3110.ders 16.söz-1.şua-nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması
Ders metni
Bugün 16. sözden okuyacağız. İnşallah istifade ederiz. Bismillahirrahmanirrahim. 16. söz 1. şua. Bismillahirrahmanirrahim. İnnem emruhu iza erade şeyen en ye kulehu küün feyekün. Allah birşeyin olmasını irade ettiği zaman ona "Ol." der, o da hemen oluverir. Yani ne derece kolay yarattığını ifade ediyor. Her şeyin melekûtü elinde olan Allah'ı tesbih ederiz. Diyor. Yani eşyanın melekûtiyet elinde olduğunu ifade ediyor Cenab-ı Hakk'ın. Ve ileyhi turcaun. döneceksiniz, döndürüleceksiniz. İtminarı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak. Şu ayetin nurundan dört şuaı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. İtminarı nefsime medar olacak. Yani bu iman hakikatları büyük külli hakikatlar ya bunların böyle hakikat olduğuna dair yani böyle bir i itminan kazanmak için yani onu böyle hakikaten böyle bir parça görmek, hissetmek, doğruluğunu idrak etmek noktasında itminan kazandıracak bir ders için istedim diyor. İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak. Yani bu tarz ayetlerdeki manaların üzerinde bizim için karanlık olan noktaları kaldıracak. Zulmeti dağıtacak şu ayetin nurundan dört şuaı göstermekle Kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. Kör nefsime bir basiret. Yani bu hakikat bu ayetlerin hakikatlarını göstermek için bir basiret, bir kalp gözünün açılması gibi bir basiret vermek için yazılmıştır. Birincisi şu a Ey nefsi nadan. Nefsi nadan. Nadan böyle bilgisiz, cahil, bir şeyden haberi olmayan gibi yani böyle Hakikatlardan bir haber. Ey nefsi nadan diyorsun ki ehadiyet-i zat-ı ilahi ile külliyet-i ef'ali ve vahdet-i şahsiyesi ile muisiz umumiyet-i rububiyeti ve ferdaniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı ve mekandan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması ve birliğiyle her işi bizzat elinde tutması hakaik-i Kur'aniyedendir. Hakak-i Kur'aniyedendir. Yani Kur'an'da Allah'ı tarif ederken bu hakikatlar da tarif ediyor. Kur'an'ın hakikatleri böyle. Yani bir daha okuyalım. Ehadiyeti zat-ı ilahiye ile külliyet-i ef'ali. Allah'ın zatı bir tane ama fiilleri külli. Yani çok fazla, ondan sonra külli fiilleri var. Vahdet-i şahsiyesiyle yani şahsın birliğiyle muinsiz, yardımcısız, umumiyet-i rububiyeti. Yani bütün kainattaki rububiyetini bizzat kendisi yapıyor. Yardımcısı yok. Ve ferdaniyetiyle, yine tekliği birliğiyle şeriksiz şümul tasarrufâtı. Yine ortağı olmadan her şeyi ten kendisinin yapması, ferdaniyetiyle Şeriksiz şümülü tasarrufatı, mekandan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması. Allah zatıyla hiçbir yerde değil. Zaten halık, yarattığı şeyin içinde zaten olmaz. Ama kudretiyle, ilmiyle her yerde tecelli ediyor. Mekandan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması, nihayetsiz ulviyetiyle Her şeye yakın olması. Birliği ile her işi bizzat elinde tutması hakaik-i Kur'aniyedendir. Yani kâinatda ne var? Güneşin yaratılması, diğer yıldızların yaratılması, diğer galaksilerin yaratılması, dünyaya geldiğin, hava sayfasında bulutların yaratılması, yeryüzünde dağların, denizlerin, ağaçların, ağaçtaki her meyvenin, her yaprağın, meyvenin içerisinde zerresi kadar, hücresine kadar yani Ne var ne yok, tamamı bizzat elinde tutması hakaik-i Kur'aniyedendir. Kur'an ise hakimdir. Kur'an ise hakimdir. Mesela böyle fenli bir şey söyleyeyim mi Osman? Yani bir kesme küp şeker var ya. Yani şu parmağımızın uç kısmına kadar düşün. Bu kadarcık bir yerde besle mavi bulunan atom sayısı zerre sayısı uzaydaki yıldızların tamamından daha fazla. Tabii. 1 m 1 cm³ şeyde bir madende maddede 6 x 10 10 üzeri 23 tane atom var. O kadar yıldız yok yani. kainatta. O atomun içerisinde de elektron proton ile saysan, onunla protonun içerisindeki daha parçacıkları ile saysan zaten eee bir atomun içerisinde belki o yıldızlar kadar parça var. Hepsinin tamamını bizzat kendisi yaratıyor ve bizzat kendisi idare ediyor. Zerreyi de, yıldızı yıldızı da, her şeyiyle. Bu Kur'an'ın Allah'ı tanıtması böyle. Kur'an ise hakimdir. Hakikaten kainat da zaten bu hakikati tasdikliyor zaten. Yani Kur'an böyle diyor ama bütün hani geçen derste okuduk. Kainattaki bütün sanat, her şeydeki sanat, sanatkarı icap ettirdiği için yine ondan sonra Cenabı Hak'ın her yerde hakim olduğunu, hazır, nazır olduğunu zaten gösteriyor kainat. Hakim ise akıl kabul akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Yani mesela bir şeyi akla inan, bunu kabul et dediğin zaman Kabul edilebilecek mantıki şeyleri emreder hakim olan. Kur'an'da hakim olduğu için Allah'a da böyle kabul et dediği için o zaman bunun hikmetli olması lazım. Kabul edilebilir olması lazım. Hakim ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmin etmez, yüklemez. Akıl ise zahiri bir münafahatı görüyor. Yani bir tek insan mesela bir kendisine kıyaslıyor. Ben diyor bir yerde olurum. Bir masayı yaparım. Öbür odada da aynı anda başka bir şey yapamam. Kendine kıyaslıyor. Dolayısıyla yani bunu böyle bir bağdaştıramıyor kendi aklında. Ama zahiri diyor. Yine insaflı yani zahiren öyle görünüyor diyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim. Yani bana öyle bir izah yap ki Cenabı Hakk'ın böyle her yerde hazır nazır olduğunu birliğiyle beraber onu anlayabileyim. Eğer cevap madem öyledir İtminan için istersen, itminan için istersen yani evet buna inanıyorsun ama kalben de böyle mutmain olmak istiyorsun. İtminan için istersen biz de Kur'an'ın feyizine istinaden diyoruz. Kur'an'ın feyizine istinaden. Yani bu manaları biz yine Kur'an'dan feyiz alarak yapıyoruz. Kur'an'ın feyizine istinaden diyoruz. İsmi Nur çok müşkülatımızı halletmiş. İnşallah bunu da halleder. Cenabı Hak'ın Nur ismi çok müşkülâtımızı, bu tür meselelerdeki müşkülâtlarımızı halletmiş. İnşallah bunu da halleder. Akla vazı, kalbe nurani olacak, temsil yolunu ihtiyar ile İmam-ı Rabbani Radıyallahu Anhu gibi deriz. Neşebem, neşe, neşe, perestem, men gulam-ı şempem, şemsi Akla vazı, kalbe nurani olacak temsil yolunu. Yani temsil yolu yani hakikate giderken çok farklı yollar var. Temsil yolu Kur'an'ın takip ettiği bir yol. Akla vazı, kalbe nurani olacak temsil yolunu ihtiyar ile İmam-ı Rabbani Radıyallahu Anh gibi deriz: "Neşebem, neşeperistem, men gulami şemsem, es şemsi mi kuyem haber." Ben ne geceyim ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hadimiyim ki size ondan haber getiriyorum. Evet. Temsil icaz-ı Kur'an'ın en parlak bir aynesi olduğundan biz dahi bir temsil ile şu sırada bakacağız şöyle ki temsil icaz-ı Kur'an'ın yani Kur'an'ın mucizelik vecihlerinden en parlığından olduğundan biz dahi bir temsil temsililer. Şu sırada bakacağız şöyleki. Şimdi Kur'an temsillerle anlatıyor ya hakikatları. Risale-i Nur'da yine Kur'an'dan Kur'an kendine örnek alarak temsil yolunu takip ediyor. Şimdi Risale-i Nur'da temsil yoluyla alakalı bazı meseleler var. Onları okuyalım sonra mevzuya tekrar devam edelim. Benden sual ediyorsun. Neden senin Kur'an'dan Kur'an'dan yazdığın sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki müfessirlerin ve ariflerin sözlerinde Nadiren bulunur. Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var. Bir sahifede bir kitap kadar tesir bulunuyor. El cevap güzel bir cevaptır. Şeref ilcaz-ı Kur'an'a ait olduğundan ve bana ait olmadığından bilaperva derim. Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü yazılan sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Tahlit değil, tahkiktir. İltizam değil, izamdır. Tasavvur Hakikattır. Dava değil, dava içinde bürhandır. Şu sırrın şu sırrın hikmeti budur ki eski zamanda esasat-ı imaniye mahfuzdu. Teslim kabiydi. Ne demek? Eski zamanda esasat-ı imaniye mahfuzdu. Teslim kabiydi. Mesela bundan 100 sene önce, 200 sene önce 500 sene önce yani toplumun herkes ismi iman hakikatlarına inanıyordu yani. Toplumda mahfuzdu yani. Toplumda bu hakikatlar muhafaza ediliyordu. Teslim kaviydi. Herkes inanıyordu kuvvetli bir şekilde. Yani böyle. Teferruatta ariflerin marifetleri belirsiz de olsa beyanatları makbul idi, kafiydi. Mesela o zaman o içinde bulundukları asırda muhitte böyle arif dedikleri böyle büyük tanıdıkları bir alim, evliya vesaire mesela bir şey söylese büyük kim? O dedi diye tam herkes inanıyordu. Onun delilini, izahını, ispatını sormuyorlardı yani. Kim demiş? O. Tamam o zaman o mesele öyledir. Teferruatta ariflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi, kafiydi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye elini esasata ve erkana uzatmış olduğundan Her derde layık devayı ihsan eden hakim-i rahim olan zat-ı zülcelal. Kur'an-ı Hakim'in en parlak mazhar icazından olan temsilatından bir şuresini az ve zaafıma, fakır ve ihtiyacıma merhameten hizmeti Kur'an'a ait yazılarıma ihsan et. Şu zamanda dalalet-i fenniye, dalalet-i fenniye. Yani fen var ya fizik, kimya işte biyoloji, tıp vesaire, dalalet-i fenniye. Bu fen bize Avrupa'dan geliyor diyelim. O fenleri anlatılırken mesela adam fen alıp fizik anlatıyor, kimya anlatıyor, biyoloji anlatıyor, tıp anlatıyor. Anlatırken o bilimsel gerçekleri yani eşyada gördükleri sanatı anlatırken illa bir şeye dayandıracak. Ya Allah böyle yapmıştır diye anlatacak ya da tabiat tabiat böyle yapmıştır, zamanla böyle evrimleşmiştir. Yani mutlaka bir şeye dayandırmadan anlatsa Herkes kendi neye inanıyorsa o şekilde inansa o güzel. Ama hep dalalete dayandırılır anlatılıyor. Mesela insan anlatıyor diyor ki ondan sonra işte insan diyor milyonlarca sene içerisinde bunu buraya kadar kendini geliştirmiş diyor mesela. Ne oldu? O evi dalalete soktu yani. Öyle bir şey olamaz. Dolayısıyla o üstat diyor ki o fenlerin içerisinden dalalet kısmı ayıklamak lazım. Dolayısıyla bu şekilde fenlerle girdiği için bütün eğitim sisteminde bütün herkesin beyninde bu şekilde dalalet girmiş oluyor. Artık insan Hazreti Adem olarak insanın ilk Adem Hazreti Adem'i Allah yaratmış. Oradan insan gelmiş, devam etmiş diye inanması gerekirken işte ondan sonra bir tane her nasılsa bir tane hücre meydana gelmiş de sonra o böyle yavaş yavaş insan olmuş da ona falan yani saçma sapan şey. Bunu bu şekilde anlatınca herkes böyle inanıyor. Dolayısıyla otomatik Kur'an'dan uzaklaşmış oluyor. Ne yapılması lazım? Çok kuvvetli, kesin, kat'i, mukni derslerle Bunların izale edilmesi, temizlenmesi lazım. İşte onun için Allah bana diyor bu eserlerime böyle bir nur, feyiz, parlaklık nasip etti diyor. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye elini esasatı ve erkanını uzatmış olduğundan her derde layık devayı ihsan eden hakim-i rahim olan zat-ı zülcelal her derde layık devayı ihsan eden şimdi gözün ağrıyor Allah ilacını yaratmış. Miden ağrıyor ilacını yaratmış. Her derdin devasını ve Böyle mühim bir meselenin devasını vermez mi? Verir. Her derde layık devayı ihsan eden hakim-i rahim olan hikmet sahibi, rahmet sahibi olan zat-ı zülcelal Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı icazından olan temsilatından bir şuresini az ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten hizmeti Kur'an'a ait yazılarıma ihsan et. Fellillah ilham "Şükürler olsun ki" diyor. "Sır temsil dürbünüyle en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi." "Sır temsil dürbünüyle" Mesela dürbünler bak temsili yine temsilli açıklıyor. Dürbün mesela dürbüne ne yapıyorsun? Mesela mesela dağlara bakıyorsun. Dağdaki mesela bir geyiği görebiliyorsun. Normal gözü göremiyorsun. O dürbün yaklaştırıyor. İşte bu temsillerde örnekler de böyle uzaktaki yani bize uzak görünen uzağımızda olan meseleleri bize yaklaştırıyor. Göreceğimiz yakınlığa getiriyor aklımızın. Sırrı temsil dürbünü ile en uzak hakikatler gayet yakın gösteriyor. Gösterildi. Sırrı temsil ciyetül vahdetiyle en dağınık meseleler toplattırıldı. Mesela 11. sözün temsilini düşünelim. Bir zaman bir sultan varmış. Ta kainatın yaratılmadan önceki zamandan başlıyor. Ebediyet ve beka verdi diyelim. Ta cennetin en son şeklini sunuyor. Bütün kainatı, her şeyi mesela tek bir temsille topluyor. Sırrı temsil Temsilciyetül Vahdetiyle en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırrı temsilci merdiveniyle en yüksek hakâika kolaylıkla yetiştirildi. Sırrı temsil merdiveniyle en yüksek hakâika kolaylıkla yetiştirildi. Yani merdiven ne işe yarıyor? Osman abi mesela merdivene binerim yukarı birinci ikinci kata çıkıyoruz yükseltiyor seni yani. Temsiller de böyle demek ki aklımızı yükseltiyor. Hem sırrı temsil penceresiyle hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslamiyeye, şuhuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. Temsilet pencere gibi oluyor. Nasıl mesela pencereyi açtığın zaman dışarıyı görüyorsun, başka bir alem görüyorsun. Temsillerde böyle pencere gibi bize başka alemleri, ahireti, ebediyeti, cenneti mesela gösteriyor. Sırrı temsil penceresiyle hakaik-i gaybiyeye esasat-ı İslamiyeye şuhuda yakın. Şuhud şuhuda yakın. Yani gözle göreceksin yani o dereceye getiriyor. Şuhuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi şeytan dahi teslim-i silaha mecbur oldu. Yani aklımızı, bak Risale-i Nur'daki deliller, bürhanlar, Meslem abi, aklımızı tatmin ediyor. Doyuruyor. Sadece akılda değil, vehim. Vehimimizi, hayalimizi. Hatta nefsimizi de susturuyor. Hevamızı da teslime mecbur ediyor. Yani böyle içimize girdiği zaman ne varsa hepsine de hitap ediyor. Nasıl bir yemek mideye girdiği zaman midede böyle ayrılıp göze, kulağa, nereye gitmesi gerekiyorsa gidiyor ya. İlim ile gelen meseleler, imani meseleler de Akıl midesinde hazm olduktan sonra akıl, kalp, ruh, latifler, hissiyat, nefis, ne varsa hepsine böyle gidiyor. Hepsinin gıdalarını veriyor. Akıl ile beraber vehim ve hayal hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim silaha mecbur oldu. Yani bu hakikatların karşısında ey şeytan söyle bakalım bir şey diyebiliyor musun desen Ya diyecek bir şey yok diyecek yani tamam yani ben O kadar güzel hakikatlar beyan edildi ki, ben artık savaşmaktan vazgeçiyorum. Silahımı da sana veriyorum. Teslim olun diyecek yani. O kadar hakikatlar berrak, net ortaya konuyor ki, artık savaşacak bir şey kalmıyor. Şeytan dahi teslim-i silaha mecbur oldu. Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilat-ı Kur'aniyenin lematındandır. Benim hissem yalnız şiddete ihtiyacımla taleptir. Ve gayet azimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur'an'ındır. Evet, bu temsilin çok kuvvetli bir yol olduğuna dair yine güzel bir yer, 32. sözden. Kıyası-ı temsilinin bir nevi var ki, mantığın yakini bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakinidir. O kısımda şudur ki, bir temsil-i cüzî vasıtasıyla bir hakikat-ı külliyenin ucunu gösterip hükmü o hakata bina ediyor. Bir temsil-i cüzi vasıtasıyla bir hakikat-ı külliyenin ucunu gösterip hükmü o hakata bina ediyor. Yani hakikat-ı külliyi külli bir hakikatı göster bulmak lazım. O hükmü de onun üzerine bina etmek lazım. Ondan sonra Mesela şu masanın ustası vardır. Ben Hüküm vermişim. Sanatlı bir eser sanatkar icab eder. Bunu kabul ettirirsem o zaman bu da bir sanatlı eser olduğu için sanatkarını icab eder. Onu ispatlamış oluyorum. Sanatlı ve sanatkarı icap edeceğini de böyle işte bak şu eser sanatkar bak sanatkar icap eder diyor. Onu izah ediyorsun. Ondan sonra da o hakikati her yerde kullanıyorsun. Mesela bu kainat mevcudat çok sanatlı sanatkarı olması lazım diyoruz. Nereden çıkartıyorsun sanatkar olması lazım geldiğini? Bak daha basit sanatlar var işte masayı da kanapeni şuydu buydu. Bunların ustası var mı? Sanatkarı var mı? Var. O zaman ağaç düşüyor daha büyük bir sanat elbette onlar sanatkar olmalı. olması lazım. Ne oluyor? O hakikati dayandırarak ispat ediyorsun. Bu en kuvvetli bir ispat metodu. O hakikatın kanununu bir hususi maddede gösteriyor. Ta o hakikat uzma bilinsin ve cüzi maddeler ona irca edilsin. Mesela güneş nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken her parlak şeyin yanında bulunuyor temsiliyle. Mesela güneş nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken. Güneş'in zatı bir tane değil mi? Gündüzleri görüyoruz. Her parlak şeyin yanında bulunuyor. Mesela yeryüzünde ne kadar parlak şeyler var, mekan, şey varsa her her tarafta bu güneş bulunuyor. Temsiliyle bir kanun hakikat gösteriliyor ki nur ve nurani için kayıt olamaz. Yani bir sınırlandırma olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Al ve çok müsavi olur. Mekan onu zapt edemez. Yani o güneş misalinde ondan sonra bu hakikatı gördükten sonra böyle bir kanun ifade ediyorsun. Bir kanun hakikat gösteriliyor ki nur ve nurani için kayıt olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekan onu zapt edemez. Evet şimdi tekrar 16. sözdeki dersin kısmını tekrar dönelim. Bir tek zat, şimdi temsil veriyor. Bir tek zat muhtelif meraya vasıtasıyla külliyet kesbeder. Meraya neydi? Meraya aynalar. Bir tek zat muhtelif meraya vasıtasıyla külliyet kesbeder. Mesela bir ayna var diyelim. Boydan bir ayna. Onun karşısına geçtiği zaman bir tane senden oldu değil mi gene? İki tane ayna olsa iki tane olacak. Şöyle etrafından böyle çember şeklinde 10 tane aynı olsa 10 tane olacaksın. 100 tane aynı olsa 100 tane olacaksın. 1000 tane ayna sana doğru dönmüş olsa 1000 tane olacaksın. Bak bir tek zat muhtelif meraya, muhtelif aynalar vasıtasıyla külliyet kesbeder. Cüzi hakiki iken umumi şunata malik bir külli hükmüne geçer. Cüzi bir hakikatım vardı. Cüzi hakiki iken umumi şunata malik bir külli hükmüne geçer. Mesela şems bir cüzi müşahhas iken güneş cüzi bir müşahhas iken eşya-i şefafe vasıtasıyla şeffaf eşyalar vasıtasıyla öyle bir külli hükmüne geçer ki ruhi zemini timsalleriyle akisleriyle dolduruyor. Hatta katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Mesela deniz kenarındaysan denizin her damlasında o parlaklığı görebiliyorsun. Hatta katarakt ve parlak zerrat zerreler adetince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyarın içinde olan yedi renkli elvan-ı seması her birisi mukabilindeki eşyaya muhit am ve şamil oldukları halde her bir şeffaf şey dahi güneşin timsahı hâliyle beraber harareti hem zihayı hem elvan-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor. Hatta katirat ve parlak zerrat adıyla cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası. Güneşin bir ısısı var, değil mi? Sıcaklığı var. Ziyası, ışığı var. Ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvan-ı sevası. Güneş ışığının içinde de ne var? Yedi tane renk var. Bu prizma şeklindeki o üçgen camdan geçirtiyorsun veya gökkuşağı gibi şeylerde o ışık ayrılıyor içi. İçindeki renkler ortaya çıkıyor. Siyahın içinde olan yedi renkli elvan-ı sebası, yedi rengi her birisi mukabelindeki eşyaya muhit, am ve şamil oldukları halde. Mesela güneş orada ama bak bütün dünyanın tamamına ışığı yayılıyor. Isısı da yayılıyor. Mesela dünyanın yarısı güneşe Bakan tarafa tamamı aydınlanıyor. Arka taraf karanlık da hani ön taraf yine güneşe baktığın aydınlanıyor. Işığı, ısısı, yedi rengi ne kadar kaç yüz milyon kilometre alana tamamını aydın aydınlatıyor. Mukabilindeki eşyaya muhit am ve şamil oldukları halde her bir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti hem ziyayı hem elvan-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor. Mesela bütün güneş dünyanın bütün yüzeyini kapladığı gibi o yüzey içerisindeki bir cam parçacığı olsun, bir göz böreği olsun orada da yine orada ışığı da, ısısı da, yedirengi de beraber en küçük yerde de bulunabiliyor. Ya ben işte bu adamın gözünü aydınlatıyorum deyip de öbür taraftaki adamın gözünü karanlık bırakmıyor. Orayı da aydınlatıyor. Öbür mahalleyi de aydınlatıyor. Öbür şehri de aynı aydınlatıyor. Ben işte İskenderun'a ışık veriyorum. Şu an Adana sen bekle demiyor. Adana'yı da aydınlatıyor. Her tarafı aydınlatıyor bir anda. İşte biz güneşe bakıyoruz. Şu an güneş bizle konuşuyor diye öbür herkes güneşi görebiliyor. Demek herkese görünüyor o anda. Ve safi kalbini ona bir taht yapıyor. Safi kalbini ona bir taht yapıyor. Demek şems, güneş vahidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi ehadiyet cihetiyle her bir şey her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. Demek şems vahidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi yani karşısında ne kadar eşya varsa hepsine de böyle ihata ettiği gibi ehadiyet cihetiyle her bir şeyde güneş çok vazıhlarıyla beraber bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temsil verirken Temessül, yani misilleşme. Aynalardaki güneşin misillemesine geçtik. Temessülün çok envahından şu meseleye medar olacak üç nevine işaret ederiz. Birincisi kesif maddi şeylerin akisleridir. Mesela ayna var. Karşısına mesela biz geçiyoruz mesela veya bir yastık tutuyorsun veya bir sandalye tutuyorsun. O tip maddi işlerin aksi nasıl oluyor? O akisler hem gaylardır, ayn değil. Mesela şimdi senin sandalyen elinde tuttuğun sandalye bir de aynadaki sandalye. Şimdi aynadaki sandalye sandalye mi? Değil. Yani gayrıdır, ayin değil. Hem mevattır, ölüdür. Mesela bir kedi gösterirsin aynaya oradaki kedi ölüdür. Mevattır ölüdür. Hüviyet-i Suriyesinden başka hiçbir hasiyet-i malik değil. Yani salip görüntüsüz yüzeysel hüviyetinden başka hiçbir hasiyet-i Malit değil. Mesela sen aynalar mahzenine girsen Aynalar mahzeni. Mesela bir odaya girdin abi veya bir eve girdin. Bütün duvarlar aynı. Öyle bir yere girdin yani. Sen aynalar mahzenine girsen bir sait, binler sait olur. Her tarafta kendini görürsün. Fakat zihayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdürler. Hayat hastaları Onlarda yoktur. İkincisi maddi nuraninin akisleridir. Işıklı böyle parlak olanlar güneş gibi mesela. Işık saçanlar mesela mum mumun ışık kısmı falan mesela. İkinci maddi nuraninin akisleridir. Hem maddi hem nurani. Şu akis aynı değil. Fakat gayr da değil. Mesela o mumun alevini düşünelim aynada. Yani aynadaki alev alev mi? Değil. Ama ışık da veriyor. Ya tam alev de değil, değil de değil yani. Hem aynı değil, fakat gayrı da değil. Mahiyeti tutmuyor fakat o nuraninin eksel hasiyetlerine maliktir. Yani o da saçıyor mesela. Değil mi? Onun gibi hal sayılıyor. Mesela Şems dünyaya girdi. Her bir ainede aksini gösterdi. Şems dünyaya girdi. Her bir ainede aksini gösterdi. O akislerin her birinde güneşin hastaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seba bulunuyor. O akislerin her birinde güneşin hastaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seba bulunuyor. Güneşin ışığı ve ışığındaki yedi renk bulunuyor. Eğer faraza güneş zişur olsaydı şuur Sahibi olsaydı, harareti aynı kudreti, ziyası aynı ilmi, elvan-ı sebası, sıfat-ı sebası olsaydı. Yani ışığı, ısısı Bir de yedi rengi var diye. O güneşin hararet kudreti olsaydı, ışığı da ilmi olsaydı, yedi rengi de yedi sıfat olsaydı o zaman ne olurdu? O vakit o tek ve ekda bir güneş bir anda her bir aynada bulunur. Her birisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mani olmazdı. Her birimizle ailemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Mesela görüşebilirdi deyince cep telefonları aklımıza geliyor. Veya işte radyo istasyonlarından aklımıza geliyor. Mesela şimdi konferans görüşme yaptığı zaman telefonda 100 kişiyle ortak görüşme yapıyorsun, görüntülü görüşme. Ne oluyor? Mesela sen bir yerdesin ama o telefon vasıtasıyla 100 kişiyle görüşebiliyorsun. Mesela görüntüyü açtığın zaman 100 kişiyi görebiliyorsun. Bak ne oldu? Bak üstat da o zaman da ayna misalini veriyor. Şimdi cep telefonlarını üstat bilseydi daha da güzel bir misal olurdu. O zamanlar yokmuş cep telefonu. Bak ama görüşebilirdi diyor. Yani demek ki şu anki şey onu gösteriyor. Bak bir kişisin abi. 100 kişinin dünyanın yüz yerindeki ayrı kişinin yüzüyle de görüşebiliyorsun. Onlara bir şey söyleyebiliyorsun. Onlar sana bir şey söyleyebiliyor. Bak elimizdeki cep telefonu Cenabı Hak'ın kainattaki tecelliyatının küçük bir misali işte. Biz bile yani basit bir telefonla 100 kişiyle aynı anda görüşebiliyorsak Allah'ın koyduğu bir sanatla bunu yapabiliyorsak Allah'ın kendisi niye bir anda milyonlarca kişiyle görüşemezsiniz sebebi? Her birimiz de ailemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken o bize bizden daha yakın olurdu. Bak nerede olursan ol daha yakın. Üçüncüsü nurani ruhların aksidir. Nurani ruhların. Bak birincisi taş Bu sandalye gibi cami şeyler. İkincisi hafif ışık mışıklı yarı madde yarı nurani varlıklar güneş gibi. Üçüncüsü de nurani ruhların aksidir. Mesela ruhlar tamamen nurani varlıklar. Onların aksi ise daha ileri bir seviyede. Üçüncüsü nurani ruhların aksidir. Şu akiz hem haydır hem ayındır. Yani hem aksettiği yerde hem canlıdır o ruh hem de aynısıdır. Fakat aynaların kabiliyeti nispetinde tezahür ettiğinden o ruhun mahiyeti nefsül emriyesini tamamen tutmuyor. Sadece böyle bir fark var. Aynaların kabiliyeti nispetinde tezahür ettiğinden Mesela diyelim ki cep telefonlarının ekranlarının mesela kalitesi farklı farklı olsa herkesin telefonunda mesela aynı görüntü olmayacak. Kimin daha mesela o kişiyi tam aksettiremeyecek. O onun telefonun şeyinden geliyor, noksanından geliyor. Telefonun mesela görüntü kalitesi şeyi yüksek olursa daha fazla aşağı düşecek. Düşük olunca onun gibi. Ayinlerin kabiliyeti nispetinde tezahür ettiğinden o ruhun mahiyeti nefs-ül emriyesini tamamen tutmuyor. Mesela Hazreti Cebrail Aleyhisselam Bak bunlar artık yani kırk kat aleminden gerçek misaller. Hazreti Hazreti Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde, Dıhye isminde bir sahabe, Dıhye suretinde huzur-u nebevide bulunduğu bir anda huzur-u ilahide kaşmetli kanatlarıyla arş-ı âzamın önünde secdeye gider. Mesela Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretine girip Peygamber Efendimizin huzurunda sahabeleriyle beraberken iman, İslam, ihsan nedir diye soru soruyor. Onu soran Encebral Aleyhisselam. Dıhye suretinde geliyor. Ama o anda da Cebrail Aleyhisselam aynı zamanda da Cenab-ı Hak'ın huzurunda secdeye gidiyor. Bak aynı bir iki yerde bulunuyor. Cebrail Aleyhisselam dıhyye suretinde huzur-u nebevide bulunduğu bir anda huzur-u ilahide haşmetli kanatlarıyla arş-ı azamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Evamir-i ilahiyeyi tebliğ ederdi. İki ev dedik ya. İki ev değilmiş. Hesapsız yerlerde. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Evamir-i ilahi Allah'ın emirlerini tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı. Yani huzur-u nebevide bulunurken huzur-u ilahide bulunuyor. Ona mani olmuyor. Çok yerlerde emri ilahi tebliğ ediyor. Mani olmuyor. Bak bir anda çok yerlerde bulunup çok işleri yapabiliyor. Yani Allah'ın yarattığı bir Cebrail böyle olursa Cebrail Aleyhisselam Cenab-ı Hak'ın kendisi hayır İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nurani olan Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam. Misal şimdi peygamber Elimizden geldi, değil mi? Çünkü onun da mahiyeti nur. Peygamberimiz'in de mahiyeti nur, hüviyeti nurani olan Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün Asfiya ile bir anda görüşür. Kıyamette bütün Asfiya ile bir anda görüşür. Demek ki biz de Asfiya olabilirsek bizimle de görüşecek demek ki. Bir birisi biri bir birisine mani olmaz. Hatta evliyadan ziyade nuraniyet kesmeden ve ebdal denilen bir kısmı bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Evliyadan ziyade nuraniyet kesmeden ve ebdal denilen bir kısmı. Bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Mesela üstadımız şimdi o Eskişehir hapishanedeyken, Eskişehir hapishanesindeyken müdüre diyor ya ben diyor işte Akcami'de, Akça Cami'de diyor yurtdışına namazı kılmam lazım. Müdüre de diyor ki bu zat diyor herhalde hapishanede çok kaldığından dolayı çıkamayacağını düşünemedi herhalde falan diyor. Tamam hocam falan diye yetiştiriyor. Sonra hapishane müdürü camide bakıyor ki üstad imamın arkasında namaz kılıyor. Koşturu koşturu hapishane Kim bıraktı diyor bu zatı diyor. Bakıyor uşak resminde oturuyor yani. Yani böyle edal denilen yani maneviyatta böyle büyük evliyalar darda da bu şeyler gözüküyor. Somuncu baba da öyle anlatıyorlar değil mi? O cami çıkışında 6-7 tane kapısı var. Her kapıda ekmek dağıtıyor mesela. O diyor ben de aldım. Ben şu kapıda. O diyor ben de öbür kapıda. Allah Allah diyorlar. Hepimize aldık ama ayrı ayrı kapıda. Birkaç yerde orada bulur. Hep ekmek veriyor mesela. Bunlar vaki. Hatta evliyadan ziyade nuraniyet kesmeden ve abdal denen bir kısmı bir anda birçok yerlerde müşahade ediliyormuş. Aynı zat ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler ayine olur? Cismaniyete cam ve su gibi şeyler ayine olur. Evet. Öyle de ruhaniyata dahi hava ve esir ve alem misalin bazı mevcudatı aine hükmünde. Bak burası çok önemli işte. Yani hava dediğimiz esir maddesi dediğimiz alem misalin bazı mevcud mevcudatları da aine hükmünde oluyor. Kime? Ruhaniyata dahi. Hava ve esir ve alem misalin bazı mevcudatı aine hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vasıta-i seyri siha suretine geçerler. Şu an fizikte de mesela böyle ikiz ikizliğe ondan sonra birbirinden çok uzak maddelerin böyle eşleştiğini falan söylüyorlar. Zaman kavramı ortadan kalkıyor filan. Yine bu aynalar meselesine bakıyor. Berk ve hayal suretinde bir vasıta-i seyri siha suretine geçerler ve o ruhaniler hayal süratiyle o meraya-i nazifede o menazi Latifede gezerler. O ruhaniler hayal-i süratıyle o mereyay-ı nazifede o nazif aynalarda, latif menzillerde gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Evet mesela bu Azrail Aleyhisselam için de öyle. Değil mi mesela ruhu kabz ederken şüraklı bir şekilde mesela burada kabz ediyor. Biraz sonra başka dünyanın başka yerinde kabz edecek. Hemen oraya bir yana nasıl gidiyor? Oradan oradan oradan nasıl gidiyor? Yine aynı şekilde. Onlar işte bu aynalar. O ruhaniler hayal süratiyle o meray-i nazifede, o menazir-i latifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ya şimdi temsilleri verdi. Bunu artık bu temsillerde de hakikatları gösterdikten sonra şimdi mevzuyu maksadına ulaştıracak. Madem güneş gibi aciz ve musahhar mahluklar Güneş gibi, aciz ve musahkar mahluklar ve ruhani gibi maddeyle mukayyet nimnurani masnular. Nuraniyet sırrıyla bir yerdeyken pek çok yerlerde bulunabilirler. Bunu gözümüzde de görüyoruz. Duyuyoruz da. Mukayyet bir cüzi iken mutlak bir külli hükmünü alırlar. Bir anda cüzi bir ihtiyar ile pek çok işleri Yapabilirler. Acaba, maddeden mücerret ve mualla. Cenabı Hakk'ı tarif ediyor. Maddeden mücerret ve mualla. Cenabı Hak maddi ve cismani değil haşya. Maddiyatta böyle olursa maddiyat mücerret olan zatlar nasıl olur? Maddeden mücerret ve mualla hem mücerret ayrı hem de ali yüksek. Ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrah. Şu umum envar bütün bu gördüğümüz nurlar ve bütün nuraniyat, nurani varlıklar onun envar-ı kutsi esmasının bir kesin sif zilali. Yani o Cebrail Aleyhisselam, Azrail Aleyhisselam, o ruhaniler vesaireler hepsi aslında Cenabı Hak'ın nur esmasının kutsi nurlarından kesik bir karanlık bir gölge. Esmanın karanlık gölgesi böyle olursa esmanın kendisi nasıl olur? Onun envar-ı kutsi esmasının bir kesip zilali umum vücut ve bütün hayat. Alem-i ervah ve alem-i misal nim şeffaf bir ayna-i cemali Sıfat-ı muhita. Allah'ın kudreti ilmi bütün kainatı kuşatmış değil mi? Sıfat-ı muhita. Şunat-ı külliye. Yani bir anda pek çok işleri yapıyor. Şunat-ı külliye olan bir zat-ı akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilmi muhitle tecelli sıfatı. Ve cilvi efâli içindeki teveccüh ahadiyetinden hangi şey saklı Hangi iş ağır gelebilir? Hangi hangi fert uzak kalabilir? Hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? Evet güneşin evet güneş kayıtsız nuru maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde güneş kayıtsız nuru maddesiz aksi vasıtasıyla Sana senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde. Değil mi? Gözün içine giriyor değil mi güneş? Göz bebeğinden de arkaya geçiyor. Sana senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Evet. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüt etmek, çok merati ve külliyeden geçmek lazım gelir. Mesela şimdi şöyle basit bir örnek versek olur mu? Mesela şu direk var ya şurada mesela. Bu direğin var olduğunu benim anlamam için yanına gitmeme gerek var mı? Bak buradan görebiliyorum. Niye çünkü göz gözün görme olayı nurani bir olay. Bak nurani olduğu için oraya gitmeme gerekiyor. Ama duvarın benim varlığımı anlaması için yanıma gelmesi lazım. Bana dokunması lazım. Yani nurani olduğun zaman o seni her şeye yaklaştırıyor. O zaman maddiyatta nuraniyete doğru çıkılması icap ediyor. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok menatibi külliyeden geçmek lazım gelir. Adeta manen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de Celili Zülcemal, Cemili kemal. Sana gayet yakındır. Celili Zülcemal, Cemili Zülkemal, sana gayet yakındır. Sen ondan gayet uzaksın. Evet. Mesela bu şeylerden misal versek olur mu Osman? Mesela marketlerde falan mesela her tarafa kamera takıyorlar. Diyelim ki üç kat, beş kat, yüzlerce bölüm vesaire. Adam içeride yönetim odasında markette kim Kim var, kim yok? Yüzlerce kişi takip edebiliyor. Bak o hepsine yakın olabiliyor. Ama oradakiler onu göremiyor. Değil mi mesela? O basit bir örnek yani. Cenabı Hak bütün mahlukatı görüyor, biliyor, yönetiyor nuraniyet sırrıyla. Ama biz ondan o bize nihayetsiz yakın, biz ona nihayetsiz uzağız. Öyle de Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır. Sen ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. Şimdi bu 14. sözden de böyle mevzuyla alakalı bir yer var. Onu da okuyalım. Ve lillahil meselül ala. Sani zülcelal'in esma-i hüsnasından nur isminin bir kesif aynası hükmünde olan güneşin. Güneş neymiş? Sani Celal'in Esma-i Hüsna'sından Nur isminin yani Cenabı Hakk'ın güzel isimlerinden Nur ismi var. Güneş nedir? O Nur isminin bir kesip aynası. Yani karanlıklı, parlak olmayan bir aynası hükmünde olan güneşin emri-rabbani ve teshiri-ilahi ile mazhar olduğu vazifeler. Emri-rabbani ve teshiri-ilahi ile mazhar olduğu vazifeler. Mesela güneş yeryüzünü aydınlatıyor, ısıtıyor diyoruz ya. Bunu ne ile yapıyor? Emri-rabbani ve teshiri-ilahi ile. Yani onu ona yaptıran yine Allah. Yani onu o özelliği veren, o özelliği uygulattıran, onun icraatı yine Allah'ın elinde. Yani Allah kainattaki umumi kainatın tamamında olan o gizli hakikatı güneş gibi parlak bir örnekte gözümüze gösteriyor. Hatta yani şöyle desek olur mu Osman? Yani güneşin yaratılması, oraya konmasında belki en büyük sebep şu hakikatı anlamamız için Allah misal diye belki oraya koyuyor. Hani diğer şeyler ayrı yani tamam onlar ama asıl şey Bu Cenabı Hak'ın bu hakikatini böyle bir müşahhas temsilinde görelim. Daha iyi anlayabilelim diye belki onun için yaratılıyor. Yoksa Allah dünyayı başka şekilde de aydınlatabilirdi yani. Bir şekilde aydınlatabilirdi. Işık, güneşsiz. Ama orada bir tane güneş yazalım. Aydınlatınca belki bu hakata temsil olsun diye istemiş olabilir. Emri Rabbani ve tesir-i ilahi ile mazhar olduğu vazifeler şu hakikatı fehme takrib eder. Şu hakikatı anlayışa şöyle ki, güneş ulviyetiyle beraber, o kadar yüksek, uzakta böyle yüksekliğiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın. Değil mi? Mesela sen kafanı ısıtıyor. Kafama güneş çarptı diyorsun. Yani yüzün parlıyor. Güneşe baktığın zaman yüzün aydınlanıyor. Bak sen sana o kadar yakın. Güneş ulviyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere Nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları mütesir ettiği halde. Onları mütesir ettiği halde. Mesela güneşte gezemiyorsun değil mi sokakta mesela? Hemen ne yapıyor? Onları mütesir ettiği halde o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktır. Güneş ışığıyla hemen bize yaklaşıyor. Ama biz güneşe varalım desek binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle mütesir edemezler. Kurbiyet dava edemezler. Hem o güneş her şeffaf zerre, her şeffaf zerreye hatta ziyası nereye girmiş ise orada hazır ve nazır gibi olduğu o kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır. Hem o güneş her şeffaf zerreye her şeffaf zerreye hatta ziyası nereye girmiş ise ışığı nereye girmiş ise orada hazır ve nazır gibi olduğu. O zerre kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır. Mesela küçük bir cevap parçasını veya zerreyi güneşe karşı tutup güneşin aynanın içerisinde güneşin aksi küçük bir güneşlik görüyorsun. Bir nevi timsar, güneşe benzer bir akis içeren görüyorsun. Demek ki güneş burada. Ondan sonra hazır ve nazır. Hem güneşin azameti nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Şimdi nuraniyete de dereceler var. Mesela ışık sana geliyor. Elbisenden geri çarpıyor. Ama X ışınları ropyen şöası dediğin ışınlar içeri giriyor kemiklere kadar gidiyor. Oradan çarpıp geri dönüyor. Bakın o onun dalga boyu daha küçük olduğu için nuraniyeti daha fazla olduğu için daha içeri giriyor. Ama mesela güneşten çıkan alfa gama beta ışınları varmış mesela. Onlar o dünyanın bir tarafından geliyor öbür tarafına çıkıyor gidiyor ruhun duymuyor mesela. Daha ince Nuraniyeti daha böyle kuvvetli olanlar. Nuraniyeti de öyle dereceler var. Güneşin azameti nuraniyeti derecesinde ihatası nüfuzu ziyadeleşir. Bu nüfuzu anladın değil mi? Osman abi. He, mesela şimdi ben seni görüyorum ya. Ama arkandaki kanepeyi göremiyorum. Onun arkasındaki de kabrin kanepeyi göremiyorum. Duvar da göremiyorum. Niye? Çünkü benim gözümün şeyi bu kadar. Ama ben X ışınıyla Mesela arkamı bilmem neyle baksam sen arkanı arkanı hepsini görebiliyorum. Yani Cenabı Hakk'ın görmesinde yani böyle nuranide tam nurani olduğu için yani önde arkada olması, iç içe olması falan hiç mani değil. Hepsi böyle. Hepsini bir anda görüyor. Güneşin azameti nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki en küçük, ufak şeyler ondan gizlenip kaçamazlar. Bir de bu var. Mesela şimdi ben sana bakıyorum. Senin gömleni görüyorum. Gözünü görüyorum. Göz merceğini görüyorum ama onun içerisindeki küçükliği göremiyorum. Mesela küçük Mesela şimdi elimi görüyorum, parmaklarımı görüyorum. Ama mesela bu derimi de görüyorum. Bu derimin üzerindeki hücreleri göremiyorum. Yani ne zekâda falan görebiliyorum. Yani görmede o en iyi küçük parçalara kadar görme yine nuraniyetle alakalı. Yani derinlik, arka arkaya mani olması ayrı bir konu. Mesela şu anda parmağındaki, elimdeki atomları, hücreleri olan atomları görebiliyor muyum? Göremiyorum. İşte onunla görünmesi lazım. Cenabı Hak'ın hepsini görmesi lazım. İşte nuraniyet azametindendir ki en küçük ufak şeyler ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyası cüzi ve ufak şeyleri nuraniyet sırrıyla harice atmak değil bilakis dairi ihatasına alıyor. Azamet-i kibriyası cüzi ufak şeyleri nuraniyet sırrıyla harice atmak değil bilakis daire-i hatasına alıyor. Ne demek? Osman daire-i hatasına alıyor. İhata dairesi var ya. Hepsi içinde kalıyor yani. Onları göremiyorum. Demiyor. Onlar da görüyor. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fail-i muhtar farz etsek Mesela şimdi güneş bütün dünyadaki bütün aynalarda ışığıyla, ısısıyla bulunuyor ya. Aynı zamanda da oralarında iş yapabiliyor olsa yani. Faili muhtar farz etsek. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak faili muhtar farz etsek o derece sürat ve o derece suhulete ve sürat ve vüs'at içinde. O derece suhulete kolaylık, sürat ve vüs'at genişlik içinde zerreden katreden deniz yüzünden seyyarata kadar. İzni ilahiyle öyle işliyor ki şu tasarruf-ı azimeyi yalnız bir mahzı emir ile yapar. Tahayyül edilebilir. Evet. Bu da çok güzel oldu ya. Değil mi? Yani o bulunduğu yerde de iş yapıyor olsaydı yani kudretiyle de, ilmiyle de, iradesiyle de orada yine tecelli etmiş olsaydı ne olacaktı? Rahatsız yerlerde bulunup hazzı, hazzı üstleri bir anda beraber yapacaktı. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak faili-muhtar farz etsek. Bu güneş için sadece farz ediyoruz yani. Farz-ı muhal olarak faili-muhtar farz etsek. Faili-muhtar ne demekti? İrade ettiğini yapabilen. Faili-muhtar farz etsek o derece suhule kolaylık sürat ve vüsat içinde Zereden, katreden, deniz yüzünden, bak zereden, katreden, yağmur su damlalarından, deniz yüzünden seyyarata kadar. Çünkü güneş o zerrelerde parlıyor. Su damlacıklarında parlıyor. Deniz yüzünde parlıyor. Aya da mesela ışını veriyor. Deniz yüzünden seyyarata kadar izni ilahiyle öyle işliyor ki şu tasarruf azimeyi, o büyük tasarruf, icraatı, faaliyeti Yalnız bir mahzı emriyle yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi zerreye de kabiliyetine göre kemali intizam ile verebilir. İşte sema denizinin yüzünde ziyadar bir kıbarcık ve Kadir-i Mutlak'ın Nur isminin cilvesine kesif bir aynicik olan şu güneşin dil müşahade şu aykatın üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Bu da çok güzel bir teşbih. Sema denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık. Mesela güneş bize göre çok büyük falan diyoruz ya. Aslında Cenabı Hakk'ın nur ismine göre denizdeki bir kabarcık gibi koca güneş. İşte sema denizinin yüzünde Ziyadar bir kabarcık. Yani parlak, ışıklı bir kabarcık ve Kadir-i Mutlak'ın kudreti mutlak olan Cenabı Hakk'ın Nur isminin cilvesine kesih bir aynicik. Bak mesela canım bütün yıldızlar mesela bizim galakside 500 milyar güneş var diyelim yıldız. Bir sürü galaksi var. Milyarlarca galaksi. Hepsinin nuru nereden geliyor? Nur isminden geliyor. Bakın nur ismi sanki sema denizi bir deniz sema. Bütün yıldızlar birer kabarcık. O kabarcıklara nur ismi hepsine nur veriyor. Sonra O kabarcıklardan sadece güneş bizim deniz ürününde ki milyonlarca kabarcığa ışık veriyor diyelim. Anladın mı Osman temsilini? Bak bütün semadaki bütün yıldızları sema denizinde birer kabarcık. Bak Nur ismi hepsini aydınlatıyor. Orada bir tane güneşte bizim denizdeki bütün kabarcıkları aydınlatıyor. Şimdi hangisi o zaman görüyorsun işte. Mesela yani Nur isminin hepsini aynı yani Nur isminin uzaydaki bir kabarcığı bizim denizdeki bu kadar kabarcıklara Nur veriyorsa ve bu da o Nur isminden geliyorsa Nur isminin bir civresi böyleyse kudreti, ilmi, tamamı hakiki mahiyetini nasıl düşünsen nasıl bir ulviyette azamette, kudrette gözükecek değil mi o zaman? Kader-i Mutlak'ı Nur isminin cilvesine bir aynacik olan şu güneşin bil müşahede yani gözümüzle görüyoruz bunu bil müşahede şu hakikatın üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde güneşin nur ve harareti bak güneşin nuru harareti Cenabı Hakk'ın kudretini nuraniyetini noktasında nasıl toprak gibi. Güneşin nur ve harareti nur ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde. Toprak gibi kesif. Toprak gibi kesif olan böyleyse tam nurani olan ilim ve kudret nasıldır? Güneşin nur ve harareti ilim ve ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde nur nur münevvir nur mukaddir nur olan zat-ı zülcelal. Nurların nuru, nurların münevveri, nurların mukaddiri olan zat-ı zülcelal her şeye ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın, her şeye ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna hem o derece külfetsiz, mualacesiz, suhuletle işleri yapar ki yalnız mahz-ı emrin ve suretiyle icat eder gibi anlaşıldığına hem hiçbir şey cüzi külli, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud derecesinde bir yakini imanı ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.