NNur Risale DersleriNur Risale
← Tüm dersler

3108.ders 30.lem'a-kayyum ismi-Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelali Kayyum'dur

Sözler · 1:00:00 · 21 Eyl 2026

Ders metni

Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. 30. elemanın 6. nüktesi. Malum 30. lema 6 tane Esma-i Sitte Cenabı Hakk'ın azam isimlerinden 6 ismi bakıyor. Bu da 6'ıncısı. 30. lema'nın 6'ıncı nüktesi ismi Kayyuma bakar. Cenabı Hakk'ın Kayyum ismi. İsmi Hayın bir hülasası nur çeşmesinin bir zeyli olmuş. Bu ismi kayyum dahi 30. sözün zeyli olması münasip görüldü. İsmi hayın bir hülasası nur çeşmesinin bir zeyli olmuş. Bu ismi kayyum dahi 30. sözün zeyli olması münasip görüldü. Yani kayyum ismi ile 30. söz arasında bir münasebet var demek ki. 30. sözün Bölüm ene ve zerre diye iki bölümü var. Birinci bölümde ene anlatılıyor. İkinci bölümde zerre. Zerreyle düşünecek olursak yani bütün kainattaki zerrelerin sevk müdaresini Cenabı Hak yapıyor. Ondan sonra 30. söz onu gösteriyor. İsmi Kayyum da bütün bu zerreleri kim halk etmiş? Onların kim kıyam vermiş? Altındaki o ismi gösteriyor. İsmi Kayyum. Dolayısıyla de yani 30. sözün devamına münasip oluyor. İsmi Kayyum dahi 30. sözün zehirli olması münasip görüldü. İtizar, bu çok ehemmiyetli meseleler ve çok derin ve geniş İsmi Kayyum'un cilve-i azamı hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lemalar tarzında kalbe hutur ettiğinden bu çok ehemmiyetli meseleler. Yani Cenab-ı Hak'ın isimleri Onların anlaşılması çok ehemmiyetli. Mesela herkes iman ediyor. Allah var diyor ama mesela kayyum isminin hakikatini bilmek ondan sonra Cenabı Hak'ı gerçek manada tanımak oluyor. Bu çok ehemmiyetli meseleler ve çok derin ve geniş ismi kayyumun cilvi azamı. Çok derin ve geniş. Yani kayyum ismi ne kadar geniş bütün mahlukat alemini kaplıyor. Her yeri kaplıyor. O kadar geniş. Bir de derin deyince mahlukat da mertebe mertebe. Yani biz mesela baktığımız zaman bir ağacı görüyoruz. Onu ağaç olarak düşündüğümüz zaman bir mertebe. Onun altında atomları var. Onun altında atom altı parçacıkları. Ta dibine kadar gittiğimiz zaman bir enerji, bir kuvvet, ondan sonra bir ilim görünüyor. Yani derinlemesine de mertebe mertebe yine kayyum isimli hakikatları var. Çok derin ve İsmi Kayyum'un cilvi azamı hem muntazaman değil belki ayrı ayrı lemalar tarzında kalbe hutur ettiğinden muntazaman değil belki ayrı ayrı ayrı lemalar tarzında kalbe hutur ettiğinden hem gayet müşevveş ve acele ve tetkisiz müsvedde halinde kaldığından elbette tabirat ve ifadelerde çok noksanlılar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Malum bu 30. yıl ama Eskişehir Eskişehir hapisanesinde yazılıyor. Yani idamla yargılandığı bir dava da yazılıyor. Yani öyle mühim bir davada üstadımız yine hareketlerle meşgul olması. Bize de güzel bir ders yani. Hem gayet müşevveş ve aceli ve tetkiksiz müsvetli halinde kaldığından elbette tabirat ve ifadelerde çok noksanlılar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Meselelerin güzelliklerine benim kusurlarımı bağışlamalısınız. İftar ismi azama ait nükteler azami bir surette geniş hem gayet derin olduğundan hususan ismi kayyuma ait meseleler ve bir bilhassa birinci şuaı haşiye bu risaleyi okuyan eğer mütefenin değilse birinci şuaı okumasın veya ahirde Okusun, ikinciden başlasın. Maddi yünlere baktığı gibi, birinci şahı, maddi yünlere baktığı gibi daha ziyade derin gittiğinden elbette her adam her meseleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her meseleden bir derece hisse alabilir. Her adam her meseleyi her cihette anlamaz fakat herkes her meseleden bir derece hisse alabilir. İmani hakikatleri okurken bize güzel bir ölçü veriyor. Herkes her meseleden bir derece his alabilir. Bir şey bütün elde edilmezse bütün bütün elden kaçır Bu manevi bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum diye vazgeçmek kar akıl değildir. Bu manevi bahçenin biz maddi bahçe düşünelim. Yani o bütün meyveleri koparamıyoruz diye oradan vazgeçilir mi? Geçilmez. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır. İşte Risale-i Nur Risale-i Nur'daki bu manevi imani meseleler de böyle bir bahçe gibi. İçerisinde yüzlerce böyle hakikat meyveleri var. Hepsini belki anlayamayabiliriz, toplayamayabiliriz belli bir zaman diliminde. Ama insan ne kadar koparsa, istifade etse o kadar kardır. İsmi Azama ait meselelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu genişleri olduğu gibi akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan İsmi Hay ve Kayyuma Yani burada ne demek istediğini hemen alttaki cümlede söylüyor. İsmi azam ait, İsmi azam ait meselelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan İsmi hay ve kayyuma ve bilhassa hayatın iman erkanına karşı remizlerine ve bilhassa kaza ve kader rüklüne, hayatın işaretine ve İsmi kayyumun birini İşi fana herkesin fikri yetişmez fakat hissesizde kalmaz. Belki her halde imanını kuvvetlendirir. Belki her halde her halükarda imanını kuvvetlendirir. Saadeti-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. İman neymiş? Saadeti-i ebediyenin anahtarı. Ayet-i-kerime ile sabit. Yani ve beşir amenu ve amenu salihati ennelermül cenne. Yani iman edenlere, salih amel işleyenlere beşaret ver ki altında nehirler akan cennetler onlarındır. Yani iman ve ameli salih. Zaten iman olmadan ameli salih olmaz. İman kuvvetleştikten sonra ameli salih kuvvetleşir. Dolayısıyla başta iman sağ Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. Saadet-i ebediye. Yani dünyadaki saadet olsa olsa 50-60 sene olur. O da herkesin eline geçmiyor. Ama ebedi saadet ebedi demek sonu olmayan yani sonsuza kadar saadet cennet mertebesinde bir saadet. Oraya girmenin de anahtarı şartı iman. O zaman iman çok kıymetli. Bu nokta Bakılırsa sadece bu imanın kuvvetleşmesi de o zaman o kadar ehemmiyetli. Saadet-i Ebediye'nin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. Ben eskiden düşünürdüm yani iman nasıl kuvvetleniyor falan diye, ne yapmak lazım falan diye. Sonradan anlaşıldı ki yani risale-i Nur'u okumak, risale-i Nur'daki imani bahisler okumak, onları anlamaya çalışmak, hani imanı kuvvetlendirmek için en kısa, en güzel yol. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması bir hazinedir. Ya şu insan şu kainata baksa, kainat içerisinde bir ağaca baksa, bir çiçeğe baksa veya bir insanın gözüne baksa veya atomlara baksa yani kainatın herhangi bir yere baksa, tefekkür etse ondan sonra bunun kendi kendine var olması mümkün değil. değil. Elbette bunu yaratan birisi olması lazım. Elbette Allah vardır. Şefinde yani böyle zerre kadar bile kuvveti ziyade olsa bu nedir? Bir hazinedir. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Fariku diyor ki: "Metazene deyince mesela bazı şeyler var. Mesela çok cüzi bir gramdır, bir miligramdır ama bazı madenler var öyle metaller mesela. Çok miktarı düşüktür ama onu Sonra diğer tarafta tonlarca şeyden daha kıymetli oluyor. Yani iman çok değerli olduğu için zerresi de çok değerli. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması bir hazinedir. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki diyor ki: "Bir küçük mesele-i imaniyenin inkişafı benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere mürecehtır." Mesele-i imaniyenin İnkişafı. Mesela Cenabı Hak'ın mesela pek çok isimleri var. Mesela bu 30. lemada altı ismi azam var. Bak altı tane her bir ismi anlamak bir iman meselesidir. Kayyum ismi ile alakalı 5-6 tane şua var. Her biri ayrı bir mesele. Her şua'da ayrı ayrı cümleler var. Yani bir kayyum isminin bile kendi içinde yüzlerce meselesi var. Bunun gibi yani bir küçük mesele-i imaninin inkişafı benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere mürecchahtır. İmam-ı Rabbani Hazretleri ta o zaman ölçüyü koymuş yani asıl mesele yani bu ezvaklar, kerametler vacit değil. Asıl mesele imanın inkişafı. Zerre kadar inkişaf etse bu yüzlerce ezvak ve kelametlerden üstündür diye de o zaman ders vermiş. Bismillahirrahmanirrahim. Biyidihi meleküt külli şeyin. Lehu makalid semavati vel arz. Ve in min şeyin illa yusabbihu. Ve in min şeyin illa in khaza'inhu. Ma min dabbetin illa hüve aakhir Kayyumiyet-i ilahiyeye işaret işaret eden ayetlerin bir nüktesi. Bak dört tane ayet-i kerime. Bunlar kayyumiyet-i ilahiye. Yani Cenabı Hak'ın kayyumiyetine işaret ediyormuş. Diyedihi melekûtü küllü şeyin. Yani her şeyin melekûtu elinde olan Allah. Yani eşyanın melekûtu elinde. Yani eşyanın iç yüzü elinde o Sonra semanın ve arzın anahtarları onun elinde. Hazine hiçbir kainatta yeryüzündeki hazineler anahtarları hazineleri yanında olmayan hiçbir şey yoktur. Yani yeryüzünde ne varsa hazineleri yanımızdadır diyor. Yani zerrelerden yıldızlara kadar bir burada dabbe söylüyor. Yani yeryüzündeki bütün hayvanları böyle ondan sonra onlar hükmeden, hakimiyet altında tutan. Bunlar hep ne yapıyor? Kayyumiyet-i ilahiye, ilahiyeye işaret eden ayetlerin bir nüktesi ve ismi azam. Cenabı Hak'ın çok isimleri var. Bazıları ismi azam. Veyahut ismi azamın iki ziyade ziyasından ikinci ziyası. Veyahut ismi azamın altın uğrundan altıncı nuru olan kayyum isminin bir cilvi-i azamı zilkade ayında aklıma göründü. Görünen ne? Kayyum isminin bir cilve-i azamı. Zilkade zilkade ayında aklıma göründü. Mesela bu cilve ile alakalı şöyle bir tefekkür yapsak. Mesela diyelim ki Ondan sonra bir eve girdin tertemiz. He. Ne diyoruz mesela bu evinin sahibinin işte temizliği burada aksetmiş mesela görünüyor. Veya mesela hasta var, güzel bakılıyor. Demek ki bu bakan için şefkati merhameti onun üzerinde görünüyor. Veya nizamlı intizamlı bir sanat var. İşte bunu ilmi aksetmiş diyorsun mesela. Yani eşyaya baktığımız zaman eserlere 13 üzerinde gözüken hakikatlar o isimli hilvesinden geliyor. Mesela ölçülü bir eşya gördük. Ölçülü bir mesela bir tüfek gördük. Ne bileyim bir cihaz gördük. He bunu adl ismi yapan kişinin ölçülü olması bunun üzerine gözüküyor deniyor mesela. İşte marifeti mehaleti gözüküyor diyoruz. İşte kainata baktığımız zamanda bu kainatta da böyle kayyum isminin tecelli ettiği bana göründü diyor. Kayyum isminin bir cilvi azamı zilkade ayında aklıma göründü. İşte bu mahlukatın da ondan sonra eee mahlukatın da mahiyetlerini biraz anlamaya bakıyor bu. İnşallah okurken aşağı yapacağız. Eskişehir hapishanesi'ndeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u azamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim. Yani Üstadımız hapishanede, ondan sonra böyle hakikatlarla meşgul. Ondan sonra ben hapishanedeyim işte büyük sıkıntılar var deyip şey yapmıyor. Yani nerede olursa olsun vazifesine devam ediyor. Bize de güzel bir demek ki biz de tefekkürümüzü yani günlük tefekkürümüzü mutlaka yapmamız lazım yani. Ondan sonra üstadımız bize güzel bir örnek. Eskişehir hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u azamı elbette tam İmamıyla beyan edemeyeceğim. Fakat Hazreti İmam Ali Radıyallahu Anh kaside-i ercuzesinde sekine nam-ı alisiyle beyan ettiği ismi azam Ve celcelutiyesinde pek muhteşem isimlerle İsmi Azam içinde bulunan o altı ismi en azam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde keramet kerane bize teselli verdiği için bu İsmi Kayyuma dahi evvelki beş esma gibi hiç olmazsa muhtasar bir surette beş şua ile o nur azam işaret edeceğiz. Birinci şua. Bu kainatın halıkı zülcelali kayyumdur. Yani bizatihi kaimdir, daimdir, bakidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka bulur. Eğer kainattan bir dakikacık olsun o nispet-i kayyumiyet kesilse kainat mahvolur. Bu kainat Kâinatın hâlik-i zülcelâli kayyumdur. Yani bizatihi kaimdir, daimdir, bakidir. Bizatihi yani onun varlığı kendindendir. Ve daimidir. Yani kesintisi yoktur. Kesintisizdir. Mesela bazı varlıklar var. Var olur, yok olur. Öyle değil. Yani varlığı daimidir. Bir de yani belli bir zaman sonra yok olacaktır. Mesela güneş belli bir zaman sonra sönecektir. öyle değil. Cenabı Hak bakidir yani. Ezelidir, ebedidir. Bütün eşya onunla kaimdir. Devam eder. Vücutta kalır, beka bulur. Mesela şöyle bir taşı ipe bağlasak veya işte bir çocuk mesela ipten tutunsa mesela bir aşağı doğru sarsa şimdi o taşı gören kişi nedir? Bu taş burada niye duruyor? İşte bunu iple birisi tutuyor denir mesela. Yani O taşın mesela havada duracak bir gücü yoktur. Havada duruyorsa kendisi duramıyor. Demek ki tutan var yani. Ondan sonra. Yani o şeyin o taşın havada durmasının kendi kendine duramayacağını anlayınca onun bir tutan olması gerekiyor diyoruz. Veya mesela diyelim ki bir makine çalışıyor elektrikle mesela. Şimdi o makinenin çarpları dönüyor Mesela o çarkları döndürecek bir enerji kendisinde yok. O zaman dışarıdan geliyor. O zaman ne diyoruz? Mesela kendisine yoksa ve dönüyorsa o zaman bunun dönmesi ondan sonra onun dönmesi eee ondan sonra kendisi dönemeyeceği için onun dönmesi neye bağlıdır? Dışarıdan gelen bir güce bağlıdır. Ve üstadın verdiği ayna örneği mesela. Aynadaki ışık. Aynadaki ışık. Ondan sonra güneşten gelen bir ışık var. Biz aynadaki ışığın mahiyetini bilirsek. Aynanın o ışığın kaynağı olamayacağını, ondan sonra aynadaki ışığın böyle. Ee bir bağımlı bir varlık olduğunu bilirsek. O zaman ne deriz? Bu ışık bir güneşe bağlıdır. Güneş de kaimdir. Ama mesela bir taş var diyelim. Bu taşa baktığımız zaman bu kendisine kendi kendine var olabilir mi? Olamaz mı? O direkt gözükmüyor diyelim. Onun gibi yani kainatın mahiyetine baktığımız zaman da kainatın mahiyeti böyle kendi kendine kendi kendine var olan bir varlık değil. Bakışlardı mesela 1900'lerde yani evet 1930'larda yani sonra müspet ilimler, fizikler bu kadar gelişmemişti. Şu anda mesela fizik alimleri, modern fizikçiler, ondan sonra kuantum fizikçileri, ondan sonra şu anda maddenin Ondan sonra. Şu anda mesela eee 1900'lerde bilim adamları atoma ne diyordu? Demir bilye diyordu mesela. Atomu öyle tanımlıyorlardı. Daha sonradan başka bir adam adama geliyor diyor ki ilk geliyor diyor ki atom diyor bilye değil içinde diyor işte başka daha küçük parçacıklar var diyor. Elektron var, proton var diyor. Daha sonrakiler geliyor. İşte onların içerisinde de başka parçacıklar var diyor. Şimdiki fizik ne diyor? Yani atomun içine girdikçe, girdikçe artık katı bir madde yok diyorlar yani. Böyle bir biz madde zati bir madde yok. Bir enerji var, bir kuvvet var, bir kuvvetin etkisi var. Yani bir etki var diyorlar mesela. Bir etki. Etki ne demek? Mesela bir şeyi mesela bir taş ilerliyor. Mesela bir etki var demektir üzerinde. Yani maddenin özünde, dibinde, ondan sonra bizim böyle Gözümüz, şu an gözümüz mesela bir katı bir maddeyi görüyor. Bu göze böyle gösteriyor Cenabı Hak. Ama eşyanın mülk yüzü, meleküt yüzü, mesela mülk yüzü bize görünen tarafı meleküt kudrete bakan tarafı. Eşyanın kudrete bakan tarafında sadece kudretin cilveleri var. O cilveler bize öyle gösteriliyor. O zaman şimdi bir enerji denen şey müstakil bir varlık olabilir mi? Ondan sonra mesela kinetik enerji, potansiyel enerji deniyor. Mesela enerji dediğimiz kuvvet dediğimiz şey mesela elektrik kuvveti, kas kuvveti. Yani bir kuvvet müstakil bir varlık değildir. Bir zatın varlığıdır yani. İşin eşyanın da içinde böyle bir zat görünmüyor. Yok yani sadece kuvvet görünüyor. Kuvvetle müstakil olamayacağına göre o kuvvetin etkileri bir yerden gelmesi lazım. O zaman işte baktığımız zaman o kuvvetin etkileri ondan sonra nedir? Mahiyet itibariyle bizzat var olacak şey değil. O zaman onların varlığı arkasında bir zatı gösteriyor yani. yani. Mesela elektrik gibi düşünelim. Mesela elektrik arkasında bir baraj olmasa elektrik olur mu? Anında yok olur. Elektrik kuvveti, elektrik enerjisi mesela diyelim. Şimdi maddenin de iç yapısında, mahiyetinde böyle eee kuvvetler, enerji dalgaları falan deniyor. Bunlar mahiyet itibariyle bir zat değil. Ondan sonra o zaman zat olmadan kuvvet olmaz, etki olmaz. O zaman bu etkiler doğrudan doğruydu. Cenab-ı Hak'ın zatını gösteriyor. Yani eşyanın mahiyeti aslında tefekkür edildiği zaman bir zati bir varlık olmadığı ortaya çıkıyor. O zaman onu ortaya çıkartan kıyam veren bir zatı göstermiş oluyor. Yani bu cümleler gerçekten yani şu anda eşyanın mahiyetine inildikçe ondan sonra imanın ortaya koyduğu hakikatlarla özdeşiyor. Bu kainatın halık-ı zülcelali kayyumdur. Yani bizatihi kaimdir daim Kaimdir, bakidir. Bütün eşya onunla kaimdir. Güneşler, aylar, yıldızlar, galaksiler, Cenab-ı Hak ne kadar mahlukat, menkulat yaratmışsa hepsi onunla kaimdir. Devam eder, vücutta kalır, beka bulur. Eğer kainattan bir dakikacık olsun o nispet-i kayyumiyet kesilse kainat mahvolur. Kâinat gücünü, kuvvetini, şeklini, şemalini, bütün özelliklerini Cenab-ı Hak'tan alıyor. Onun kudretinin tecellisi ile var oluyor. Ona bağlı, onunla kaim. E o zaman o kaimiyet kesilirse, bir an bile kesilse o zaman o kâinat mahv olacak. Mesela diyelim ki televizyonun ekranında veya bilgisayarın ekranındaki görüntüler ne ile kaim? Oraya gelen elektrikle kaim. Mesela elektrik kesildiği anda O görüntü yok oluyor. O enerji kesildiği zaman. Madde de bir enerjinin böyle bize görünür halidir. Demek ki o enerji kesildiği anda, çektiği anda bütün o görüntüler, şekiller de anında yok olacak demektir. Eğer kainattan bir dakikacık olsun o nispet-i kayyumiyet yani Cenabı Hak'la olan bağlantısı kesilse kainat mahvolur. O zaman yani kayyumiyet isminin cilvesi Bütün azametiyle, şaşaasıyla, kainat genişliğinde, kuvvetinde bize görünmüş oluyor. Eğer kainattan bir dakikacık olsun o nispet-i kayyumiyet kesilse kainat mahvolur. Hem o zat-ı zülcelal'in kayyumiyetiyle beraber Kur'an-ı Azimüşşan'da ferman ettiği gibi "Leyse kemislihi şeyündür." O kayyumiyeti anlattı. Ondan sonra En az onun kadar onu tamamlayan başka bir ayeti-kerime var. O ne? Leyse kemislihi şeyündür. Yani Cenabı Hak kaimdir. Bütün bu kainat onunla kaimdir. Sonra işte Cenabı Hak'ı da ondan sonra leyse kemislihi şeyündür. Yani leyse yoktur. Ke gibi mislihi onun benzeri gibisi yoktur. Yani insan böyle işte ben de Şuranın, eee, şurayı ayakta tutuyorum. Ben de burayı ayakta tutuyorum, tutuyorum gibi insan da kendisine bir şey vermeye kalkabilir. Cenabı Hak'ın zatı da, kayyumiyeti de onun benzeri yoktur. Onunki eşyayı, mesela biz bir şeyin kayyimi sadece surete olabilir, zahiri olabilir. Cenabı Hak maddenin, ruhun, her şeyin ondan sonra köküyle, ondan sonra her şeyin en dibi dibinden yani melekütiyetiyle ondan sonra kıyamet veren bir zat. Bütün kainatı azameti kudretiyle hem o zat-ı zülcelalin kayyumiyetiyle beraber Kur'an-ı Azimüşşan'da ferman ettiği gibi bir gündür. Mesela elimizi elmaya aldık. Mesela bu elmaya baktığımızda bu müstakil bir zatı vardır dediğimiz zaman o zaman kayyumiyeti anlayamıyoruz. Bu elma nasıl bir varlık? Şu anda var. Tutuyorum. Ondan sonra görüyorum. Cenabı Hak bana bu elmayı tutturuyor, gösteriyor. Bu elma şu anda Cenabı Hak'ın kayyumiyetiyle var. Kayyumiyetiyle var. Bizatihi var değil. Kendimize baktığımız zaman, kendi bedenimize, ruhumuza yine Cenabı Allah'ın kayyumiyetiyle var. Her şey böyle. İnşallah yani bunu tam hakikatiyle anlamak nasip olur. İşte maddenin içeriğine içine girdiğimiz zaman önceden girilemiyordu. İşte demin söylediğim gibi. Mesela fizik geliyordu. İşte zerreyi maddenin bölünemeyen en küçük parçası atom demişler. Orada kalmışlar. Ama şimdi oradan iç atom içine giriliyor. Ondan sonra elektron nedir? Şu nedir? Bu nedir? Yani böyle iniyor, iniyor, iniyor. Ondan sonra maddenin eee bizim bildiğimiz anlamda bir madde olmadığı sadece böyle etkiler, ondan sonra eee kodlar. Yani Cenabı Hak'ın ilminin yani ilmindeki eşyaya kudretiyle Cenabı Hak bir vücut veriyor. Mesela şu anda fizik fiziki bilgilerle maddenin dibinde en dibinde ilim var deniyor. Yani adamlar bile mesela yani eşyanın mahiyetinden Cenabı Hak'ın hani ilim var. İlim, bilmek zihinsiz olmaz. Yani bilmek yani bilmek ne demekti? Yani bir zihin bilir. Yani bir zat bilir yani. Bilmek varsa bilen vardır. Maddenin dibinde bilmek var. Mesela etki var diyorlar. Etkiyi hissediyoruz. Etki kuvvet varsa etki vardır. O zaman kuvveti hissediyor. Kuvvetin cilvelerini hissediyor. İlmin ölçülerini, ilmin ilmin var cilve Şu an fizikteki modern fizik şu anda yani bir şekilde Cenabı Hakk'ın ilminin kudretinin cilvelerini görmüş durumda. Oradan bir tık daha ileri gidip bu cilvelerin sahibi kimdir? Zat-ı Zülcelal'dir. Orayı da Kur'an tamamlıyor. Akıl noktasında, fikir noktasında onun gerektirdiğini söylüyor. Mesela fiil faiz olmadığı gibi sıfat da mevsufsuz olmaz. Sıfat varsa mezhuhu vardır. Yani ilim varsa alim bir zat vardır. Kuvvet varsa kadir bir zat vardır. Şefkat etmek varsa şefkatli bir zat vardır gibi. Hem o zat-ı zülcelal'in kayyumiyeti ile beraber Kur'an-ı Azimüşşan'da ferman ettiği gibi leyse kemislihi şeyündür. Yani ne zatında, ne sıfatında, ne efalinde naziri yoktur, misli olmaz, şebibi yoktur, şeriki olmaz. İşte üç mertebe. Zatında, sıfatında, efalinde. Cenabı Hak'ın zatı var. Zatının sıfatları var. Kudret, ilim gibi. Bir de onların tecellisi var efalinde. Naziri yoktur. Yani Cenabı Hak'ın zatının da naziri yok. Sıfatlarının da. O sıfatların tecelliyatında da naziri yoktur. Misli olmaz. Şebibi yoktur. Şeriki olmaz. Benzeri de yoktur. Ortadan yoktur. Evet, bütün kainatı bütün şunatıyla ve keyfiyatıyla kabze-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir sara hükmünde kemali intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir zat-ı akdese misil ve mesil şerik ve şebih olmaz muhaldir. Evet, Cenab-ı Hakk'ı tarif ediyor tekrar. Bütün kainatı, bütün şunatıyla ve keyfiyatıyla. Bütün kainatı, bütün şunatıyla ve keyfiyatıyla. Şimdi bütün kainata bakıyoruz. Yıldızlar alemi, dünyada hava, atmosfer alemi, denizler, hayvanlar, ormanlar, işte atomun içleri, madenler, metaller, yani ne varsa bütün kainatı, bütün şunatıyla sayısız işler, fiiller oluyor. Keyfiyetler var. Cenab-ı Hak maddi yaratmış ama maddiyede bir sürü keyfiyetler, özellikler vermiş. Bütün şunaatıyla ve keyfiyatıyla kavza-i rububiyetinde tutup kavza-i rububiyetinde kavza avuç içi demek. Yani her şey yani atomun içine indiğin zaman orada da Cenab-ı Hakk'ın bir rububiyeti var. Elektronlarda, protonlarda işte mesela 100 9 110 tane element var mesela. Hepsini ayrı ayrı şekiller, ölçüler vermiş. Her birini ayrı ayrı işte oksijene yakıcı özelliği vermiş. Öbürünün hidrojene yanıcı, birleştiriyon, ondan sonra ıslatıcı yani böyle şekiller yaratmış. O şekillere de ayrı ayrı özellikler vermiş. Tamamını böyle Cenabı Hak yönetiyor. Kabza kabza-i rububiyetine tutup bir hane ve bir sara hükmünde. Bir de böyle mertebe mertebe. Mesela elmaya bakıyorsun. Elma mertebesinde elmayı görüyorsun. Ama içine girdiğin zaman içinde de molekülleri görüyoruz. Onun içinde girdiğin zaman ayrı bir alem, onun içinde girdiğin ayrı alem. Yere doğru gelip çık ayrı bir alem. Böyle arka arkaya böyle perdeler şeklinde alemler var. var. Ondan sonra hepsi ayrı, her tabakada da ayrı ayrı sanatlar, sıfatlar, şekiller koymuş. Bir hane ve bir saray hükmünde kemali intizam ile esas antik olan tarafı burası. Kemali intizam ile yani böyle karman çorman değil. Atomun içerisi ayrı dizayn etmiş. Ondan sonra elmayı, armudı ayrı dizayn etmiş. Dünyayı ayrı böyle hepsini ayrı ayrı intizam vermiş. Kemali intizam ile hayvanları, hayvanların azalar, organları, vesaire, kemal intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden, tedbir eden, idare eden, terbiye eden bir zat-ı akdese misil ve mesil şerik ve şebih olmaz muhaldir. Evet, böyle bir yaratıcıya böyle kayyum bir zatın misli olmaz. Mesile olmaz. Şereki, şebhi benzeri orta olmaz. Muhaldir. Çünkü yani eee nedir? Mesela her şey yaratıldığı o zaman bir yaratılanlar var. Bir yaratıcı var. Yaratıcının da ezel-ebedi olması gerekiyor. Bütün sıfatların nihayet olması gerekiyor. O zaman başka bir zat ondan sonra mümkün değil. Evet, bir zat ki ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele. Şimdi burada ayrı bir tarife geçti. Mesela bunlar Bir gözümüzle müşahade ettiğimiz hakikatler. Mesela yıldızların yaratılmasıyla zerrelerin yaratılması kolay geliyor. Kolay gelmese kainatı yaratamaz. Mesela zerreleri yaratmak ondan sonra bir zerre, 10 zerre, 100 zerre, 1.000 zerre bunlar fark etseydi zerreler çoğaldıkça bu imkansız giderdi. O zaman zerreyi ne kadar kolay yaratıyorsa yıldızları o kadar kolay yaratması lazım. Yani bu kainatın yaratılışından Çıkardığımız bir hakikat. Bu. Buna müşahade diyoruz. Bir de demin eşyanın mülk ve meleküt ciheti var. Zaten melekütüne geçtiğimiz zaman eşyanın ondan sonra eşyanın meleküt kısmında zerre ile yıldız arasında fark olmuyor. Gök tarafında bize fark varmış gibi gözüküyor. Mesela bilgisayarın ekranında ondan sonra bir oraya ev resmi çizmekle ondan sonra ileride dağları çizmekle demek veya başka yani fark ederim. Hepsi aynı. Mahiyet olarak hepsi aynı oluyor. 1 0 yani. Melik üç cihetinde her şey aynı. Dolayısıyla bir fark olmuyor. Bir mülk meleküt hakikatından baktığımız zaman fark olmaması gerekiyor. Zaten kainatta fark olmadığını gösteriyor. Fark olsaydı böyle bir kainatı yaratamazdı. Yaratabildiğine göre demek ki fark yok. Evet bir zat ki ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gelir. Ve en büyük Şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola. En büyük şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola. Yani büyük küçük bize göre. Cenabı Hak için büyük küçük yok. Büyü de yaratın o, küçüğü de yaratın o. Hepsinin varlık ipi onun elinde. Varlık sebebi. En büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola. Ve hiçbir şey, hiçbir şeye, hiçbir fiil, hiçbir fiile mani olmaya Mani oluyor olsaydı, mesela biz birkaç tane işi takip ederken ondan sonra bunlar çoğalsa hepsi birbirine girer. Cenab-ı Hak hadsiz fiilleri aynı anda yapıyor. Demek ki birbirine mani olmuyor. Hiçbir şey, hiçbir şeye, hiçbir fiil, hiçbir fiile fiile mani olmaya ve hadsiz efrad bir fert gibi nazarında hazır ola. Hadsiz efrad bir fert gibi nazarında hazır ola. Mesela Biz bir kişiye bakabiliriz, iki kişiye de yüzüne bakabiliriz, üç kişiye. Cenabı Hak hadsiz fertleri bir fert gibi nazarında hazır ola. Ve bütün sesleri birden işite. Bütün yani ne kadar Müslüman var Cenabı Hak'a dua ediyor. Milyonlarca, milyarlarca hepsini aynı anda işitiyor. Bütün sesleri birden işite ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile. Zihhatları ile insan Ağaçlarının hepsinin böyle ihtiyacı var. Hepsinin ihtiyacını aynı anda karşılıyor. Ve kainatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle Kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal dairi meşiyet ve iradesinden hariç olmaya. Kâinata baktık. Mevcudata mevcudata baktık. Değil mi? Yüzlerce, binlerce hayvan var. Binlerce, yüzlerce ağaçlar var, meyveler var, çiçekler var, böcekler var. Hepsi ayrı ayrı intizam, mizar ölçü verilmiş. Böyle şekilsiz, şemâli Bir şey yok. Hepsi böyle yani tornadan çıkmış gibi gayet mükemmel şekilde yapılmış. Kainatın meccatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle işte kuşların kanadı, böceklerin kanatçıkları vesaire gözleri, antenleri artık neyi düşünürsen bunları müşahade ettiğimiz zaman neyi görüyoruz? Hiçbir şey hiçbir hal daire-i meşiyet ve iradesinden hariç olmayın. Yani hepsi yapılması lazım, yaratılması lazım. Hepsi aynı anda, ondan sonra onun daire-i meşiyet ve iradesinin dahilinde. Ve hiçbir mekanda olmadığı halde her bir yerde ve her bir mekanda kudretiyle, ilmiyle hazır ola. Bu mekan meselesi de yani çok derin bir konu. Mekan bizim için var. Yaratılan mahluklar için, maddeler için var. Cenab Bakış bir mekan mevzu bahis değil. İnşallah bunu ilerideki zamanlarda bunları da okuyacağız. Tefekkür edeceğiz yani. Cenabı Hak'ın bir mekanı yok. Mekandan münezzeh. Cenabı Hak zaman ve mekan yaratıyor. Zaman ve mekanı işte bizler için yaratıyor. Bizim için var. Yaratılan mahlukat için zaman, mekan, mevzu var. Kendisinin hiçbir mekanda olmadığı halde her bir yerde ve her bir mekanda kudretiyle ilmiyle hazır ola. Ve her şey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise her şeye nihayet derecede yakın olabilen bir zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelalim. Her şey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise her şeye nihayet derecede yakın olabilen bir zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelalim. Elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıttı, nitti olmaz ve olması muhaldir. Yalnız mesel ve temsil suretinde şunat-ı kursiyesine bakılabilir. Yani Cenabı Hak'ın zatını ondan sonra sıfatlarını hakiki manada yani idrak etmemiz mümkün değil. Ancak niye? Çünkü benzeri yoktur. Yani benzeri o olsa ona derse bu da onun gibi kainat yaratılmıştır. Zaten kökünde yaratılmış olduğu için yaratıcı zaten ona benzer olamaz. Ama sadece işte Cenabı Hak böyle bazı özellikler vermiş insana veya güneşe. İşte onlardaki bazı özelliklerle Cenabı Hak'ın bazı sıfatlarına şuuratına bakılabilir. Bir derece. Yalnız mesel ve temsil suretinde şuurat-ı kutsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur'daki bütün temsilat ve Teşbihat, bu mesel ve temsil nevindendirler. İşte böyle misilsiz ve vacibül vücut ve maddeden mücerret ve mekandan münezzeh ve tecellisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddül mümteni ihtiyaç ve aczi imkan haricinde haricinde olan bir zat-ı akdesin. Evet, bunları inşallah böyle idrak etmek Mekke'de Cenabı Hak nasip eder. Böyle misilsiz. Cenabı Hak'ın misli yok. Sadece tek zatı var. Onun dışında onun benzeri yok. Misilsiz. Vacib-ül vücut. Vacib-ül vücut. Mesela bazıları şey diyor. Kainat için varlığı gerekli olan. Bu demek değil yani. Bu tamam bu da doğru ama vacib-ül vücut demek direkt kendi zatıyla alakalı. Mesela bir demin söylediğim gibi mesela aynadaki ışık mesela varlık olarak kendisi kendi kendine var olabilen varlık mı? Değil. Başka bir varlığa muhtaç. İşte öyle Cenabı Hak başka bir varlığa muhtaç bir varlık değil. Varlığı kendinden olan. Bir zat demek yani. Vacib-i vücut. Ve maddeden mücerret. Madde zaten varlıkların en zayıfı, en böyle Köpüğü, onu da yine ileride okuyacağız yani maddenin şeylerini demin de şey yaptığımız gibi. Mesela şu anda madde bize maddi ün asrında olduğumuz için madde bize en ilk yani esas sıvarlık madde gibi geliyor. Halbuki madde denen şeyi şöyle demin tefekkür ettik. Yani şu anda mesela elimize kitaba vuruyoruz. Aslında böyle burada böyle bir kitaba vurmuyoruz yani. Elimizin elektronlarıyla ondan sonra kitabın elektronları birbirini ittiriyor Cenabı Hak'ın kudretiyle. Biz kitaba vurmuyoruz yani. Elektron denen şey de bir madde değil zaten. Elektron denen şeyde bir enerji dünyada böyle orada bir denizdeki bir dalga gibi kainat Bir enerji, işte o Cenabı Hak'ın kudretinin etkisi oralarda kümeleniyor deniyor mesela. O da bir madde değil. Atomun içine indiğiniz zaman hiçbir madde yok zaten. Cenabı Hak sadece bize böyle bir gözümüzde bunları böyle gösteriyor bize. Eşyanın kendisi böyle bir hakiki bir varlık değil. Sadece böyle ondan sonra kudret ve ilmin cilveleri. O cilveleri bize Cenabı Hak böyle gösteriyor. Dolayısıyla madde en zayıf yok en müsait bir varlık oluyor. Evet, maddeden mücerret ve mekândan münezzeh ve tecellisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayür ve tebeddül-ü mümteni, ihtiyaç ve aczi, imkân haricinde olan bir zat-ı akdesin kainat safahatında ve tebekat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini aynı zat-ı akdes tevehhüm ederek, bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkamını veren, ehli dalalet insanların bir kısmı o zat-ı zülcelal'in bazı eserlerini tabiata isnat etmişler. Mesela geçenlerde böyle bir dikkatimi çekmişti. Bir felsefe profesörü normalde mesela sıradan bir ateist ediyor. İşte işte tesadüfen bir araya geldi diyor. Değil mi? Tesadüfen işte yıllarca "Hatta onlarca ondan da tesadüfen meydana geldi." diyor. Bu ateist profesör bu. Biraz daha şey yani saçmalamayayım diyor. Ya bu kadar diyor sanatlı varlıklar diyor ondan sonra çok bilinçli bir kainatta işler oluyor diyor. Bunu tesadüf diyemeyiz diyor. Ondan sonra ben diyor tabiatta diyor akıl olduğuna inanıyorum diyor. Yani çünkü ikrar edeme edemeyecek artık çünkü mesela bu kadar nizam var, intizam var, fenler var, fizikçiler bir sürü her tarafta bir sürü kaideler, formüller keşfediyor. Yani bunlar artık yani bilinçli bir hareket gözüküyor. Bu bilinci Cenabı Hak'ın vermesi gerekirken mesela güneşin aynaya vuruyor. Aynadaki ışık nereden geliyor? Güneşten geliyor. O ışığı görüyor. Bilinci görüyor. Aynada aynada diyor mesela. Yani oraya kadar gelmiş. Bilinci kadar ulaşmış. Orada Allah'ın demiyor. İşte maddede görüyorum. O zaman maddede. Aynada görüyorum ben ışığı diyor. O zaman eee aynada ışık var diyor. İşte eşyada da böyle bilinçli bir bilinci görüyor. İşte tabiatta var diyor. E tamam da yani tabiatın o bilinç, akıl neresinde? Senin tabiat dediğin şey atomlar, atomların mahiyetini bilmez ama enerji. Onun arkasında da kuvvet var zaten. Hani aklı nereye koyacaksın mesela? Bir akıl tezahürü var. O akıldan Cenabı Hak'ın ilmine, zatına gitmesi gerekiyor. Ama bir kısımları böyle demiş. Zaten üstadımız da diyor ki böyle demek zorundasınız zaten diyor. Yani o ilmi birinci gör ya Allah diyeceksiniz ya tabiata vereceksiniz. Tabiata vermek de zaten ikinci bir ahmaklık. Bak üstadım o zamanlar yani söylemesi bunu ne kadar harika. Yani üstadın üstünde bir tefekkürcü yok yani böyle. O zamanlar da böyle. Eee ateizmin şeyin en temelleri Ondan sonra ortaya koymuş. Böyle diyecekler diyorlar diyor. Bak bir zat-ı akdesin kainat safahatında ve tabakat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini aynı zat-ı akdes tevhüm ederek bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkamını veren ehli dalalet insanların bir kısmı o zat-ı zülcelal'in bazı bazı eserlerini tabiata isnat etmişler. Bu ki, Rüsari Nur'un müteaddit yerlerinde kat'i bürhanlarla ispat edilmiş ki, tabiat bir sanat-ı ilahiyedir. Sani olmaz. Mesela şimdi şuraya kağıdı koysak, beyaz kağıdı koysak, üzerine de mürekkebi döksek, orada bir yazı meydana gelir mi? Bir sayfa yazısı. Mesela güzel bir kitap meydana gelir mi? Mürekkebi döktün mesela. Yani Ne o mürekkep, ne o kâğıt. Yani orada bir sayfa oluşturacak bir şeye sahip değil yani mesela. Sanatkar değil onlar. O sadece bir sanattır, sanattır yani. Atomlar var, zerreler var. Döküyorsun, ortaya tavuk çıkıyor, tavşan çıkıyor, göz çıkıyor. Ya bunlar sanattır. O atomun, zerenin kendi mahiyetinde onun gözü olacak, kuş olacak, bunu öyle yaptıracak bir özellik yok yani. O sanat değildir. Onlar sanat sanattır yani. Allah'ın sanatıdır. Tabiat bir sanat-ı ilahiyedir. Sani olamaz. Bir kitabet-i rabbaniyedir, katip olamaz. Bir nakışdır Nakkaş olamaz. Mesela bir çiçek bir nakışdır. O kendi kendini yapan bir nakkaş değildir. Bir defterdir, defterdar olan olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Evet yani kanunu kudret zannediyorlar. Adam mesela kanunu tespit ediyor. Sonra kanun diye diye diye kanunu kudret olarak algılamaya başlıyor. Ondan sonra kanunlar var diyor. Onun için belli oluyor. diyor. Kanunlar, ondan sonra uygulanırsa vardır, uygulanmazsa yoktur. Yani kanunları var eden, ortaya çıkan, o çıkaran kudrettir yani. Kudretin icraat kanunlarıdır tabiat. Onun icraatı değildir. Zaten bu tabiatçılığı bitiren en güzel cümlelerden birisi bu. Yani tabiat kanundur. Kanunun bir gücü yoktur yani. Kanun kudret değildir. Kanun kudret olmadığını anladığı anda ondan sonra zaten tabii Bitiyor. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir misdardır, mastar olmaz. Yani ölçülerdir, şekillerdir. O şekilleri, ölçüleri veren değildir. Bir kabildir, münfail olur, fail olmaz. Yani tabiatın kendisinde bir güç, bir kuvvet yok. Eee gücü olmayan, kuvvet olmayan bir şey fail olabilir mi? Olamaz. O zaman o güce, o kuvvete münfail olur. Kabil olur. Bir kabildir, münfail olur, fail olamaz, olmaz. Bir nizamdır, nazım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şari olamaz. Yani bunlar böyle kanunları tespit edince ha bulduk diyorlar. Tamam bulduk. Sen tamam buldun bir şey kanunu buldun sen. Kanunu koyanı icra edeni bulacaksın esas. Değil mi? Şeriat-ı fıtriyi bulduk. Kanattaki fıtriyi ondan sonra kanattaki şartları, kanunları esas kasları bulduk. Tamam, buldun. Doğru. Ama o şari değildir. İnşallah ileride yine tabel suresini detaylı okuyabilirsek bu konuları daha iyi derinlemesine göreceğiz inşallah. Farz-ı muhal olarak en küçük bir mahluk, zihayat mahluk tabiata havale edilse, bunu yap denilse, Risale-i Nur'un çok yerlerinde kat'i bürhanlarla ispat edildiği gibi o küçük zihayatın azaları ve cihazatları adedince kalıplar Belki makineler bulundurmak gerektir. Ta ki tabiat o işi görebilsin. Yalnız hepimiz kurbanı kesiyoruz veya kesiilirken yanında bulunuyoruz. Değil mi? Adam hayvan için açıyor. Akciğerinin şekli ayrı, kalbinin şekli ayrı, damarlar ayrı, mide ayrı, bağırsak ayrı, gözü ayrı, değil mi? Hayvanın beyni, kemiklerin şekilleri ayrı. Yani şimdi mesela adam bina yaparken o betonu şekil alması için de kolon şekli alması için ve kalıp çakıyor yani. Kalıp olmazsa o beton harcı orada durduramaz o şekilde. Değil mi? Kalıp çakıyor. Kalıp onun hatlarının hatlarını belirliyor. O kalıba göre o şekli alıyor. Çünkü bu zerreler kulak şekli alması, burun şekli alması, kalp şekli alması, damar şekli yani bu zerreleri bu şekli veren ne? Değil mi mesela? Cenabı Hak'ın manevi ilmiyle, kudretiyle şekil veriliyor dese sorun yok. O zaman Cenabı Hak inanmıyorsan o zaman derelere bu şekli veren ne? Hepsini ayrı ayrı hikmetli şekiller. Böbreğin şekli ayrı. Tabiat yapacak olursa o zaman tabiatın o eee mahlukatın azaları adedince ayrı kalıplar olması lazım. O kalıplarla o dereler o şekli vermesi gerekir. E böyle bir kalıp var mı? Yok. O zaman o şekli nasıl veriyor? Veremez. O zaman tabiat yapmıyor yani bunu. Azaları ve cihaz hakları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerekir. Ta ki tabiat o işi görebilsin. Evet, şu cümle de çok harika. Burayı da okuyalım. Hem maddiyun denilen bir kısım ehli dalalet. Zerrattaki tahavvülat-ı muntazamı içinde hallakiyet-i ilahiyenin ve kudret-i rabbaniyenin bir cilvi azamını hissettiklerinden. Evet. Ne hissediyorlar? Kim hissediyor? Bir kısım ehli dalalet. Hani demin demiştim ya işte felsefe Profesörü adam. Ne yapıyor? Veya fizikçiler vesaire ne yapıyorlar? Zerrattaki tahavvülat-ı muntazam içinde kallakiyet-i ilahiyenin ve kudret-i rabbaniyenin cilvi azamını hissettiklerinden. Yani bir yaratma var. Bir kudret tezahürü var yani. Onu görüyorlar. Mesela diyelim ki çamur, toprak bakıyorsun oradan karpuz çıkıyor, kavun çıkıyor, domates çıkıyor mesela değil mi? Adam toprağa bakıyor, domatese bakıyor. Ve işte insanın anne rahminde yaratılışına bakıyor mesela. Gelen basit sıvılar, şeyler geliyor ortaya. Harika ondan sonra bir Varlık yaratılıyor. Yani burada bir tecelli var diyor mesela. Yani bu zerrelere, bu atomlara bu şekli veren. Bu bizim gözümüze hitap eden, yani görme algımıza hitap eden bir sanat ilahiye. Demin dediğimiz gibi maddenin içine indiğimiz zaman maddenin kendisi de ondan sonra bir kudretin bir tecellisi. Ondan sonra adam mesela diyelim ki şu gözüm kabuğu burada duruyor değil mi mesela? Bu böyle gidebilir mi? Gidemez. Gittiğini görüyor mesela. Ben burada bir kuvvet hissediyorum diyor mesela. Bu gidiyor diyor. O zaman burada bir kuvvet var diyor mesela. Atomun içine iniyor bakıyor ki o kadar elektronlar, şunlar, bunlar müthiş bir hareket var mesela. E bunların kendi gücü yok. O zaman bu hareketi kim yaptırıyor? Yani orada böyle bir kudreti hissediyor. Mesela senin üzerinde şu an bir şey hissediyor onu etmiyor. Ama mesela bir şey sen ittiriyor olsa mesela değil mi? bir şey, bir şey var dersin. Üzerinde bir kuvvet etkiliyor dersin mesela. Yani böyle mahlukatı, mevcudatı baktığın zaman üzerlerinde bir kudretin etkileri görünüyor. Bunu hissediyor. Ondan sonra hatta şu anda yani maddenin böyle bizim anladığımız bir şekilde bir madde olmadığı fiziken ispatlanmış durumda yani. Madde eşittir kuvvetin, kudretin eee etkileridir deniyor şu anda yani. Etki olarak görüyor mu? maddenin dibine indiği zaman maddeler madde etki olarak gözüküyor. O zaman etki varsa kuvvet var demektir, değil mi? Adam etkiyi görüyor. Yani kudretin cilvesini görüyor. Tahavvülat-ı muntazamı içinde hallakiyet-i ilahiyenin ve kudret-i rabbaninin bir cilve-i azamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden Yani geliyor. Bir kuvvet etkisi, tesiri var. Nereden geliyor? Allah'ın kudretinin tecellisiyle var. Onu bilemediklerinden ve o kudret-i samadaniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından. Evet. Kudveti-i samadaniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvet. Umumi kuvvet. Adamlar mesela şu anda dört tane kuvvet tarif etmişler. İşte kütle çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, nükleer, zayıf nükleer kuvvet. Dört tane şu anda dörde indirmişler. Şimdi bu kuvveti görüyor. İsim koyuyor. Böyle bir kuvvet bizati mahluk seviyesinde yok. Kudretin cilveleri olarak gözüküyor kuvvet yani. Ondan sonra kuvvet dediğimiz şey Ondan sonra eşyada böyle bir kuvvet yok. Kuvvet kudretin cilvesi. Onun sadece bir isimdir diyor. Mesela külyatta çok geçiyor. Onlar Cenabı Hakk'ın kainattaki kanunlarını görmüşler. O kanunlara isim vermişler. Adam yer çekimi kanununu buluyor. Daha sonra onu kuvvet olarak yer çekimi kuvvet olarak söylüyor. Öyle bir kuvvet görülmüş değil. İspatlanmış değil. Kanun müşahede ediliyor. Yani o hareketin kanunu bulunuyor. O hareketin kaynağı Cenabı Hak'ın kudretinin tecellisi de etkiler meydana geliyor. Ona kuvvet demişler sonra diyor. Yani kuvvet diye bir şey kainatta yaratılmış bir varlık yok. Zaten kuvvet öyle yaratılan bir şey de olamaz mahiyet olarak. Burada sadece bir isim hatası var. İşte bu kuvvet kudretin etkilerini görüyorlar. Nereden idare edildiğini anlayamadıklarından madde ve kuvvet ezeli tevehhüm ederek zerreleri ve hareketlerine asar-ı ilahiyeyi isnat etmeye başlar. Madde ve kuvvet ezeli terhüm ederek. Bir defa madde ve kuvvet ezeli olamaz. Neden olamaz? Çünkü bir şey var oluyor, yok oluyor. Yani o ondan sonra eşyada görülen kuvvet eşyanın mahiyeti zaten varlık değil. Onun üzerine görülen kuvvet de ondan sonra yani öyle müstakil bir kuvvet olamaz zaten. Mesela taber sazinini okuyacağız inşallah. Orada mesela askerler Birbirleriyle iple bağlı olduklarına tahayyül eder diyor. Yani ip yok, tahayyül ediyor. Yani eşya arasında böyle müstakil bir kuvvet yok. Ama adamlar kudret-i ilahi'yi kabul etmeyince Bir şey demeleri gerekiyor. Kuvvet diyorlar. Aslında kuvvet dedikleri şey oradaki kanunun adıdır diyor üstat yani. İnşallah bunları böyle okuyacağız. Madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek zerrelere ve hareketlerine asar ilahi isnad etmeye başlamışlar. Mesela 1900'lerde atom demir küçük demir bilezikler diye tarif edildiği için adamlar oradan maddeyi varlık sabit bir varlık gibi düşünmeye başlıyor. Ama şuanki modern fizikte atom öyle demir bileği gibi değil yani. Atomun içine giriyorsun. Atomun %99.99 boş zaten yani. Sen atom diye gördüğün şeyin içine girdiğin zaman boşluk var yani böyle. Yani şu anda yani kainatı böyle eee dünyanın mesela içindeki boşlukları ortaya kaldırırsan, her şeyi birbirine değdirirsen kibrit kutusu kadar oynuyor. Vade dediğin şey bir köpüktür. diyor üstat mesela şeyde. Dolayısıyla yani atomun kendisi zel olacak bir şey değil. Zaten varlık değil zaten. Bir de böyle var olup yok olan bir şey. Atomun parçaları yok oluyor. Mesela proton dediğin şey bakıyorsun başka bir şey oluyor. Yani sabit bir varlık değil. Dolayısıyla ezeli olamaz. 12 kuvvet de öyle eşyanın arasında dolaşan bir kuvvet yok. Öyle bir kuvvet zaten mantıken de muhal bir şey. Ama o zamanlar Böyle demişler. Madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek zerreleri ve hareketlerini asar ilahi isnad etmeye başlamışlar. İşte maddenin mahiyetini öyle tarif edince oradan maddenin ezeliyetine gitmiştir ama madde şu anda mahiyet-i tefekkür incelendiği zaman öyle ondan sonra sabit bir varlık olmadığı ortaya çıktığı için bu yani fizik olarak da bu maddi meselesi bitmiş oluyor yani. Yani biz karışmadan bile fizikçiler kendi kendi içlerindeki o ateizmi kendileri bitirmiş oluyor. Maddeciliği yani. Çok harika bir şey. Yani bizim iman hakikatlarıyla, Kur'an hakikatlarıyla intikal ettiğimiz, idrak ettiğimiz maddenin mahiyetini şu an fizik modern fizikle de görülüyor yani. Maddenin bir zati varlık olamayacağı fizikin de şu anda ispatladığı bir mesele. Evet, şimdi böyle devam ediyor çok güzel bir şekilde. İnşallah böyle İnşallah tefekkür bahsleri inşallah okuyacağız. Burada bitirelim. Allah rızası için El Fatiha.

3108.ders 30.lem'a-kayyum ismi-Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelali Kayyum'dur — Nur Risale Dersleri