NNur Risale DersleriNur Risale
← Tüm dersler

3114.ders 16.söz-1.şua-01.ders-safi kalbini ona bir taht yapıyor

Sözler · 59:52 · 27 Eyl 2026

Ders metni

16. sözden okuyacağız inşallah. Bismillahirrahmanirrahim. 16. söz. Bismillahirrahmanirrahim. Allah bir şeyin olmasını irade ettiği zaman ona o ol der. O da hemen oluverir. Şimdi bir bu ayet-i kerime de mühim bir nükteler var. Bakalım şimdi inşallah. Cenab-ı Hak'ın bütün esmasıyla hakiki bir surette tecelliyatı var. Cenab-ı Hak'ın bütün esmasıyla hakiki bir surette tecelliyatı var. Cenab-ı Hak hallak ismiyle vücut veriyor ve o vücudu idame ediyor. Benzer Güneşlere, yıldızlara, galaksilere kadar ne varsa hepsini yokluktan varlığa Cenabı Hak hallak ismiyle var ediyor. Var ettikten sonra da onu varlıkta yine devam ettiriyor. Mesela bir yerdeki bir taşı şöyle havaya kaldırsak yine havada durması için tutmamız lazım yine değil mi? Mesela bıraksan düşer. Yani Cenabı Hak ademden vücuda çıkartıyor mahlukatı, yaratıyor. Yine vücutta durması için yine hallak isminin tecellisi devam devam ediyor. Eğer hallak ismi tecelli devam etmezse Cenabı Hak bıraksa tahric ederse eşyayı eşya tekrar yokluğa gider. Bak burada hallak ismine vücut veriyor diyor. Yukarıdaki ayet-i kerimede "Oğul" emriyle vücut veriyor diyor. Değil mi? O zaman hangisi esastır? Veya "Oğul" emrinden maksat nedir? O zi hayatın zahirine ve batınına bakıyoruz. O zi hayatın yani herhangi bir zi hayatın canlının Dışına, dış görüntüsüne ve içindeki organlarına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı ve nafiz bir iradenin tasviratı ve tanzimatı görünüyor. Dış şekli de gayet harika hikmetli. İç organlarının şekilleri, vazifeleri de hikmetli. Cenabı Hak ne yapıyor? Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı. Bak o emri demiyor. Kudretin tasarrufatı diyor. Demek ki Bütün insanı, bütün mahlukatı yaratıyor ve kudretiyle de idare ediyor. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı ve nafiz bir iradenin tasviratı ve tanzimatı görünüyor. Nafiz bir irade. Yani her şeyin bu şekilde olması yine Allah'ın iradesiyle. Değil mi? Nafiz bir iradenin tasviratı, şekil vermesi, tanzimatı, nizam vermesi görünüyor. Yani Bir kuvvet ve kudret icat eder. Bir emir ve irade suret giydirir. Evet. O zaman madem kudret yaratıyor, hallak ismi ile yaratıyor. O zaman ol emri yani bir şeyin olması için ona ol der Cenabı Hak. Allah bir şeyin olmasına irade ettiği zaman ona ol der, o da oluverir. Yani ol demek o zaman yani niye ol diyor? Madem kudretiyle yaratıyor. Ol demesi yaratması ne demek yani? O da çok güzel bir hakikat. O derece ona kolay ve rahattır ki innama emruhu iza erade şeyen ila ahir sırrıyla güya yalnız emreder yapılır. Güya yalnız emreder yapılır. Mesela bir şey ol diyorsun. Bu böyle olsun. Mesela ey yağmur, bulut suyunu ver. Ey ar suyunu çek, güneş dön. Işığını ver, ne bileyim. Yani böyle emir yani bir şeyin emirle olması kolaylığa işaret yani. Yani emretmek ne kadar kolaysa mesela yani demek ki Allah'ın kudretinin o kadar kolay olduğuna işaret emirle oluyor denmiş diyor. Nasıl ki gayet mahir bir sanatkar ziyade kolay bir tarzda elini işe dokundurur dokundurmaz makine gibi işler. Ve o sürat ve mahareti ifade için denilir ki o iş ve sanat ona o kadar musahhardır ki güya emriyle dokunmasıyla işler oluyor. Sanatlar vücuda geliyor. O sürat ve mahareti ifade için denilir ki o iş ve sanat o kadar ona musahhardır ki güya emriyle dokunmasıyla işler oluyor. Sanatlar vücuda geliyor. Mesela bir işe bir adamın terzi mesela ilk başladığı zaman ki hızıyla 30 sene Sonraki hızı bir mi mesela değil mi? O işte iyice meleke iyice kolaylaşıyor. Artık elini dokundurur dokundurmaz yapıyor. Elini dokundurunca mı yapıyor? Yine ilmiyle kudretiyle yapıyor mesela. Ama oradaki kolaylık işaretten öyle deniyor. Öyle de Kadir-i Zülcelal'in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede musahhariyet ve itaatine. Kadir-i Zülcelal'in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede musahhariyet ve itaatine. Ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve suhuletle iş gördüğüne işaretten. Çok manidar değil mi? Kudret-i Kadir-i Zülcelal'in kudret karşı eşyanın nihayet derecede mustahkariyet ve itaatine. Şimdi Allah Allah'a karşı eşya mustahkardır. Mesela biz eşyadan müdahale ettiğimiz zaman eşya bize zorluk çıkartır değil mi? Sert olur, ağır olur, şöyle olur, böyle olur özellikleri filan ama eşyanın bütün özelliklerini Allah verdiği için Allah'a karşı nedir? Zorluk çıkaramaz yani mustahkardır. Kadir-i Kadir-i Zülcelal'in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede musahhariyet ve itaatine ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve suhuletle iş gördüğüne işareten innama emruhu iza erade şeyen en yabulehu küne feyekun ferman eder. Yani aynı zamanda Cenabı Hak'ın azameti kudretine, ilminin kemaline, kudretin kemaline de delalet etmiş oluyor. Yani bu kadar büyük koskoca kainat yani büyüklüğüyle baksan koskoca kainat. İnce detay indiği zaman küçük atomların onların içindeki daha küçük parçacıklarına kadar tamamını birden böyle çok kolay yaratıyor olması Allah'ın kudretinin sonsuzluğuna kemaline de delil olmuş oluyor. Değil mi? Kainatın harekatının tanzimine dair kavanin-i adetullah'tan ibaret olan şeriat-ı fıtri kübra-i ilahiyenin bir cilvesine ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir ayine ve bir makes olan tabiat eşya İradesiyle tayin etmiştir. Mesela şimdi Allah'a pişin olmasını istediği zaman ona ol diyor ya. Allah şimdi böyle yani arada sırada bir şeyin olmasını mı istiyor? Öyle değil ki yani kainatta yaratma her saniye oluyor. Her yerde her an oluyor. Yani ol emri her an tecelli ediyor. Değil mi? Hem de yani zehrat adedince yani devam ediyor. O zaman O emrinin, ee, o emri arkasında kanunu gösteriyor. Yani Allah'ın kanunları, yani o emirler, kanunlar emirlerden oluşur, değil mi? Demek ki Cenabı Hak'ın kainata ait bir şeraiti var. Şeriat-ı fıtri kübra ilahiye var. O şeriat-ı fıtri kübra ilahiyeye göre Cenabı Hak her an kainatı idare ediyor. Mesela insan ee, bedeni için olsun, ağacı olsun, bütün mahlukat değil mi ki kainattaki fıtrat kanunları Cenabı Hakk'ın yaratmış. Onlara göre sürekli ondan sonra o kanunları işletiyor yani. Demek ki o emri her an her saniye her şey için geçerli. Kainatın harekatının tanzimine dair kavanin-i adetullah'tan ibaret olan şeriat-ı fıtri-i kübra-ı ilahiyenin şeriat-ı fıtri-i kübra-ı ilahiye. Yani bunu mesela bütün okullarda okut bütün fenler, bütün fenlerle ortaya konan bütün kanunlar Bütün bilimsel tespitler, şunlar, bunların tamamı bu cümlenin içerisinde. Şeriat-ı fıtri, kübra-ı ilahiye. Yani bilim bunu tespit etmeye çalışıyor işte. Şeriat-ı fıtri, kübra-ı ilahiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir ayine ve bir makes olan tabiat eşyayı iradesiyle tayin etmiştir. O tabiatın vücudu hariciye mazhar olan veçini kudretiyle icat etmiş ve eşyayı O tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezhetmiş. Cenab-ı Hak kainatı teşkil eden zerratı şeriat-ı fıtriyesine musahhar ve muti ve vamiri-tekviniyesine de münkat ve mümessil kılmıştır. Cenab-ı Hak kainatı teşkil eden zerratı. Mesela bakıyorsun toprak zerreleri, su zerreleri, hava zerreleri, değil mi? Hepsi böyle ağacın zerreleri, insandaki zerreler Gözdeki zehreler, kulaktaki zehreler, kalpteki zehreler hepsini Cenab-ı Hak ne yapmış? Ee o ona verdiği vazifeye göre, ona tayin ettiği kanuna göre bir hale getirmiş değil mi? Bir vaziyette getirmiş yani. Ondan sonra da o emirleriyle onu sürekli işletiyor. Cenab-ı Hak kainatı teşkil eden zerratı şeriat-ı fıtriyesine musahhar ve muti ve vamiri tekviniyesi de tekviniyesine tekviniyesine de min kat ve Müessir kılmıştır. Bir arı kün emrine imtisalen matlup bir şekle girdiği gibi herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irade edilen vaziyetlere girer. Bir arı kün emrine imtisalen matlup bir şekle girdiği gibi herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irade edilen vaziyetlere girer. İnnemâ emrühu iza erâde şeyen en yaqulu lehu kün feyekün. Ayet-i Kerîmenin işaretiyle emr ile icat oluyor. Ve kudret hazineleri kaf nur Kafnun. Kafnun. Mesela kafnun mesela kef değil mi? Kef ve nun. Yani kafnun küün deyince kef ve nun harfi var. O da kafnun olmuş oluyor. Kudret hazineleri kafnun dır. Zat-ı Zülcelal olan sahibi arş-ı azamın zat-ı Zülcelal olan sahibi arş-ı azamın Yani Cenab-ı Hak âlem-i şehadeti yaratmış. Üzerinde yedi kat semavatı yaratmış, fürsü yaratmış, arş yaratmış, arsa arzalama yaratmış değil mi? Bütün bunlar o cenneti yaratmış mesela. Bütün bu yaratılanlar, bu alemler tamamının sahibi. Zat-ı Zülcelal olan sahibi arş-ı azamın manevi merkezi ve alem ve kalp ve kıbre-i kainat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlukatın tedbirine medar dört arş-ı ilahisi var. Yani arşın arştan da bir kelime manasıyla mesela tecelli ın en böyle azami tecelli ettiği yere arş denir. Mesela diyelim ki bir güneş denize bütün haşmeti ile tecelli ediyorsa deniz deniz mesela arştır artık. Güneşin arşıdır. Mesela başka yerlerde az tecelli ediyorsa güneş denizde çok tecelli ediyorsa oraya deniz arş denir yani onun en çok görüldüğü yere arş deniyor. Şimdi kainat dünya üzerinde de böyle tecelligâhın dört arşı var. Cenab-ı Hak'ın böyle Mesela birisi hıfz ve hayat arşıdır ki topraktır. Toprak deyince sen Harun'du değil mi senin ismin? Harun kardeşim. Sen Adana'dan okuyordun? Maşallah. Birisi hıfz ve hayat arşıdır ki topraktır. Mesela toprağı düşünelim. Mesela bağları başlıkları geziyor musun böyle? Toprak şeyi geziyor musun? Mesela o topraktır. Toprak nedir? Hıls ve hayat arşı. Mesela çekirdekleri tohumları atıyorsun toprağa koruyor değil mi? Ve onlardan mesela bütün yeryüzü o toplar tohumları şeyleri Cenabı Hak yeşertiyor. Bütün yeryüzü böyle nimetlerle yani hayat fışkırıyor değil mi toprakların mesela. Hıls ve hayat arşıdır ki topraktır ismi hafiz ve muhi'nin mazharıdır. Yani Cenabı Hak'ın hafiz isminin muhi hayat verici isminin mazharıdır. İkincisi fazla Fazl ve rahmet arşıdır ki su unsurudur. Bir de su üzerinde Cenabı Hak'ın tecellisi var. O da fazl. Yani o mesela su yağmur yağdığı zaman şey yaptığı zaman ihsanlar şeyler değil mi fışkırıyor mesela. Fazl fazilet bir de rahmet. Su rahmettir. Rahmet arşıdır ki su unsurudur. Üçüncüsü ilim ve hikmet arşıdır ki unsuru nurdur. Nur unsuru. Yani nurun soruda işte bu ışık, elektrik, ondan sonra vesaire bunlarda da işte elektromanyetik dalgalar, şunlar, bunlar. Onlarda da ilmin Cenabı Hak'ın ilmi ve hikmeti tecelli ediyor. Üçüncüsü ilim ve hikmet arşidir ki unsuru nurdur. Dördüncüsü emir ve iradenin arşidir ki unsuru havadır. Şimdi bizim konumuz emir ya. Yani havada da emri ilahi çok böyle çok parlak gözüküyor. Mesela Acem-i Evvel diyor. Ağaç bir sene sonra meyve verir. Değil mi mesela? Ama havada mesela havaya bir ağzına bir kelime ekiyorsun. Bismillah diyorsun. Anında her tarafta bismillahı Cenabı Hak çoğaltıyor. Bak toprağı görsün bir şekilde bir senede yaşa diyor. Ama havayı ektiğin anda bir de bu böyle diğer elektronik cihazlarla vesaire olsa milyon bütün küre ağzının her tarafında aynı sesi halk ediyor. Mesela şimdi sen Musa şu an beni duyuyorsun değil mi? Mesela beni duyuyor musun şu anda? Mesela şimdi ağabeyin yanına otursan orada da duyacaksın. İşte senin ağabeyin oraya gitsen orada da duyacaksın. Bak odanın neresine gidersen duyacaksın. Demek ki benim ağzımdan çıkan ses de Cenabı Hak odanın her yerinde yaratıyor. Değil mi? Milyon yerde yaratıyor. Efendim hoparlör olsa bir şey olsa belki İskender bu mahalle duyacak mesela. Telefondan konuştuğun zaman dünya duyuyor mesela. Ne oluyor bak? Durun sorunda Cenabı Hak o oluyor. Bir anda sayısız yerde ondan sonra benim ağzımdan çıkan kelimeyi Cenabı Hak kalk ediyor. O zaman hava nedir? Emir ve irade arşı olmuş oluyor. Allah'ın emrinin yani emir her yerde tecelli ediyor da işte en parlak böyle şaşaalı tecelliliği hava sayfası. Dördüncüsü emir ve iradenin arşıdır ki unsuru havadır. Emir ve irade arşı olan unsuru hava için de emir ve iradenin acayibini ve garaibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız şöyle ki. Biz nasıl ağzımızdaki hava ile hurufat ve kelimatı ekiyoruz. Biz nasıl ağzımızdaki hava ile ağzımızdaki hava ile hurufat ve kelimatı ekiyoruz. Mesela şu an ders yapıyoruz. Havayı ekiyoruz. Cenabı Hak dinleyen kulaklara dediğince onu çoğaltıyor. Daha çok çoğaltıyor da. Ama dinleyen kulaklara dinliyor olduğunu kesin biliyoruz. Ağzımızdaki hava ile hurufat ve kelimatı ekiyoruz. Birden sümürleniyorlar. Yani havada adeta zamansız bir anda bir kelime bir habbe olup hariç havada sümürlenir. Yani havada adeta zamansız bir anda Bir kelime bir habbe olup hariç havada sümürlenir. Küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi cami bir havayı sümbül veriyor. Hatta ne de alakası da mesela böyle radyo ile alakalı mektuplar var. Mesela bir hafız Kur'an radyo Kur'an okuyan radyodan şey yaptığı zaman radyo yayınıyla küre-i arz diyor. Küre-i arzın hava kısmı tamam bir hafız olur diyor. İnsanlar onu işte radyo diliyle dişirir diyor mesela. Üstadın bakışı yani Küreyi Havai tek bir hafız hükme geçer. 100.000 ağızlı, 100.000 dilli işte radyolar deyince herkese ondan sonra Kur'an'ı okur diyor mesela. Üstadın zamanında teknoloji çok yer oldu halde yine üstad bak ne kadar güzel meseleler biliyor. Şimdi ben tahmin şimdi cihazların olsaydı daha daha başka misaller verirdi yani üstadımız. "Tesis telefon" diyor. Daha o zaman telgraf yok. Üstat telgrafı talip ediyor. "Tesis telefon" diye. Küçük, büyük, hadsiz aynı kelimeyi cami bir havayı sümbül veriyor. Unsuru havaiye bakıyoruz ki o derece emr küün feyhüne muti ve musahhar ve emirberdir ki unsur havaiye bakıyoruz ki yani havaiye bakıyoruz hava unsuruna o derece emr küün feyhüne muti ve mustakkar ve emirberdir ki. Yani mustakkar oldu, muti oldu. Neticeden belli, değil mi? Zaten Cenabı Hak yaratmış. Yani yaratılan şey yaratıcıya zaten mustakkar olur. Emr küün feyküne muti ve mustakkar ve emirberdir ki güya her bir zerresi bir nefer gibi muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler. Zamansız en uzak zerreden emr küünden cilve olan bir iradenin imtisalini, itaatini gösterir. Mesela ahize ve nakile radyo makineleri vasıtasıyla. Ahize ve nakile radyo makineleri vasıtasıyla. Biliyor musun Harun ahize, nakile? Şu alıcı ahize ahz etmek, almak. Nakil de işte başkasına iletmek yani alıyor senden sesi iletiyor. Ahize ve nakile radyo makineleri vasıtasıyla Havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutku beşeri bütün küre arzın her tarafında radyo ahizeleri bulunmak şartıyla zamansız aynı nutuk, aynı anda her yerde işittirilmesi emr küün fekünün cilvesine. Yani bu böyle oluyor, geliyor havası işte öyle değil. Emr küün fekünün cilvesiyle oluyor. Tabii. İşte ee onun kanunları var. Kanunlara riayet ettiğin zaman Cenabı Hak ona kalk ediyor. Ama kudret tecelli ediyor. Nasıl ağaçlı kudret tecelli ediyor, meyveleri yaratıyorsa hava sayfasında da kudret tecelliyor. Bu kelimeleri yaratıyor. Yani böyle oluyor, geliyor falan diye bir şey yok. Hatta işte emr küün feykün olarak. O kadar müstakbel ve kolay bir surette tabii. Emr küün feykün'ün cilvesine ne derece kemali imtisal ile her bir zerre-i havaiye de itaat ettiğinin gösterdiği gibi. İşte bu sıra binaendir ki, Kur'an-ı Muzül Beyanda bazen kudret eserini sıfat-ı irade ve sıfat-ı kelamdan gelir gibi tabiratı. Hani bak dersin başında demiştim ya. Allah kudretiyle yaratıyor ama ol demekle yaratıyormuş gibi söylüyor ya. Mesela Allah bir şeyin olmasını irade ettiği zaman ol der. Ol kelamdır yani. Kelam sıfatıyla Yaratıyormuş gibi söylüyor. Onu niye öyle yapıyor? Aslında kudret yaratıyor. İşte bu sıra binaen değil ki Kur'an-ı Muzül Beyan'da bazen kudret eserini sıfat-ı irade ve sıfat-ı kelam gelir gibi tabir altı. Niçin miş? Gayet derecede sürat-i icat ve gayet derecede inkıyad-ı eşya ve müstakariyet-i mevcudattan başka. Başka hikmetler de vardır. Bizim için şu anda bize bakan burası. Yani yaratılıştaki sürat-i icada. Mesela şimdi "O ol." dedi, "Oldu." Hemen "O ol." dedi, "O ver." dedi. Yani demek ki yani ne kadar kolay yaratıyor. Zaten o ol emrin içerisinde ilim irade kudreti de tazammun ediyor. Sadece ol emri öyle değil içerisinde o ol emri ile beraber ilim irade kudret ile tecelli ediyor. Ama orada ol emrine nazar çekiyor ki kolaylığa işaret olsun diye. He. Ya mesela şöyle bir temsil doğru olur mu? Mesela ben şimdi aziz zayıf bir insanım. Birisine gel desem gelmez mesela. Otur desem oturmaz. Ama güçlü kuvvetli olsan böyle şey olsan büyük adam olsan filan değil mi? Bir sözün niştan olur mesela. Aslında bir sözün olmuyor yine. O yani yine orada kudretin şeyi var. Yine senin bir senin şeyinden geliyor yine. Kuvvetinden şeyinden geliyor yani. Cenabı Hak niyazı kudret sahibi kâinatın halıkı yani. Onu işaret etmiş oluyor. O olduğunda oluyor olması. Gayet derecede sürat-ı icat ve gayet derecede inkıyad-ı eşya. İnkıyad-ı eşya ne demek? İnsanın inkıyad boyun eğmesi. Ve müstakhar-ı mevcudat. Müstakhar-ı mevcudatın müstakhar olması. Bambaşka aynı emir, aynı aynı emir kudret gibi hükmediyor demektir. Medeni insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve Şeker ve sair taamların hülasaları gibi belki 100 derece o medeni hülasalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nevinde tohum ve çekirdek denilen rahmani hülasalara koyup ve o hülasaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına inbisatlarına dair kaderi tarifeler içine içinde sarıp muhafaza için küçük sandıkçılara koyup tevdi eder. Evet. Mesela şu uzaya giden insanlara falan böyle hani posasız gıda olsun diye tabbe şeklinde getiriyorlar ya gıdaları mesela. Adam atıyor uzayda mesela. Tamamı lüp olduğu için posası olmuyor filan. Yani gıdaları o hale getiriyorlar. Medeni insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sair taannların hülasaları gibi belki 100 derece o medeni hülasalardan daha mükemmel. Ve bütün insanların her nevinde tohum ve çekirdek denilen rahmani hülasalara koyup mesela bir tane kayısı çekirdeği değil mi? Mesela bütün tahıllarından her nevinde tohum ve çekirdek denilen rahmani hülasalara koyup onların pişirmelerine ve indisatlarına dair kaderi tarifeler içinde sarıp içerisinde renâsı bir sürü şifreler var ya onlar içine koyuyor. Muhafaza için küçük sandıkça koyup tevdi eder. Mesela bir sürü meyvenin, ondan sonra bitkinin tohumlarını çekmece ile şeyine saklayabilirsin değil mi? Ne zaman can istediği zaman atarsın toprağa. O kaisi çekirdeğinden çekirdeğinden sana Cenabı Hak kaisi ağacı yaratır. Onu da kaisilerle doldurur, sana ikram eder. Bak ne kadar hikmetli, güzel bir icraat. O sandıkçaların icadı Kün emrinde bulunan Kab Nun fabrikası O kadar kolay ve çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki Kur'an der, halık emreder, meydana gelir. O sandıkçılarının icadı Kün emrinde bulunan Kaf Nun fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla çoklukla olur ki Kur'an der, halık emreder, meydana gelir. Çabuk, kolay ve çoklukla. Şimdi biz 16. sözü okuyacağız ya Reşat Hoca. O baştaki innama emru ayetiyle alakalı bir yerler okuduk yani. Yani o ayete bakışımızı şey yapmış olduk. Yani bunlar böyle teşbih ifadeler oluyor. Kur'an hakikatleri böyle teşbihlerle ifade ettiği için. Mesela bunu üstat tabii şey olduğu için hani büyük bir alim ondan sonra ve hususta da rüsuf peyda ettiği için tabii bu şekilde tahliller yapabiliyoruz. Ama çoğu insanlar bu işin içinden çıkamıyorlar yani. Niye öyle olmuş, niye böyle olmuş? Oluyorlar. Şimdi yine 2. ayet-i kerime Her şeyin melekutu elinde olan. Ve ileyhi turceun. Tekrar ona döndürüleceksiniz. Mesela şimdi bu da çok büyük bir sır. Yani eşyanın mesela eşya elinde olan Allah demiyor da eşyanın melekutu elinde olan Allah diyor. Orada bir melekut kelimesi var. Bunun da izah edilmesi lazım değil mi? Mekuttan maksat nedir yani? Çünkü bütün Bütün düğümler burada çözülüyor. Bu melekutiye demesinden çözülüyor. Kudret melekutiyeti eşyaya taalluk eder. Kudret melekutiyeti eşyaya yani eşyanın melekütuna tecelliye taalluk eder. Evet kainatın aine gibi iki yüzü var. Kainatın neyi varmış? İki yüzü. Biri bize bakan biz mülk cihetini görebiliyoruz. Ama Allah Melekûtiyeti Allah'a bakıyor. Yani kudrete bakan kısım melekûtiyet oluyor. Kainatın ayna gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki aynenin renkli yüzüne benzer. Diğeri melekût cihetidir. Cihet ki aynenin parlak yüzüne benzer. Mülk ciheti aynenin renkli yüzüne benzer. Melekûtiyet ciheti aynenin parlak yüzüne benzer. Hep böyle merak edilmiştir. Aynanın parlak yüzü neresi, renkli yüzü neresi? Seni merak ediyor musun? Mesela ayna var ya mesela ayna gördün mü? Görmüşsündür zaten de. Yani aynanın mesela parlak yüzü neresi? Renkli yüzü neresi? Mesela görüntüler mesela bir ağaca karşı tuttun mesela şey yaptın. O ağaç resmi aynanın neresinde gözüküyor? Tamam, bakan tarafında da yani aynanın arka tarafı olmuş oluyor değil mi? Yani böyle ışığın Mesela şimdi cam var. Camın arkasında bir parlak bir kâğıt var değil mi? Işık camdan giriyor, cama geçiyor, arkadaki o parlak yere çarpar oradan geri dönüyor. O çarptığı yer mük oluyor. Şimdi görüntüler orada meydana geliyor. Renkler orada meydana geliyor. Ama oraya çarpmadan önce ışık beyaz olarak geliyor, değil mi? Bak, oraya kadar beyaz, oraya çarpınca renkler ortaya çıkıyor. Yani parlak kısmı elimize değdiğimiz kısım parlak kısmı oluyor. Melekütiyet. Alt taraf renklerin gözüken yere mülk deniyor. Aynı örneğinde. Şimdi bunu gerçeğe tatbik edersek Evet, bir daha okuyalım. Biri mülk ciheti ki aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri melekütiyet ciheti ki Aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ciheti ise zıtların cebelengâhıdır. Güzel, çirkin, hayır, şer, küçük, büyük, ağır, kolay gibi emirlerin mahalli vürududur. Mesela bize göre güzel, çirkin vardır, değil mi? Mesela şifa güzeldir, hastalık çirkindir. Ama Cenab-ı Hak'a göre ikisi de güzeldir. Yani ehli-hakîkate göre ikisi de güzeldir. Ve hayır, şer. Adamın işleri güzel gider, hayırdır. Kötü giderse şer diyoruz. Aslında ona göre şer. Hakikatta o kişiye hayır oluyor gene mesela. Yani melekütiyet cihetinde her şey güzel, her şey hayır. İnsana bakan tarafta güzel hayır şer ortaya çıkıyor. Mesela küçük büyük. Mesela zerre bana göre küçük, güneş bana göre büyük. Peki Allah'a göre zerre mi büyük, güneş mi büyük? İkisi de aynı. Değil mi? Mesela bu ağır kolay. Diyelim ki taşı yuvarlamak bana göre kolay, dünyayı yuvarlamak bana göre zor. Ama Cenabı Hak için bu kolay bu zor diye bir şey var mı? Yok. İşte Allah'a bakan, eşanla Allah'a bakan tarafında her şey aynı, hepsi aynı. Oraya merikütiyet deniyor. İza bakan tarafta çok farklılıklar meydana geliyor, mülk deniyor. Melikütiyet ciheti ise her şeyde parlaktır, temizdir. Teşehhüsatın renkleri, müzahrefatları ona karışmaz. Teşehhüsatın renkleri, müzahrefatları ona karışmaz. Mesela demir diyoruz mesela. Demir madenin bir teşekküsü var, bir şahsiyeti var değil mi? Mesela Allah demir yaratmış, bir şahsiyet vermiş. Yani şahsiyeti vermiş derken yaratmış. Yani çeşitli nitelikler vermiş. Mesela süt yaratmış. Suyu Yaratmış. Ona da verilmiş mesela şahsiyet. Bize göre demir serttir. Süt su yumuşaktır mesela değil mi? Ama Cenabı Hak için eee demirdeki tasarruf demire tasarruf etmesiyle suya tasarruf etmesi arasında o serttir, o yumuşak öyle bir şey olabilir mi? Yemini sertliğini veren kim? Cenabı Allah. O zaman o sertlik Cenabı Allah'ın tarafında sert diye bir şey olur mu? Olmaz. Yani melekütiyet cihetinde eşyanın bütün özellikleri ortadan kalkıyor. Hepsi aynı olmuş oluyor. Dolayısıyla o zaman kudretin o cihetinde tecellisi eee ne hepsi aynı seviyede masal olmuş. Teşehhüsâtın renkleri, müzahrefatları ona karışma O cihet vasıtasız kendi halikine müteveccihtir. Onda tereddüd-i esbab tesessül-i ilel yoktur. Onda yani eşyanın melekütiyet cihetinde tereddüd-i esbab yokmuş. Tesessül-i ilel yokmuş. Evet. Tereddüd-i esbab sebeplerin irtibatı. Mesela bize göre Cenab-ı Hak kainatı yaratmış, çeşitli silsileler kurmuş değil mi? Mesela işte ağacı ekeceksin, su dökeceksin, gübre vereceksin yoksa güneşi açacak, şöyle olacak, böyle olacak. Değil mi? Mesela öyle sebepler var yani. Ve sebeplere riayet etmek durumundasın. Mesela diyelim ki ama Cenabı Hak bir elma için eee ol demesi yeterli. Ona hiçbir sebebe gerek yok Cenabı Hakk'ın. Yani bizim bu taraftan baktığımız zaman her şey her şeyle bağlı gözüküyor. Allah Teâlâ'na baktığı zaman her şey direkt Cenabı Hakk'a bağlı. bakın. O tarafta esbab silsileleri yok. Teselsülü ilel yok. Ne demek Reşat hocam? Sen edebiyatçı olduğun için sana soran kelime. Teselsülü ilel yoktur. İlel ilet sebep olma. Mesela şu şunun sebebidir diyoruz mesela. Mülkiyeti ne var bunlar? Suyu kaynatmak için mesela ateş olacak. Ateş onu koyunca üstüne su kaynıyor. mesela. Onun illeti olmuş oluyor, sebebi olmuş oluyor. Mülkiyeti de böyle bazı şeyler bazı şeyleri sebep olarak yaratılmış. Ama melek mülkiyeti cihetinde her şeyin sebebi kim? Cenabı Hak. Orada ateşi de yaratan Cenabı Hak, suyu da kaynatan Cenabı Hak. Ateş Allah ateşi yaratıyordur. Sonra ateşe de suyu kaynattırıyor. Değil. O tarafta öyle bağlar yok yani. Zaten melek üttiyeti anlayınca, kavumeti anlayınca eşyanın birbirine olan bağları kopar kalker. Her şey doğrudan doğruca Cenabı Hak'a bağlanır diyor değil mi? Kayb et bahsinde. Ona illiyet, maluliyet giremez. Ona illiyet, maluliyet giremez. Yani sebebiyet, sonuç, öyle şeyler orada olmaz. Eğri bürüsü yoktur. Maniler müdahale edemezler. Maniler müdahale edemezler. Mesela camın camdan ışık geçerken cam temiz ise ışık kolay geçer, değil mi? Cam kirli ise yavaş az geçer. Çok kirli ise zaten geçemez yani. O camın kesafetini mani olur. Şeffaflaştıkça mani ortadan kalkar. Cenabı Hak'ın Cenabı Hak'ın kudretine karşı da böyle her şey şeffaf. Kudretin önüne geçen, kudreti böyle durduran, engelleyen bir şey yok. Ne olabilir? Eşyanın özelliği olabilir. Eşyanın özelliğini zaten Allah vermiş zaten. Eşyanın özelliğini kendi veren, eşyanın özelliğini veren araya karşı eşyanın özelliği mani olabilir mi? Olamaz. Sert ol demiş, sert olmuş. Yumuşak ol demiş, yumuşak olacak. Yani onun zati özelliği değil. Maneler müdahale edemezler. O zaman maneler müdahale edemeyince Cenabı Hakk'ın kudreti istediği gibi kendi tasarruf eder ve kolaylıkla da icat eder. Maneler müdahale edemezler. Zerre şemse kardeş olur. Ne demek? Zerre şemse kardeş olur. Bize göre mesela zerre küçücük. Bunu yaratmak kolay deriz değil mi? Güneş kocaman. Bunu yaratmak biraz zor deriz. Yani kendi aklımıza göre. Bize göre o küçüktür, o büyüktür. Ama Allah'a göre ikisi aynıdır yani. Neden? Çünkü o onun büyüklüğünü veren o. Yani meleküdiyet cihetinde büyük üç diye bir şey yok. Dolayısıyla Cenab için bizleri yaratmakla güneşi yaratmak, kainatı yaratmak aynı şeyler yani. Mahalli talhü kudret ise hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Kudretin taallük ettiği yer vasıtasız, lekesiz, isyansızdır. Mesela sen şimdi tatlı yapacaksın değil mi? Tatlı neden yapılıyor? Un, şeker, su mu? Ben sana topraktan yap desem yapabilir misin? Abi de senin toprağın özellikleri bana engel oluyor yani mesela bana şey lazım. Yani isyan ediyorsan yani senin o boyun eğmiyor. mesela. Veya işte şunu şurada yap diyorsun. Orada o yetişmez diyor mesela. Sana orada isyan ediyor. O mülk cihetinde bunlar. Yani melekü cihetinde Cenabı Hak yani istediğinden istediğini çıkartabilir. Mesela bu mucize bir kayadan deve çıkartıyor ya Cenabı Hak. Hangi peygamberdi o? Salih Aleyhisselam mesela mucize istiyorlar. Bildiğin kayadan Cenabı Hak deve çıkartıyor. Bu mucize oluyor. Değil mi? Mucize. Kayadan eve çıkar mı abi? Çıkmaz. Çıkınca mucize oluyor. Ama şu meleke yetme hususunu anlasa insan kayanın zerreleri kimin elinde? Allah'ın elinde. Devinin zerreleri kimin elinde? Oradan kayanın şeyini formatını bozar cenabı. Aynı zerrelerle tekrar bir deve formatına getirir. Alır sana deve. Özelliklerini yaratır, yapıştırır. Bitti. Yani orada eş Cenabı Kudret'ine olmaz diye bir şey yok. Çünkü melekütiyet yönünde her şey ona musakar. Dolayısıyla yani mucizeler aslında yani böyle beri iman seviyesine gelince ondan sonra her an olabilecek şeyler aslında Cenabı Hak istedikten sonra. Zaten topraktan domates yarattıktan sonra zaten toprak ne, domates ne, değil mi mesela? Ot ne, süt ne? Ottan sütü çıkaran kayadan deveyi çıkaramaz mı? Ama o ilk defa oluyor. Mucize geliyor bize. Öbürü sürekli olduğu için üfürfet etmişiz. O ondan belki daha harikadır yani. Yani küçücük şekerlerden koca ağacı çıkartıp meyvelerle doldurması basit bir şey mi yani? Değil mi? O da mucize. Ama işte sürekli olduğu için insanın artık böyle olur gibi üfürfetmeye başlıyor. Ama tefekkür ettiğin zaman o üfürfet perdeler yırtılıyor. Gene kudretin mucizeliği ortaya çıkıyor. Öyleyse o kudretin dairesinde büyük küçüğe karşı tekebbürü yok. Oku<0x57> din dairesinde büyük küçüğe karşı tekebbürü yok. Ben büyüyüp falan kibirlenemez. Cemaat ferde karşı rüşhanı olamaz. Kül yüze nispeten kudrete karşı fazla nazlanamaz. Kül yüze karşı yüze nispeten kudrete karşı fazla nazlanamaz. Mesela insan vücudunda bir tane hücreye cüz diyoruz. Evet ağabey. Bütün hücre hücrelerden mürekkep hücre-i kübra, insana kül diyoruz. Yani bütün hücreleri yaratmak kül. Bir tane hücre yüz. O cüz cüz kudrete ne kadar kolaysa o 100 sürülen hücre varmış mesela. O hücrelerle insanı yaratmak aynı. Küldüz aynı. Küldüze nispeten kudrete karşı fazla nazlanamaz. Biraz nazlanabilir mi? Fazla işte aynı yani. Fazla nazlanamaz. Aynı nazlanabilir. Ona kudret nasıl ne ile yaratıyorsa onu da aynı şekilde yaratıyor. Farkı yok. Mülk ve melekût arasındaki hicap ne kadar incedir? Aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür? Şimdi mülk ve melekût arasındaki hicap ne kadar incedir? Aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür? Zaten eşya dediğim zaman buna mülk, melekût aynı yerde zaten. Şimdi mülk tarafı dan meleküte baktığın zaman çok ince oluyor. Yani kudret noktasında ama biz mültemeli mültemeli geçemediğimiz için yani oradaki mesafe bize uzun gözük gözüküyor. Yani böyle mülk aralarında mesafe olabilir. Mesela galaksiler arasında mülkte çok büyük mesafeler olabilir ama melekül şiiretin hepsi aynı yerdedir yani. Bunlar Elbette güneşin nur ve harareti ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde. Elbette güneşin nur ve harareti ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde. Nurun nur, münevvirun nur, mukaddirun nur olan zat-ı zülcelal. Nurun nur, münevvirun nur, mukaddir Nurun nur olan zat-ı zülcelal. Nurun nur, nurların nuru. Münevvirin nur, nurları da yaratan, nurlandıran nur. Mugaddirin nur, nurları halk eden nur. Şimdi mesela güneş, güneşin ışığı nurdur değil mi? Güneşin ışığı nurdur veya insan ruhu nurdur. Melekler nurdur, nuranidir. Elektrik nurdur, nuranidir. Bunlar nur Cenabı Hak'ın nur ismi bunları yaratan nurdur. Cenabı Hak'ın nuraniyetine göre bu nur dediğimiz şeyler Toprak gibi kalıyor yanında. Nasıl mesela toprak güneşe karşı koyu, karanlık, kesiftir ya ışığa karşı. Işık da Cenabı Hak'ın nur ismine yanında böyle karanlık, kesif toprak gibi. Bu bir gün basit mahluk olan nur bu kadar keyfiyete mazhar olursa bu keyfiyeti Cenabı Hak ona verirse bunu yaratan nur ismi o ışığın sahip olacakları sahip olamaz mı? Daha fazla sahip olamaz mı? Oradan baktırıyor mesela mevzuyu işte. Elbette güneşin nur ve harareti ilim ve kudretine nispeten toprak gibi kesif hükmünde nurun nur, münevvirin nur, mukaddirin nur olan zat-ı zülcelal her şeye ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın. Her şeye ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın. Yani Cenabı Hak bize nihayetsiz yakın. Neyle? İlim ve kudretiyle. Eşya ondan gayet uzak olduğuna. Mesela bunları anlamak insana çok huzur veriyor değil mi? Mesela Cenabı Hak mesela şu anda bu gün bu lambaları yaratıyor. Şu direkleri sağlam tutuyor. Bizi yaratıyor. Havayı yaratıyor. Değil mi? Şu anda kudretiyle burada tecelli etmekte Cenabı Hak. Bizi görmekte. Bütün vücutlarımıza, kalbimize, hepimizin kalbini çalıştırıyor. Bazı çalıştırıp bizi düşündürüyor. Yani ilim ve kudreti de şu anda Cenabı burada hazır nazır tecellisiyle. Bu gafleti ortadan kaldıran bir şey. Eğer ilim ve kudretiyle tecelli ettiği olmasa hepimiz şu anda ölürüz zaten. Bıraksa bizi zaten biz yok oluruz. Efendim her yerde nasıl mesela güneşin ve ateş bir temsil hani güneşin ışığı her yerde bulunuyor ya. Cenabı Hak'ın kudreti mi her yerde bulunuyor tecelli olarak yani? Zaten güneşi de onun için yaratmış herhâlde, bunu anlayalım diye. Her şey ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır ve ondan, eşya ondan gayet uzak olduğuna hem o derece külfetsiz, mualicesiz, suhuletle işleri yapar ki yalnız mahz-ı emrin sürat ve suhuletiyle icat eder gibi anlaşıldığına. Mesela matematikte var. Sıfır Mesela bir şeyi kaldırmak sıfır kuvvet harcıyorsan yani engellenme sıfırsa karşı koyma sıfırsa milyar tane olsa mesela fizikte falan da sürtünme sıfırsa artık orada kütlenin artıyor olması bir şey değiştirmiyor çoğalması değil mi? Sıfır olduktan sonra yani ama az bir şey fark etse yani 0.0001 bile mani olsa milyonlarca mahlukatta bayağı bir iş olur maniyet çıkar değil mi? Halbuki Mesela şu direğin içerisinde zerreleri de Allah kolay yaratıyor. Bizim zerrelerimizi de kolay yaratıyor. Yani azıcık bir zorluk olsa hemen kitlenirdi yani. Çünkü sayısız mahlukat yaratılıyor. Ancak sıfır olacak ki çarpıtılan sıfır çıkacak yani. İşte onu ifade etmek için bu ayet-i kerime. İşte ol demesiyle olmasa da eşyanın melekütiyet cihetini tecelli ettiği için. Hepsi birine bağlı. Hem o derece külfetsiz muhalecesiz suretle işleri yapar ki yalnız mahz emrinin sürat ve suret ile icat eder gibi anlaşıldığına, hem hiçbir şey cüzi külli küçük büyük daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud delegesinde bir yakini imanı ile iman ederiz ve iman etmek gerektir. Yani o baştaki iki ayet-i kerime ile alakalı böyle birkaç tane yer okumuş olduk. Şimdi yine devam edelim. İtminarı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak, şu ayetin nurundan Dört şuağı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. İtminan-ı nefsime medar olacak. Şimdi Cenabı Hak'ın zatiyetiyle alakalı mevzular büyük çaplı mevzular olduğu için insan aklı hemen kavrayamıyor. Kavrayamayınca göremiyor yani. Göremeyince de işte insan tatmin olamıyor. İman ediyor ama tatmin olamıyor. Ama işte böyle derslerle o aklın tatmin etini de üstat sağlıyor. aklı, kalbin. Burada itminanın nefsime medar olacak diye kendisine söylüyor. Ama kendisi tatmin olmuş. Yani buradaki hakikatlarla o itminanın nefis mevzuda tatmin olmuş. İnşallah biz de aynı şekilde aynı yoldan gideriz. İtminanın nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak. Şu ayetin nurundan dört şaha göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. Yani biz Alet-i Nebi niye risale okuyoruz? Kör Kör nefsimize basiret vermek için. Basiret görmek. Yani kör nefsimiz meseleleri görebilsin diye. Biz ne risale-i okuyoruz? Konuları anlayabilelim diye. O karanlıklar kalksın. Ortalık Kur'an nuruyla dolsun. Hakikatlerle biz de görebilelim diye yani. Hele böyle 16. söz gibi mezura hatta biraz daha zor olduğu için özellikle bunlarda daha çok böyle temsil gerekiyor. İtminan-ı nefsime medar olacak. Zulmeti dağıtacak. Şu ayetin nurundan dört şaha göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. Takip ettiğim yol akıl ile kalp arasında Yeni açılan berzahi bir yoldur. Sahip ettiğim yol akıl ile kalp arasında yeni açılan berzahi bir yoldur. Mesela örnek vermek gerekirse şimdi mesela çocukken öğretiyorlar değil mi? Allah her yerde ama hiçbir yerde değil. Bunu biz kalpten öğreniyoruz. Ve tamam diyoruz. Allah bize nihayiz biz Allah bize nihayetsiz yakın. Biz ona nihayetsiz uzağız. Tamam diyoruz. Bak kalben dediğin zaman sorun yok orada. Efendim. Yani akıla geçince mesele bu sefer yani akıl tatmin olmak istiyor. Değil mi? Mesela kalpte inanmıyorsun. Allah beni görüyor diyorsun. Her şeyi görüyor, bir anda görüyor. Ama akıl olunca herkese bir anda nasıl karışmıyor mu falan mesela ne oluyor? Akıl orada soru sormaya başlıyor. Onun için üstat akıla kalbi birleştiriyor. Şimdiye kadar medreselerle akıl yoluna gelmiş, tarikatlarla kalp yoluna gelmiş, birbirine karışmamış. Yani herkes yolunda gitmiş. Ama sahabeler ikisine beraber yani kalben inandıkları ayetleri akıla da görmek görmek nasip olmuş sahabeleri. Üstat da yani böyle kalbe inandığımız ayetleri akıla da kamil bir şekilde görmeyi üstat amaçladığı için yeni bir yol açılmış oluyor. Yani yeni yol dediğin yine eski sahabe mesleğinin tekrar başlaması oluyor. Takip ettiğim yol akıl ile kalp arasında yeni açılan berzahi bir yoldur. Akıldan kalbe, kalben akıla inip çıkmaktan bizar olmuştum. Onun için bir nur bulduğum zaman hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları delalet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer nişan ve birer alamet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar Kur'an güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi. Biz ne Risale-i Nur'u tercihen okuyoruz. İşte Kur'an hakikatlarında bize izah ediyor diye, değil mi? O nurlar Kur'an güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi. Risale-i Nur en evvel tercümanının nefsini ikna çalışır. Vesâleti-i Nur en evvel tercümanının nefsini ikna çalışır. Sonra başkalara bakar. Bu aynı zamanda Bize de böyle şey oluyor değil mi ağabey? Yani biz risale-i nuru önce kendimiz ikna olmak için, kendimiz inanmak için okumamız lazım. O şekilde okursak istifade ediyoruz yani. Ey nefsim, burada anlatılanlara tamam diyor musun? Tamam mı yani itiraz edeceğin bir yer var mı? Varsa sana bir daha okuyayım. Anlamadın herhalde falan diye böyle. Nefsimiz de okumak icap ediyor. O zaman insan yani istifade ediyor. Şeyleri boşlukları görüyorsun dolduruyorsun filan. Risale-i Nur en evvel tercümanının nefsini ikna çalışır, sonra başkalarına bakar. Elbette nefs emâresini tam ikna eden, nefs emâresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izhar eden bir ders. Gayet kuvvetli ve halistir ki bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi dalalet karşısında tek başıyla galibane mukabele eder. İşte bu 16. sözde de şimdi mevzunu aşağı yukarı biliyoruz değil mi? Yani Cenabı Hak'ın zat-ı ehadiyeti ile beraber füll işleri yapması ana konu. Bunda da demek ki tam ikna edici bir ders yani. Yani her risale-i kendi konusunda tam ikna edici. Bu mevzuyu da demek ki tam ikna edici şekilde ders veriyor. Hem Risale-i Nur sair ulemanın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez. Ve evliya misullü yalnız kalbin keşf ve zevki ile hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihat ve imtizacı. Akıl ve kalbin ittihat ve imtizacı. Akıl ve kalbin ittihat ve imtizacı. Mesela bu İbn Sina Haşir meselesine ne demişti? Haşir Hadisin sonunda yazıyordu. Haşir meselesi bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir. Kur'an nakleder, biz inanırız. Akıl ile bunda gidilmez demiş. Yani öldükten sonra dirilmeyi ispat Kalkmış kendi akli ölçüleriyle ispat edememiş. Akıla gidilmez diyelim. Ama Resal-i Nur ondan sonra büyük dahilerin bile anlayamadığı konuları diyor. Çocukların dahi böyle görebileceği şekilde izah etmiştir. Neden? Yine işte akıl ve kalbi imtiyaz ettirdiği için. Onun delillerini yine Kur'an'dan çıkardığı için. Haşr-i Azam, İsmi Azam ın ve her ismin Azam mertebesindeki Azam mertebesindeki tecellisiyle zahir olan Efal-i azimi görmek ve göstermekle haşri azam bahar gibi kolay ispat, katı izan, tahkik iman edilir diyor. Şimdi haşir meydanında milyarlarca insanın yaratılmasını bir anda kudreti ve adam aklına sığıştıran Tamam sana o kudretin dünyadaki dairesini gösterelim. Bahara bak. Bahar zemini aynı genişlikte. Orada tek insan nevi, burada 300.000 nevi mahlukat yaradı bir baharda. İşte bunu yaratan kudreti gör. Ha diyor tamam o zaman. Bu kadar bir baharda bu hayvanları insan böceklerin şunları yaratan kudret haşır mehir eden insanları da yaratabilir. Ne oldu? Bak hemen hem aklı da tatmin etti, kalbi de tatmin etti. Neden? Çünkü Kur'an rısalını Kur'an'dan alıyor delilleri. Bu her mevzu da öyle. Ondan dolayı dolayısıyla yani üstat yani böyle kalbi sen böyle inan demiyor yani. Onun delillerini de söylüyor ve aklı ve kalbi birleştirdiği için böyle saba sağlam gidiyorsun. Akıl ve kalbin ittihat ve intizacı Ve ruh ve sair letaifin taavün ayıyla hareket ederek evci alaya uçar, taarruz eden felsefenin değil ayağı belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir. Evet. Yani bu iman dersleri noktasında kâmil bir imana ulaşmak istiyorsan En güzel kaynak, en doğru kaynak nedir? Ali bin Harbi? Risale-i Nur'dur yani. Bu eee bütün mevzuları aşıttırıp en yüksek noktaları bize çıkartabiliyor. Onun için yani bu nimeti de nimet bilmek lazım bence. Bu fırsattan da değerlendirmek lazım. Değil mi? Boş zamanlarımızı, dolu zamanlarımızı hep böyle bu nurlardan istifadeyi kanalize etmek lazım. Yoksa ömür geçiyor. Bunu tabii sen 50'ye geçsin herhalde yani. 50.000 mi oldu işte bak yani bir 10 sene sonra 60 olacaksın, sonra 70 olacaksın, sonra 80'e nerede olursun? Bilinmez yani. Allah uzun ömür versin de. Yani böyle çok da bir vakit yok yani. Oyuncu fazla oyalanmadan bu işe girişmek lazım. Yazılan sözler ama sen böyle şekilde ölürsen cennette de okumaya devam edersin herhâlde. Veya kabir de kıyamet kopuncaya kadar okursun. O tarafta da okursun imâ geliyor. İnşallah. Dünyada ne ile meşgul olursan kabirde de onu meşgul olacaksın. Değil mi? Öyle gidecek. Yazılan sözler tasavvur değil, kastiktir. Evet. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir. Şuhuddur. Bak marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Mesela Allah eee her yerdedir. Hiçbir yerde değildir. Bu marifet dersidir. Allah biz Bize nihayetsiz yakındır. Biz onu nihayetsiz buna marifet dersidir. Sadece böyle ders sadece bir marifet ders vermiyor. Bunun şehadettir, şuhuddur. Yani gözünle de görüp kalbinle de böyle hissedecek şekilde izahat yapıyor yani. Tahlil değil, tahkiktir. Tahlil değil, tahkiktir. Mesela üniversite talebeleri, değil mi? Tahkik ehli yani. Tam bir sanlı şahidimiz. Tahlil değil, tahkiktir. İltizam değil, iz'andır. Tasavvuf değil, hakikattır. Dava değil, dava için de bürhandır. İşte siz Risale-i Nur okuyorsunuz, Kur'an okumuyorsunuz. Kardeşim, bizim amacımız Kur'an'ı anlamak. Risale-i Nur diye bir davamız yok bizim. Risale-i Nur dava için de bürhandır. Yani Kur'an hakikatlarını izah eden, ispat eden bir eser olduğu için biz onu okuyoruz. Yoksa ayrı bir Kur'an'dan ayrı bir kitap olarak tutmuyoruz ki. Kur'an'ın tefsiri olarak, Kur'an'ın hakikatlarının Olarak bakıyoruz. Dava değil, dava içinde ürhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki eski zamanda esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kaviydi. Eski zamanda esasat-ı imaniye mahfuzdu. Yani ekseri insanlar inanıyordu, iman korunuyordu, teslim kaviydi. Teferruatta ariflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul ediliyor kâfir İşte filan meselede şu alim ne demiş? Böyle demiş. Tamam bitti karıştırma yani ne dediyse doğru. Nasıl demiş? Niye demiş? Neyden çıkarmış? Doğru mu? Öyle değil. Teferruatta ariflerin marifeti delilsiz de olsa beyanatları makbul idi, kafiydi. Fakat şu zamanda, tam da bu zamanda yani, dalalet-i fenniye elini esasatı ve erkanına uzatmış olduğundan. Adam bırak teferruat mevzusunu, Allah'a iman, Peygamber'e iman, ahirete iman kullanan adamla işiyor. Dalalet-i fenniye elini esasatı ve erkanına uzatmış olduğundan her yerde laik devayı ihsan eden hakim-i rahim olan zat-ı Celal. Her dede layık devayı ihsan eden Hakim-i Rahman, Hakim-i Rahim olan zat-ı Celal Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar icazından olan temsilatının bir şubesini azv ve zaafıma, fakr-ı ihtiyacıma merhameten hizmeti Kur'an'a ait yazılarıma ihsan et. Fellilahi hamd sırr-ı temsil dürbünü ile en uzak hakikatlar gayet yakın göster. gösterildi. Ve sırrı temsil ciyetül vahdetiyle en dağınık meseleler toplattırıldı. 11. söz gibi. Hem sırrı temsil merdiveniyle en yüksek hakâika kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırrı temsil penceresiyle hakâik-i gaybiyeye, esasat-ı İslamiyeye, şuhuuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. 16. söz gibi değil mi? Akıl ile beraber vehim ve hayal hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim ictilaka mecbur oldu. Akıl ile beraber bak akılın teslim olması çok önemli değil mi? Akıl tamam anladım yani demesi çok önemli bu. Akıl ile beraber vehim ve hayal hatta nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi Teslim silaha mecbur oldu. Yani bu izahatlara diyeceğim bir şey var mı? Yok. Teslim oluyorum diyorum. Eyne'l-mefer diye bağırdı diyor değil mi? Mesnevi'de bir yerde. Nereye kaçayım dedi diyor. Peygamber Efendimizin şeytanı Müslüman oluyor herhalde. Öyle mi? Sonra şeytan da bu pırpır top kaçmış yani ondan sonra. Biz de inşallah istifade ederiz. Ama okumak lazım. Okuyarak yani inşallah. Cenab-ı Hak okumak nasip etsin. Allah rızası için El Fatiha.

3114.ders 16.söz-1.şua-01.ders-safi kalbini ona bir taht yapıyor — Nur Risale Dersleri