunun manası nedir derse hakperest oluyor işte manasına bakarsın. Hakperest zat ne tezinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi Ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. O görünüşteki o ziynetlere, harflerin nakışlarıyla meşgul olmadı. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha ali, daha gali, daha latif, daha şerif, daha nafi, daha can. Kaç mertebe mesela nakışla meşgul olmuş makla manayla meşgul olma arasında kıymetli olarak kaç kat fark varmış? Bak burası yeni dikkatiniz çıktı. Belki öyle bir şeyle meşgul olduk ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha ali. Ali ne demek? Yüksek. Yüksek. Niye daha yüksek? Yani nakışla meşgul olmakla manaya meşgul olma Onlar arasında manasıyla meşgul olmak milyon mertebe daha yüksekmiş. Niye daha yüksek? Sanatkârı tanıttırıyor değil mi? Sanatkârı daha haber veriyorlar. Daha ali. Daha gali. Gali ne? Kıymetli. Kıymetli. Niye daha kıymetli? Kıymetli bir zat yani yine Cenabı Hak'tan bahsettiği için daha daha latif. Latif olması lazım. nasıl oluyor? Yumuş falan mı? He? Yumuşak falan mı? Böyle daha şey. Tabii yumuşak da yani manasıyla mesela kitabın manasıyla meşgul olmak nakışıyla, yani harflerin kendisiyle meşgul olmaktan daha latişmiş yani. Ruh hakkında hoş Ruha hitap ediyor yani. Mesela nakışlar göze hitap ediyor. Dile hitap ediyor. Yani cismaniyet cismaniyete hitap ediyor. O manası ruha hitap ediyor. Ruh daha yani İnsan ruhu daha muhtaçtır. En daha asıl olan ruhtur zaten yani. He? Mesela 11. sencereden mi geçiyordu? Öyle bir cümle vardı. La ilahe illallah kelimesi diyor. Yani Cenabı Hakk'ı zifretmek. Yani şurada Bak. Sayfa 667'de. İşte mahiyet-i insaniyedeki merak ve talebi hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurtaracak yalnız tevhid-i halık ve marifet-i ilahiyedir. Şimdi de mesela Ela bizzikrillahi tetmeinnul kulub bütün ervah ve kulubun dalaletten neşir eden ızdırabat ve keşmekeş ızdırabattan neşediden manevi elemlerden kurtulmaları bir tek halıkı tanımakla olur. Yani ruhu insan manaya şiddetle muhtaç yani. Manayı bulamadığı zaman eee ne içinde kalıyor diyor? Manevi elem ve azap içinde kalıyor yani. Daha gali, daha latif, daha şerif. Şerif ne demek? Sanat tarihi ile irtibatını kurduğu için Sanatkarı büyüklüğü etme kendi de aşereksiz oluyor. Mesela sen şimdi birisine mektup yazmışsın. Annesi çocuğunu bekliyor çocuk bu. Mesela mektup gidiyor. Anne senin gelen senden gelen mektup muydu? Kağıt parçası mıydı? Ona baktım bayağı güzel yazmışsın. Yazıyla öğrenmişsin. İşte şu kadar harf kullanmışsın. Harfleri satarsak şu kadar para eder filan desem annesi der bizim oğlan kafayı yedi herhalde. Okumaya gönderdi mi? Uzaklaşmaya gitmişlerdi. Değil mi? Yani ne kadar sakil bir şey oluyor. Ne kadar aşağılık bir şey oluyor yani. Dalga geçmek gibi bir şey yani. Alay etmek gibi bir şey yani. Ama sen işte mektubuna bana olan sevginden, şefkatinden bahsetmişsin. Ben de aynı duyguları sana karşı beştiriyorum anneciğim yani mukabele etsen mesela. Ne kadar büyük bir değerli şeref bir şey oluyor. Cenabı Hak bize bu kadar nimetlerle Şefkatini, merhametini gösteriyor. Bu kadar ikramlar insanlar. Biz ya çok tatlıymış bu elmanın tadı. Şu da çok lezzetliymiş. Balığı şöyle kızarsan güzel oluyor. Böyle açarsan böyle oluyor. Anlatıyor. Evet yani abi bunlar bana olan şefkatini rezaketini gösteriyor. Ben de bunu gördüm. Beni hadsiz hanımefendi kabul ediyorum demiyorsun da Kerem'den bahsediyor. Ne kadar aşağı bir şey olur değil mi? Ne kadar basit bir şey olur yani. Cenabı Hak'ın nazarında ne kadar böyle azara tokada müstahak bir kurum oluyor? Daha şerif, daha nafi. Daha nafi ne? Nafi faydalı mı? Nafi. Daha faydalı, daha cami. Cami ne? Kapsamlı. Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kutsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek Gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı. Mesela Kur'an 25. sözde Kur'an tarifinde böyle bir şey geçiyor, değil mi? Kur'an'ın mesela tarifler içerisinde öyle bir cümle var başta mesela. En başta Kur'an nedir, tarifi nasıldır diyor ya. Mesela burada da gene geçiyor öyle. Nukuş'un perdesi altındaki muzme rakâykın iftiha mı diyor? Bunlarda var sayfa 366-37'de. Mesela Kur'an şu kitabı ki bir kainatın bir tercüme ezeliyesi. Ayatı tekviniyi okuyan Nevi dillerin tercüman nevi diliyse. Ondan sonra âlem-i şahârette âlem-i gayb-i lisânı. Süturu hadîsâtın altındaki muzmer hakaîkın niftahı. Yani aslında yani kâinat Kur'an'ını kelam sıfatından gelen Kur'an çok güzel bir şekilde manalarını bize okuyup bildiriyor yani. Değil mi? Ne manaya geldiğini tefsir ediyor. Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakik-i kutsiye. Bakıyorsun mesela bahar mevsimi çok nakışlı. Evet türlü çiçekler var. Hava sayfası çok nakışlı, çok güzel. Denizler, bütün kainat. O güzelliğin arkasında ne var? Değil mi? Bu nakışın arkasında ne var? Nukuşun perdesi altında olan hasay-i kutsiye. Hasay-i kutsiye ne? Cenabı Allah'a ait hakikatlar. Onun isim ve sıfatları, değil mi? Şunatı, hakik-i muziyesinden, envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsiri şerif yazdı. Sonra ikisi eserlerini götürüp o hâkim zişâna takdim ettiler. Evet, yani bu dünyadan gittiğimiz zaman ecel vakti son şeyi de yazmış oluyoruz. Değil mi? Noktayı koymuş oluyoruz. Ve kitaplarımız gidiyor. Sonra ikisi eserlerini götürüp o hâkim-i zişâna takdim ettiler. O hakim evvela filozofun eserini aldı. Baktı, gördü ki ohutpesent ve tabiatperest adam. O filozofun aynı zamanda hangi özelliği var? Hotpesent ve tabiatperest. Hotpesent ne demek? Hotpesent Hot ne? He? Kendini beğenmiş mi? Hot kendi demek. Hot kendisinde. Müdaperest var. Hot kendisinde. Tabiatperest. Yani kendi menfaatlerini yani nukuştan kendi menfaatine bakan, kendine bakan, kendi menfaatine bakan, kendi zevkine bakan, kendi rahatına bakan kısmıyla ilgileniyor yani. Kendiyle alakalı ilginç bir dünyayla arasındaki münasebet kendi kendine verdiği faydaya göre o noktadan bakıyor yani. Hutbesen tabiatperest tabiatı inceliyor işte. Tabiatı aşık oluyor. Tabiatın mana-i ismi, mana-i harfi. Bir de onunla da alakalı değil mi bu mevzu? Mana-i ismi cihetiyle tabiatın kendisine bakıyor yani. Mana tabiatperest adam çok çalışmış fakat hiç iki hikmetini yazmamış. Belki bize verdiği lezzet, bize gibi verdiği fayda dan ziyade neyi düşünmek icap ediyor? Değil mi? Yani hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış, hiçbir manasını anlamamış. Bu ne demek? Hiçbir manasını anlamamış. Mesela Şimdi biz mektup yazalım diyoruz veya birisine bir mektup yazacağız. Önce bir şeyler düşünüyoruz. Kafamızda ifade etmek istediğimiz bir şey var. Bir garazımız var, bir maksadımız var. Kafada bir aktarmak istediğimiz bir mana var. Önce o oluşuyor kafada, değil mi? Ondan sonra kalemi alıp yazıyorsun yani. Kafada bir şey oluşmadıysa ne yazacaksın? Elime kalemi verdiler. Ne yazacaksın yani? Etrafına bakacaksın. Kim ne yazdıysa biraz ondan, biraz ondan yaz. konuların gidecek yani mesela. Bir mana varsa manaya göre yazacaksın yani. Mana yoksa yazabilir misin? Yazdığın bir şey yazdığından bir şey anlaşılır mı? Yazdığın manayla alakalı bir yazı olur mu? Olmaz. Şimdi üstadımız bize neyi öğretiyor, ders veriyor? Sürekli manayı ders veriyor. Değil mi? Manayı öğretiyor yani. Manayı öğrettiği için biz de o zaman hayatımız Hayatımız bir kalem yazıyoruz ya. O manaya göre yazıyoruz bu sefer. Tercihlerimiz, seçeneklerimiz, ne bileyim hayatımızın işte çevresindeki yazılar, şeyler hep manaya göre oluyor. Manayı bilmezsen manaya göre yazabilir mi? Önce insan yani önce Cenabı Hakk'ın manasını anlayacak. Yani Cenabı Hakk bu kainatta bize hangi manaya ders veriyor? O manayı anlayacak. Allah'ın maksadını anlayacak yani. Sonra buna karşı ben nasıl mukabel etmem gerekiyor onu karar verecek. O maksada da göre de hayatını tazim edecek yani. Değil mi? Mesele bu. Ama önce Cenabı Hakkın bizim için yarattığını anlayacağım. O zaman kendi vazifelerini anladıktan sonra hayatın ona göre yazması lazım. O zaman manaya göre bir yazı olur. Ama bunlardan haberi olmayan bir insan hayatını nasıl yaşar? Nerede lezzetli, nerede faydalı, nerede böyle menfaatine uygun şey varsa onların peşinde koşarak hayatını ona göre yazar. Onun için yani risâleleri okumamızın eee yani ne kadar önemli olduğu ben ortaya çıkmış oldum yani. Manayı bilmek lazım ki manaya göre hayatını yazasın, tersihlerini yapasın. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış, ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Bazıları diyor ya ben hayatımın manası var. Hayatın manası işte para kazanmak diyor. Nerede çok para var ben oraya giderim diyor mesela. Başka bir şey dinlemem diyor. Veya diyor benim hayatımın manası lezzet almak, keyif almak ona göre yazıyorum diyor. Bunları biz mana diyebilir miyiz? Bunlara mana diyemeyiz. Bunlar mana değil ki. Mana nedir? Yani kainatın dışında Cenabı Hak'a ait kainatın manasına uygun olursa manadır. Doğru olması lazım. Şimdi doğru nedir? Allah bu kainatı yaratmış mı? Yaratmış. Bu doğru. Niçin yaratmış? Kendisini tanıttırmak, bildirmek, sevdirmek için yaratmış. Bunlar doğru bak. Bunlara uygun bir mukabele doğru manadır. Bunun dışındaki manalar yanlış manalardır. Bir dakika mana denmez de. Hani o da ona göre yazıyor ama nakışa ait nakış nakışla alakalı nakışı esas almış. Ona göre yazıyor aslında. Mana değil o. Evet. Nakışta nasıl kurtulurmuşuz? Şey şey şirket çıktı mı formül buradan? Manaya intikat etmek ve nakşın baskısından kurulabiliriz yani. Çünkü o menba-ı hakayif olan Kur'an'ı manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o hâkîm hâkîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı. Sonuç ne oldu? O hâkîm manasızlık cihetini mana cihetini kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğunda O hâkimi hakim dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı. Yani biz bu dünyadan giderken yanımıza ne götürmemiz lazım? Değil mi? Bu kitap kainat kitabının manasına uygun şeyler ile gitmemiz icap ediyor. Bunu götürmezsek Cenab-ı Hak ne yaparmış? Onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı. Sonra öteki hakperest müdahkik âlemin eserine baktı. Hakperest, müdahkik âlimin eserine baktı. Hakperest neydi? Hakperest Hak kim? Hak Cenabı Hak'ın ismi değil mi? Hak. Hakperest. Cenabı Hak'ı görmüş, tanımış. Ondan sonra ona dair manaları görmüş, intikal etmiş. Hak ve hakikatı görmüş. Ve müdahkik âlim. Bütün Kehanet kitabını buna göre okumuş, incelemiş. Müdahkik âlimin eserine baktı, gördü ki gayet güzel ve Afi bir tefsir, gayet hakime mürşidane bir teliftir. Aferin, barekallah dedi. İşte hikmet budur. Alim ve hakim bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatçardır. Sonra onun eserine bir mükafat olarak her bir harfine mukabil tükenmez hazinesinden 10 altın verilsin irade et. Eğer temsili fehmetin ise bak hakikat Hakikatın yüzünü de gör. Eğer tensiri fehmettin ise bak, hakikatın yüzünü de gör. Anla o müzeyyen Kur'an ise şu musanna kainattır. O hakim ise hakim-i ezelidir. Ve o iki adam ise birisi yan-ı ecnebisi, ilmi felsefe ve kemasıdır. Diğeri Kur'an ve şahitleridir. O hakim ise hakim İlmi ezelidir. O iki adamdan adam ise birisi yani ecnebi ilmi felsefe ve hükemasıdır. Adam mesela dediğim gibi kalp doktoru kalbi çok iyi biliyor. Profesör olmuş mesela. Ama kalbi gördüğü zaman şeye intikal etmiyor yani ondaki tasarım mı diyorlar? Ne diyorlar? Yani onun mesela ne kadar büyük bir orada şey var değil mi? Bir sürü bolu var. Bir yerden kan giriyor, kan çıkıyor. Oradan basıyor, oradan topluyor, onu süzüyor, bunu itiyor, onu falan yani 80 sene boyunca durmayan bir pompa. Ama bir tane basit bir pompa değil yani. Harika, şu anda mesela kalp tasarrufu yapıyorsan görmezsen öyle bir şey düşünemezsin. Öyle harikadır bir şey. Adam bunu görüyor mesela. Görür görmez nakşı nakşı çok iyi öğreniyor. Halbuki onu gören hemen ne yapması lazım? Hemen secdeye gitmesi lazım, değil mi? Hemen yüreği yani imanla dolması lazım yani Cenabı Hakk'ın hizmetini orada görüp ağlaması lazım, sevilmesi lazım. Yani bir şeyler olması lazım. lazım. Manasını itibar etmez. Adam yetmiyor yani mesela. Halbuki mana göz kamaştırıyor değil mi? Mesela insanın aldığı bakmış ve insan gözüne bakıyor. O kadar inceliyor merceği, onu bunu her şeyi o hassas ayarı düzeni görüyor. Müthiş olaylar oluyor mesela. Işık, görüntü, elektriğe dönüştürülüyor. Bilmem ne oluyor. Yani acayip acayip işler oluyor mesela. Görme görme olayı basit bir şey değil yani. Görmek dediği şey mucize olarak bir gerçekleşiyor. Mesela adamın ama oradan bir türlü manasına intifal etmiyor. Yani kainatla meşgul olduğu anda insan hemen eee onun ustasına sahne intifal etmesi lazım. Değil mi? Veya mesela bir bardak suyu içiyorsun. O lezzeti o tadı aldın mı? Hemen ne yapman lazım? Hemen şefkat ilahiyi, Cenabı Hakk'ın şeyini hisset Hemen de mukabil etmesi lazım adamlar Aklına gelmiyor mesela. Yani nakış. O zaman bunun bir şeyi var mı? Kıymetli yeri var. Şeyi yok. İbnü tamam orada çok iyi mühendis olmuşsun ama boş yani. Görmesi gereken şeyi göre. Padişahın tema hediyeti. Hayır maden havucu lezzetini bazı yerleri Padişahın ikramından dolayı bir lezzet. Burada mesela maksat ne? Padişahın rahatsızlığını lezzet alması. Elhamdülillah yani iyi küre sayılır var yani. Mesela arıyı anlatmış mesela. Şimdi arıyla alakalı değil mi? Ayın kübra'dan mesela. Yani arıyı gördüğün anda hemen Cenabı Hak'ın ne kadar antika bir eseri diye görüyoruz elhamdülillah yani aldığımız dersi. Ne görmemiz gerekiyorsa anlatmış üstat yani. Hemen onu görüyoruz. Ama o adam arıyı görüyor. Manayı göremeyor. Adam yürüyor mesela. Her adım için ondan sonra Allah'a minnettar olması lazım. Aklına gelmedi hocam. Yani çok iyi bir mühendis, çok iyi bir tasvirci ama ilerisi yok. İlmi felsefe ve keması da diğeri Kur'an ve şahitleridir. Evet, Kur'an-ı Hakim. İşte dinimiz İslam yani baktığımız zaman işte o manayı bize görmenin iman hakikatlarıyla manayı gösteriyor. İslamiyet de ona nasıl mukabele edilir? Değil mi? Onu öğretiyor yani manaya karşı. O manaya karşı nasıl bir mana ile mukabele değil bir terbiye. Diğeri Kur'an ve şahitleridir. Evet, Kur'an-ı Hakim şu Kur'an-ı Azimün Kâinatın en ali bir müfessiridir, en beli bir tercümanıdır. Mesela kelam diyor. Ee arkasında O kelamı söyleyeni gösterir ve tanıttırır diyor değil mi? Kelamdan bazıları mesela çıkartıyor yani. Adam mesela şu kelimeyi kullandı diyor. Onun için şunu da kullanabilirdi diyor mesela. Şöyle kullandı, böyle kullandı. Niyeti bu demek ki diyor mesela. Çıkarttırıyor ya mesela çok şey olanlar kelama şey olanlar mesela arkasındakinin şeyini çıkarttırıyor. Eee aynı şekilde yani kainat Allah'ın kelamı made değil mi? O kelama nüfuz edip Cenab Allah'ın maksadını insan anlayamaz. Çok kolay yani. Kur'an-ı Hakim şu Kur'an-ı Azim Kâinat'ın en âli bir müfessiridir. En beli bir tercümanıdır. Evet, o Furkân'dır ki şu kainatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan ayet-i tekviniyeyi cin ve insan ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata manayı harfi nazarıyla yani onlara sani hesabına bakar. Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette saninin cemaline delalet ediyor der. Ve bununla kainatın hakiki güzelliğini gösteriyor. Ama ilmi hikmet dedikleri felsefe ise hurih-i mevcudatın tezinatında ve münasebatında dalmış. Sersenleşmiş Hakikatın yolunu şaşırmış. Felsefe ne yapmış? Huruf-u mevcudatın teziinatında ve münasebatında dalmış. Huruf-u mevcudat nedir? demek. Mevcudatın harflerinde, onların zinetlenmesinde, münasebetlerinde dağılmış. Yani birbirleriyle olan alakalarında dağılmış, sersemleşmiş. Hakikatın yolunu şaşırmış. Evet. Hakikatın yolunu şaşırmış. Evet. Şu kitab-ı kebirin hurufatına manayı harfi ile Yani Allah hesabına bakmak lazım gelirken öyle etmeyip mana ismiyle yani mevcudata mevcudat hesabına bakar. Öyle bahseder. Ne güzel yapılmış ha bedel ne güzeldir der çirkinleştirir. Ne güzel yapılmış ha bedel bedel ne güzeldir der çirkinleştirir. Ne güzel yapılmış ne güzel arada fark var mı? Ne güzel yapılmış deyince Yapanı nazara veriyorsun, değil mi? Ne güzel deyince Kendi kendine o şeyi nazar, kendisini nazar, nakşı nazar veriyorsun yani. Kalbi güzellik o manevi güzelliği gösterilmesi için. Hani cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemali göstermek için kâinatı güzelleştiriyor. Ama o güzellik ona delalet ederken manasını bilmeyince bu sefer perde oluyor. Şimdi sayın gibi mesela. He? İstediğin gibi. Şimdi adam mesela bak böyle yazıya. Hani böyle değişik Osmanlıcadan Osmanlıcadan kalmak kelimeler. Der ne güzel adamdır. Der böyle hani eski kelimeleri kullanmış. Ama biri vardır okur. Lügat falan böyle kelimelerini teker teker anlamına bakar. Sonra der adam ne anlamında yazmış ya der. Aynen öyle. Evet işte o yani Kur'an'dır, Risale-i Nur. Bunu böyle hani kainat olarak düşüneceğiz artık mesela. Mesela gençlik mesela manası ne? İhtiyarlık manası ne? Hastalık ne? Musibet ne? Değil mi? Aslında bunları okuyacağız ya. Bunların manalarını okuyacağız. Veya mesela işler güzel gidiyor manası ne? Ters gidiyor manası ne? Ondan sonra yaşlanıyoruz manası ne? Yani her bir şeyin manasına yani kendisiyle meşgul olmaktan ziyade mesela elma edin çok güzel. Manası ne yani? Elma çok güzelmiş. Satarsak şu kadar para eder olmaz. Hemen hepsinin manası var. Manasına intikal. Manasına intikal edersek o zaman kendi kitabımızı o manaya göre yazıyoruz. Yani işin önemli kısmı burası. Mesela ama hayatı boyunca namaz kılmamış mesela. Hiç Allah'ı düşünmemiş, hiç şükretmemiş. Hiç kudrete karşı secde etmemiş mesela. Yani bu adam manayı görmüş mü? Görmemiş. Ama manayı görse mana manayı görürse Mümkün değil yani mutlaka manaya göre kitabını yazar. Bir defa gördün kudreti bitti artık yani. O sana hakim olacak mesela. Bütün mühim olan görmek. Değil mi? Ağaca baktın mesela orada manayı görebildiysen her bakışta o mananın sana ne yapman gerektiğini söyleyecek. Ama göremedin hep ağaca bakıyorsun ağacı görüyor. Mesela kaçıncı pencereydi ağaç? Ağaç Baştaki esma-i-ilahiyi anlatan. 19 mu? 18 mi? Şimdi okumayacağız da. Sonradan hani bir dahaki derslerde okuruz. Kaçtı? 17'i mi? 18 mi? Söyleyin ya. 19 herhâlde. 19'un pencere mesela ağaca baktığımız zaman orada okumamız gereken esmaları anlatıyor mesela. Yani her bir pencere mesela Güneş penceresi var. Kaçıncı pencere Şems? Bunu aslında ezbere bilmeniz lazım yani böyle her pencere bir pencere yani işte pencere oradan pencere manası da teşbih yani 21 o civarda işte yani mesela 23 hayat penceremiz Ondan sonra yani böyle bunu kazanmamız lazım işte görmek ve göstermek. Cemal-i-kemal'in göstermesi hikmet, ittiza ettiği için öyle değil mi? Yani yoksa bir şey yok. Cemal-i-kemal'in göstermek istemesi Cemal-i-kemal'inden geliyor yine. Öyle ittiza etmiş öyle oluyor. Cemal-i-kemal'in manası Cemal-i-kemal'i göstermek istiyor. Cemal-i-kemal olduğu için Cemal-i-kemal'i göstermek istiyor yani. Çünkü Cemal-i-kemal'i göstermekte bir güzellik var. Kemalat var. Tabii çirkinlik olur. Çirkinlik olur. Yani muhtaçız çünkü biz. Cenabı Hak'ın cemalini kemalini görmeye muhtaç Sırf görmeye değil. Onun tecellisine de çünkü aciz mutlakta ve farklı mutlakta aciz mutlakta, farklı mutlakta, hiçlikte olan bir insanın varlığa çıkması lazım. Bu ancak o cemal ve kemal tecellisiyle olur. Bizi kurtarıyor Cenab-ı Hak. Bizi yokluktan kurtarıyor yani. Bak şu anda mesela ruhumuz var mı? Var. Cezedemiz var mı? Gözümüz var mı? Hep onlar rahmet ve cemal ve kemal tecellisi de var. Bak, bize ihtiyacımız var bunlara. Kainat var, dünya var. O da rahmet, eee, cemalin tecellisi. Şeyde de, yani 32. sözde de o hekel tıraş özel şey var ya temsilli. Orada da diyor, "Cemalini rahmetinden dolayı tecelli ettirmek istedi, göstermek istedi." de cümlede var yani. Rahmetinden dolayı yani. Mesela açlıkla kavrılan bir aç bir insan var mesela. Sen de bir sürü Şeyin var, ekmeğin var, şeyin var, zenginsin yani. Onu sen doyursan niye doyurdun? E ben şefkatli merhametli bir adamım. Bu da aç. Var da. Yani bunun niyesi olur mu yani? Bu benim şefkatimin muktezasıdır. Güzelliğimin manevi güzelliğin muktezasıdır bu. Bunun altında bir şey aranır mı yani? Yani Cenabı Hakk'ın cemali Onda kemalinden geliyor. O da bir güzellik, o da bir şeydir. O mesela şüunata giriyor bu mevzu. 32. sözde yine şüunatla alakalı bölümler var. Bakılabilir yani. Ne güzel yapılmış ve de ne güzeldir der çirkinleştirir. Bir şey yediğimiz zaman, bir şeyi tattığımız zaman, bir şey gördüğümüz zaman, duyduğumuz zaman hemen ne güzel demek var bir de ne güzel yapılmış. Ne güzel yapılmış bedel ne güzeldir der çirkinleştirir. Ne güzeldir demek nasıl çirkinleştiriyor? Mesela elin var. Ne güzel yapılmış desen güzel ama ne güzeldir desen çirkinleşir. Nasıl çirkinleşir? Basitmiş gibi, bir şeymiş gibi basit gibi yani. Mesela muz yiyorsun. Çok güzelmiş tadı diyorsun. Mesela tabii böyle dersen çirkin olur. Çirkin olan ne? Çok hani güzelmiş sadece basit geçmek ama onun kimin yaşı güzel diyon ama Yani. Nasıl çirkin oluyor? Ne güzel yapılmış dersen güzel oluyor. Güzel bir iş yapmış oluyorsun. Ama ne güzeldir dersen çirkin oluyor. Yine de manasından yapandan bahsediyor. Diğerini sadece cürek hani güzelmiş. Ne güzel pompi deyince Allah'ın önümüz bu nibeti. Ne kadar güzel olduğunu anlıyoruz. Ay güzel. Deyince belki sıradan bir şeymiş gibi. Öyle oldu. Basit bir şey oldu. Çekin mi oluyor? Evet. Evet. Yok olup gidecek. Ne kadar güzel olursa olsun yok olup gidecek ama yapanını bilirsen ona o güzelliği veren değil mi? Onun güzelliği kendisinden gelmiyor yani. Yapandan geliyor. O onu bakileştirir. Güzelliğin hakikatini gösteriyorsun yani. Kaynağını gösteriyorsun. Kaynağına bağlıyorsun. O güzellik orada sönecek bir güzellik olmuyor. Ezeli, ebedi bir güzelden geliyor. O güzel o zaman ebedi bir hakikate bağlı bir güzellik oluyor. Değil mi? Yani basit bir güzellik tek bir güzellikten çıkıyor. Cenabı Hak'a ait oluyor yani. O zaman kıymeti, değeri yükseliyor. Şey yükseliyor. Mesela Hayat çok güzel diyoruz. E tamam o zaman başladı ve bitecek. Ne kadar güzel olursa olsun bitip gidecek. Ama bu hayatı güzel bir şekilde Allah bize vermiştir dediğimiz zaman vereni bildiğin zaman o zaman bu hayatı başka bir surette de ebedileştirebilir. Değil mi? Ondan geldiği için kıymeti artıyor. Yani sanatın kıymeti eee sanat sanatkarlığından geliyor. Güzelliği de oradan geliyor. Bununla kainatı tahkir edip kendisine müşteki eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsız bir safsatadır ve kainatı bir tahkirdir. Şu 19. sözün 3. şeyi var. Ee Şey 18. sözün 3. noktası var. Bu dersi Peygamberimize bağlıyor burada. Bunu hızlıca kim okumak isterse bir abimiz otursun. Dersi bitirelim. Yani bu manaların en azami derecede bu manalara göre Mükabele edenin peygamberimiz olduğunu söylüyor. 3. nokta. Şöyle okumak ister misin? 3. nokta. İstersen oku. 3. nokta. Sayfayı de söyle de. 232. 232. 3. nokta. Mümbe. Madem kainatta hüsn-i sanat bir müşahede vardır. Öv katidir. Elbette Risale-i Ahmediye Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şuhud derecesinde bir partiyetle subut-ül azim gelir. Zira şu güzel masnaattaki hüsn-i sanat ve ziyaneti suret gösteriyor ki onların nisanat karında ehemmiyetli bir irade-i tahtim ve kuvvetli bir talep, talep-i tezim vardır. Ve şu irade ve talep ise o saniyede oluyor bir muhakkak ve masnurların da ishar ettiği kemalat sanatına karşı kusur bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise masnuat içinde en münevver ve mükemmel ferz olan insana daha daha ziyade müteveccih olup tembelgüz etmek ister. İnsan ise secere-i firkatin düşur meyvesidir. Meyve ise en cemiyetli ve en uzak ve en ziyade nazar-ı am ve şuur-ı külli üçüzüdür. Nazar-ı am ve şuur-ı külli zat ise o sanat kazül cemal ile muhatap olup görüşen ve külli şuuruna ve am ve nazarını tamamen saniyenin prestij prestijliğine ve sanatının istihsanına ve nimetini şükrüne sapteden en yüksek, en parlak bir peygamber olabilir. Şimdi iki levha, iki daire görünüyor. Biri gayet muhteşem, mutezam bir daire rububiyet ve gayet musanna ve murassah bir levha-i sanat, diğer gayet münevver, zehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vasi, cami bir levha-i tüfekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman İmam vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder. İşte o saniyenin bütün makası da sanat pervanesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o saniye ile münasebetdar ve onun nazarında ne kadar mahcup ve makbul olduğu bilbero anlaşılır. Acaba hiç akıl kabul eder mi ki? Şu güzel masnuatın bu derece sanat Hatta ağzın her çeşit tadını nazar alan inanperver senetkarın aş ve perşi çınlatacak bir vümmele-i istihsan ve takdir içinde ber ve bahri cezbiye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbir ile prestijkerane ona metevecih olan en güzel masnu'a karşı takait kalsın ve onunla konuşmasın. Ve âlakadarane onu Resul Yakup güzel vaziyetin güzel vaziyetinin başkalara tazyiret etmesini istemesin. Kella konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil. İn lalehi in din in din İslam Muhammed resul Allah ve zihin ve akıl