NNur Risale DersleriNur Risale
← Tüm dersler

3117.ders 16.söz-1.şua-04.ders-sana, senin göz bebeğinden daha yakın

Sözler · 1:01:07 · 30 Eyl 2026

Ders metni

16. söz kaldığımız yerden okuyoruz. 1. şua Kur'an ise hakimdir. Hakim ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise zahiri bir münafaatı görüyor. Cenabı Hak'a ait altı tane cümle okumuştuk ya. İhadiyet-i zat-ı ilahisiyle beraber külliyet-i ef'ali, vahdet-i şahsiyesiyle beraber Umumiyet-i rububiyeti, ferdaniyetiyle şereksiz düşümlü tasarrufatı, mekânlar münezzeyetiyle her yerde hazır bulunması, nihayet zulmüyetle her şeye yakın olması, birliğiyle birliğiyle bütün işleri elinde tutması. Bu Cenab-ı Hak'a ait altı tane muazzam hakikat. Bunları Kur'an bize talim ediyor. Bununla alakalı şimdi diyor ki nefis, Kur'an ise hakimdir. Yani Kur'an hakimdir. Yani hakim ne demek? Hikmetli. Kur'an niye hakim? Çünkü Allah, Allah'ın kelamı, Allah hikmet sahibi olduğu için Kur'an'da da hikmet hükmedecek. Hakim ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmin etmez. Yani hikmetli olmak. Ee, mesela taşıyamayacağı bir şeyi ee, mesela bir yük var mesela. Bir şeyi yükleyeceksin. 100 kilo veya bir bir ton bir şeyin var. Yükün var. Onu mesela bir eşyeye yükleyemezsin affedersin mesela. Yani veya bir şeyi onu kaldırabileceksin. yüklersin, değil mi? Hikmet sahibi nedir? Öyle. Şimdi bu hakikatları da aklın kabul etmesini istiyor Kur'an. Bu diyor ki: "Hakim ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez." Yani aklın kabul edemeyeceği bu muazzam hakikatları diyor. Eee akla tahmil etmemesi lazım diyor. Tabii soru şeklinde bu. Akıl ise zahiri bir münafahatı görüyor. Yani bu tabii Kur'an'ın dersiyle daha talim görmemiş bir akıl. Akıl ise zahiri yani görünüşte bir münafaat. Yani bir zıtlık görüyor diyor. Ondan sonra çünkü akıl ne diyor? Yani bir insan bir şey yapabilir. Kendine kıyaslıyor işte. Cenabı Hak hasız işleri nasıl yapıyor? O noktada bir münafaat görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim. Yani aklım bu arkada göremiyor, kavrayamıyor. Aklımın görmesini sağlayacak bir izah isterim. Elceva, madem öyledir, itminan için istersen, biz de Kur'an'ın feyzine istinaden diyoruz. Madem öyledir, itminan için istersen. Şimdi itminan için istersen ne demek? Şimdi biz mesela Miraç Suresinde ne diyor? Miraç meselesi Allah'a inanmayan, peygamberi bilmeyen, semavata inanmayan anlatılmaz. Önce onlara inanmak Lazım. Ondan sonra bu miraç anlatılır. Burada da yine bir mertebe var. Önce kişi mesela bir ustayı tarif eden eseridir. Bütün bu kainata bakıp bu kainatı kim yaratabilir? Kim yaratmıştır? Ondan sonra bir anda bütün kendi de hakim olan bir zat yaratmıştır. Ondan sonra mekandan münezzeh olması lazım. Her yerde harika sanatlar var. Kudreti her yerde tecelli ediyor olması lazım. Bir vahdet var. Birliği lazım. Yani böyle Cenab Hak Hakkı tanıyor. Ama yani buna inanacak önce. Yani buraya gelmiş olacak. Ondan sonra Allah bunu nasıl yapıyor? Yani kainatı Allah'ın yarattığına inanacak. O iman mertebesini kazanacak. Sonra Allah bunu nasıl yapıyor? Yani o kısmı anlayamıyorum. Allah'ın yaptığına inanıyorum her şeyi. Ama nasıl yaptığını tam oraya anlayamıyorum. Diyorsan yani. Yani inanıyorsun, tam itminan kazanmak istiyorsan o zaman yok ben itminan için değil de eee, daha düşük mertebe diyeyim diyorsan o zaman başka risaleye gideceksin. 22. söze gideceksin, 33. söze gideceksin, ne bileyim Ayet-ü Kübra'ya gideceksin. Orada o imam mertebesini kazanacaksın. Ondan sonra Allah bunu nasıl yapıyor? Dediği zaman buraya gelmiş oluyorsun yani. Yani 16. cüzün makamını tespit etmiş oluyor. Ona madem öyledir, itminan için istersen biz de Kur'an'ın feyzine istinaden diyoruz. Demek ki risaledeki bütün hakikatler Kur'an'dan istifade ile yazılıyor. Biz de Kur'an'ın feyzine istinaden diyoruz. İsmi Nur çok müşkülatımızı halletmiş. İsmi Nur çok müşkülatımızı halletmiş. Cenabı Hak'ın Nur ismi. Ondan sonra ne yapmış diyor? Çok müşkülatımızı halletmiş. Yani Cenabı Hak'ı düşünürken mesela Cenabı Hak maddeden mücerret, mekandan münezzeh Cisimden, cismaniyetten münezzeh. Yani Cenabı Hakk'ın zatını sıfatlarını düşündüğümüz zaman bir defa Cenabı Hakk'ın cisim olmadığını, maddi olmadığını düşüneceğiz. Yani Ondan bir tecerrit olacak. Cenabı Hak nedir? Nurdur. Ama tabii o nurun keyfiyetini bilmiyoruz. Mesela nur deyince ışık. Tabii nurdur. Elektrikte bir nurdur. Ruhta bir nurdur. Tabii bunlar yine mahlukat cinsinden bir nurdur. Cenabı Hak'ın mahiyeti de nurun nurdur. Münevviründür. Mükaddiründür. Tabii tam keyfiyetini bilmiyoruz ama en azından maddi cismani olmadığını biliyoruz. Cenabı Hak'ın nurani diye diye baktığımız zaman çoğu mesele halloluyor. İsmi Nur. Mesela İsminur çok müşkülâtımızı halletmiş derken neleri halletmiş? Mesela işte 2. Şuada diyor ya Haşir meydanında mesela işte milyarlarca insanın bir anda Ta'retül Ayn'da yaratılacak. Mesela bütün insanlar bir anda yaratılacak. Hepsine bir anda ruh verilecek, hayat verilecek. İşte büyük bir şehrin elektrik lambaları tek bir düğmeye bağlansa diyor. Onun şartına bastığın anda yüzbinler lambaları bir anda parlamaları gibi. Bak ne oldu? oldu. Orada nur misalini vermiş oldu. Veya işte Hazreti Azrail Aleyhisselam nasıl binlerce insanın ruhunu bir anda kabz ediyor. İşte nuraniyet sırrıyla her yerde bir anda bulunabiliyor. Yani çok iyi yerde bulunabiliyor. Yani nur ismi çok müşkülâtımızı halletmiş. İnşallah bunu da halleder. Zaten bütün okuyacağız. Bütün sıkıntılar insanın aklının hep bir madde ile kıyaslandığından kaynaklı. Ondan kurtulunca zaten mesele hallolur. İnşallah Bunu da halleder. Ahla vazı kalbe nurani olacak temsil yolunu ihtiyar ile ahla vazı kalbe nurani olacak temsil yolu. Temsil yolu mesela temsil yolu nasıl bir olmuş? Ahla vazı kalbe nurani olacak. Yani temsiller, misaller ne yapıyor? Ahla vazı. Yani vazı böyle aklın eee aklın nazarında ortaya meselenin böyle görünür hale gelmesini sağlıyor. akla vaazı, kalbe nurani. Yani kalpteki bu karanlıklar, sünnetler de ortadan kalkıyor. Akıl anlayınca İşte bu hakikatleri anlatmanın en kolay, en güzel yolu temsildir. Temsil yolu. Mesela şimdi üstat 6. meseleden düşünelim. Mesela ne diyor? Bir eczane olsa eee eczacısı olur. Yeryüzündeki bütün bitkiler, hayvanlar hepsi bir ilaç gibidir. İlaçtır. O zaman yeryüzünde bir ezan eder. Ezan senin lazım mı? Bitti bak. Ne oldu? Bir ezanı misaliyle bütün yer yüzünü sana ezan olarak gösterdi. Benim Cenabı Hak'ı gösterdi. Veya işte bir ordu olsa, bunun talimi, terbiyesi, elbisesi, şusu busu, mükemmel olsa, yönetimi, şusu busu, mükemmel bir komutanı gösterir. Bak nebatatü hayvanatın elbisesi, talimi, terbiyesi ve seyri mükemmel. O zaman bak nebatatü hayvanat da bir ordudur, alemi. Onun da bir komandanı vardır. Ne oldu? Bak temsille bir anda hemen böyle parlıyor, değil mi? Bu temsil yolu Kur'an'ın bir tarzı. Burada da yine biz temsillerle hakikate girişeceğiz diyor. Akla vazı kalbe nurani olacak temsil yoluna ihtiyar ile İmam-ı Rabbani Radıyallahu Anh gibi deriz. İmam-ı Rabbani Radıyallahu Anh gibi deriz. Neşebem neşeperestem ben Gulam-ı Şemsem ez Şemsi mi kuyem haber. Neşebem neşeperestem Ne demiş İmam Rabbani? Ben ne geceyim, ne geceyi severim, taparım. Ben Gûlâm-i Şemsem ve Şems'in köresiyim, Gûlâmıyım. Ez Şems-i Mi Kûyâm Haber. Ben güneşten haber veririm diyor. Güneşin köresiyim, güneşten haber veririm. Yani burada ne demek istemiş İmam-ı Rabbani Hazretleri? Ben geceyi değilim. Yani ben yani gece değilim, karanlık değilim. Benim alemim, ondan sonra iç dünyam, imanım, ondan sonra inançım hepsi böyle karanlıkta kalan bir şeyim yok. Ben bütün meseleler alemimde aydınlanmış, uzuğa kavuşmuş. Ben gece değilim, karanlıkta bir insan değilim. Mesela ehli dalalet, ehli küfür karanlıkta kalmış insanlardır değil mi? Ama ehli iman Allah'a iman Kur'an'dan ders aldığı için aleminde karanlık yer kalmamıştır yani. Her taraf nurlanmıştır. Tabii İmam-ı Rabbani bu işin önünde gidenler olduğu için ben gece değilim. Geceyi de sevmem yani. Yani alemin hiçbir karanlık nokta kalmasını da istemem. Ben güneş güneşin kölesiyim. Ben şems ben gulam-ı şemsem. Yani güneş burada hakikat olabilir. Cenabı Hak olabilir. Kur'an hakikatleri olabilir. Yani ben hep böyle aydınlık Güneş böyle ondan sonra gerçekleri göre yaşarım. Ondan sonra ona hizmet ederim. Mesela köle hizmet eden demek, değil mi? Ben hakikatlara hizmet ederim. Hakikatlara göre yaşarım. Ondan sonra El Şemsi Mülkiye Haber. Dolayısıyla işte ben güneşten haber veririm. Ben güneşe muhatap olurum. Güneşten ders alırım. İnsanlara yine güneşten haber veririm. Yani burada nur talebelerine de kısaca işaret olabilir değil mi? Üstadı. Yani biz de güneşi seviyoruz, hakikatleri. Hakikatlarla aydınlanmayı seviyoruz. İnsanlara da bu hakikatları ve insanların aydınlanma istiyoruz. Biz niye ders yapıyoruz mesela? Değil mi? Bu nurları niye neşir ediyoruz? Çünkü küfür zulmatı insanları kaplamasın. Bizi kaplamasın. Nasıl biz kendimizi bu Kur'an güneşiyle aydınlatıyorsak, aydınlatmaya çalışıyorsak bu Kur'an güneşi yayılsın. Üçün insanların ondan sonra alemine he? Külyet'in adı da Nur. Evet. Yani bu şekilde eee yani şey onun olarak çok hoşuma gitti benim de. Yani nur talebeleri olarak ondan sonra demek ki İmam-ı Rabbani'nin yolundayız. Üstat da onun yolunda. Vazifemiz bu değil mi? Abdülhamid abi. Önce bu hakikatları öğreneceğiz. Âlemimizde karanlık bir nokta kalmayacak. Sonra da işte bu güneşe hizmet edeceğiz. Hakikatlara hizmet edeceğiz. İşte burada eee ondan sonra eee nasıl böyle İmam Rabbani Hazretleri âlemine karanlık bir nokta bırakmadıysa biz de temsil yolunu takip ederek biz de bu karanlıkları aklına karanlıklar kurtaracağız. Ondan sonra Şey Metedi abi giremiyormuş de. Lütfen sen bir var mı numarası sende? Bir arada tarif et ya. Temsil icaz-ı Kur'an'ın en parlak bir aynesi olduğundan temsil icaz-ı Kur'an'ın en parlak bir aynesi Nesi? Yani Kur'an da hakikatları böyle temsillerle anlatıyor. Mesela şeyde Kur'an'da çok ayetler var tabii. Mesela Yasin suresinin sonunda şey yapıyor ya. Hani bu çürümüş kemikleri kim dirilttirecek diye soruyor mesela. Hemen misal olarak da yani ayet geliyor. Kim onları hidayeten inşa etmiş ise o dirilttirecek. Değil mi? Hemen önceki haline temsil göstererek mesela oradan veya işte Önceki o muazzam Cenabı Hak'ın yaratılışlarını aklına ikna aklı ikna etmek için baharı nazara veriyor veya baharı göze getirecek şekilde ifadeler kullanıyor. Yani Kur'an'da çok temsiller var. Dolayısıyla en güzel yol bu, temsil yolu. Temsil icaz Kur'an'ın en parlak bir aynası olduğundan biz zahir bir temsil ile şu sırra bakacağız şöyle ki. Evet, yani 16. sözün bu kısmını okuyacağız bugün inşallah. Kur'an ise hakimdir. Yahut acaba akıllarına güvenen akılsız filozoflar gibi "Aklımız bize yeter." deyip "İyi boşver." Yahut "Acaba akıllarına güvenen akılsız filozoflar gibi "Aklımız bize yeter." deyip "Sana iktibadan istinkaf mı ederler?" Demek ki bir kısım filozoflar nasılmış? Alaattin abi. Akıllarına güvenen akılsız filozoflar gibi. Aklımız bize yeter deyip sana ittibadan istinkaf mı ederler? Demek bir insan kendi aklına güveniyorsa, "Benim aklım bana yeter." diyorsa o zaman eee peygamberimize karşı, Kur'an'a karşı ne yapıyor? Uzak duruyor, çekiniyor yani. Değil mi? Ama akılsız filozof olmuş oluyor. Çözebiliyor musun? Anlayabiliyor musun? Yok. O zaman eee tabi olacaksın. Akıl ise sana ittibaı emreder. Akıl Peygamberimize Kur'an'a tabi olmayı emreder. Neden? Çünkü bütün dediğin makuldür. Bütün dediğin makuldür. Mesela bir Risale-i Nur'u ilk anladığım zaman mesela anlayamadığım bir şeyi bir soruyorsun. Çok güzel cevap geliyor mesela. Şuradan okuyalım diyorlar. Ha diyorsun cevap çok süper. Başka bir soru soruyorsun. Bak hemen açıyorlar. Bir daha okuyor. Başka bir Bu da güzel. Üçüncüyü soruyorsun. O da muhteşem bir cevap. Tamam diyorsun. Bundan sonra benim üstadım bu diyorsun mesela, değil mi? Yani üç defa da görünce tamam diyorsun. Bu kitaplar aradığım kitaplar. Yani Kur'an bütün dedin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez. Burada çok önemli bir ders veriyor. Yani Kur'an akla hitap ediyor. Bütün söyledikleri makuldür. Ama insanın kendi başıyla o hakikatleri bulması İmkanı yok. Mümkün değildir yani. Yani akıl o zaman ne için ne işe yarıyor? Kur'an'ın taliminden sonra o hakikatı görüp onu doğrulamaya yarıyor. Yoksa Hakikatları bulması, eee düşünülemesi. Ya işte biz düşünüyoruz falan. Tamam da Kur'an ders vermiş. Hazreti Adem'den o zamana kadar bütün hakikatlar ders verilmiş de sen oralardan istifade etmişsin de öyle düşünebiliyorsun. Yoksa insanın aklın böyle gaybi hakikatları bulmak gibi bir şey olamaz yani. Çünkü akıl gördüğü âlemi görür. Ona göre düşünür. Âlem vücut tamamen farklı yani. Evet. Bu zamanda da böyle akılsız filozoflar olabilir. Anlayamıyoruz diyorlar mesela. Bazı şeyler var mesela. Biz işte Allah'ı anlayamıyoruz, şey yapamıyoruz. Anlayamıyoruz ama sen kendi aklınla anlayamıyorsun. Kur'an'a tabi olsan, tefsirler okursan anlarsın. Değil mi? Evet. Beşerin en dahi kemaları o mesailin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malumdur. Beşerin en dahi kemaları o mesailin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malumdur. Mesela İbn Sinaî misal veriyor değil mi? İbn Sinaî Haşr Risalesinde bak. İbn Sinaî gibi bir dahi hikmet Haşr meselesinde ne diyor? El haşru leyse fi me taisi akliye. Haşr bir meseleyi naklidir. Delili rakildir. Kur'an söyle biz iman ederiz. Akıl ile oyununa gidilmez diyor. Niye? Çünkü aklı ile ispat etmeye çalışıyor. Aklın ölçüleriyle çıkamıyor işin içinden. Beşerin en dahi dahi yükemaları. Fakat onun yüzü söz, çocukların dahi anlayacağı şekilde diyor, haşri izah ispat etmiştir diyor, değil mi? Eşirin en dahi yükemaları, o mesailin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malumdur. Hem Kur'an gösterdiği o hakaik-i ilahiye ve o hakaik-i kevniye-i beyandan sonra ve sefa-i kalp ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra Evet, burada da bu iş nasıl olacak? Önce Kur'an ne yapıyor? Hakaik-i ilahi, hakaik-i kevni beyan ediyor. Risale-i Nur'da biz bunun hani bizim seviyemizde, bizim anlayacağımız şekilde bize ifade ediyor. Yani önce okuyacağız hakikatleri. O beyanattan ders alarak. Sonra safa-i kalp ve tezkiye-i nefisten sonra. Yani insan Kalbi, ondan sonra kalbindeki, ondan sonra duyguları, hissiyatları da ona uygun olacak yani arınmış olacak. Çoğu kesafetler şeyden arınmış olacak. Çünkü ayetlerde muhatap olacak yani. Safa-i kalp ve tezkiye-i nefisten sonra nefiste de mesela çeşitli şeyler olabilir. Onların da etkisinden de kurtulacak. Ruhun terakkiyatından ve aklın tekamülünden sonra yani akıl, kalp de o Kur'an'da alınan dersleri olarak o eksiklerin noksanlıklarını mesela akıllı bir terazidir, değil mi? Cihazdır. O da donanımını sağlayacak o hakikatlarla. Ondan sonra beşerin okulu sadaka deyip o hakikati kabul eder. Ondan sonra akıla ne yapar? Evet, bu hakikat doğrudur der, kabul eder. Biz aynı şekilde İsa Nur'dan bu hakikatleri okurken işte okuyoruz. Sonra onu anlamaya çalışıyoruz. Aklımız böyle yeterince şeye gelince ondan sonra tamam diyoruz. "Sadaka" deyip o hakayı kabul eder. Risale-i Nur bu kadar muannit ve mührit bir asırda her tarafı hakayik-i Kur'aniyeyi mücahidare neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı ve merci'i ve güneşi olan Kur'an semavidir, beşer kelamı değildir. Risale-i Nur bu kadar muannit ve mührit bir asırda Evet. Bu asır nasıl bir asırmış? Muannit ve Mü'minit. Yani böyle dinsiz, ateist, bilmem ne insanla karşılaşabiliriz. Çok ileri seviyede karşılaşabiliriz. Bu asır böyle bir asır. Fakat Risale-i Nur ne yapıyor? Her tarafa hakaik-i Kur'aniyyeyi mücahidane neşrettiği halde. Değil mi? Risale-i Nur yayılıyor. İnsanlardan insanlar kalplerden kalbe ve mücahidane neşrediyor. Bazen karşısına değil mi? Bir gelebiliyor. Mağlup bir insan gelebiliyor. Onu da yenerek, mağlup ederek devam ediyor yani. Yani İslam'ın karşısına kimse duramıyor. Biz üniversitede okurken falan mesela böyle ateist çocuklarla karşılaştırdık. Okurduk. "Ben buna bir şey diyemiyorum." diyor. Bu tam mükemmel yazılmış diyordu mesela İnanmıyor ama fakat buna da bir şey diyemem diyor. Sonradan tabii iman nasip oluyor. Mücahidan'ı neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki o Onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur'an semavidir. Beşer kelamı değildir. Hem Risale-i Nur'un Kur'an'ın tefsiri olduğunun ispatı oluyor bu. Hem de Kur'an'ın da beşer kelamı olmadığına delil oluyor. Beşer kelamı olmuş olsa mutlaka bir yerde bir açıklar, bir şey olur de mağlup olur. Mağlup olmuyor böyle bir asırda. Hem Kur'an'ın semavi olduğunu hem de Risale-i Nur'un onun bir aynası olduğunu delil olmuş oluyor. Risale-i Nur 100'e yakın din tılsımlarını ve Kur'an'ın muammalara hal ve keşfetmiştir ki her bir tılsımın dinin Çok insanlar şüpheata ve şübüke düşüp tereddütlerden kurtulamayıp bazen imanını kaybederdi. Bir sayılır yüze yakın din tılsımlarını. Bak yüze yakın din tılsımlarını. Bak din hakikatları var bir de tılsımlar var. Yani daha da böyle derin manalar açılması, izah edilmesi gereken manalar din tılsımlarını ve hakaik-i Kur'aniyenin muammalarını Mesela şimdi hakikaten Kur'an'ın muammaları işte burada var. Allah mekandan münezzeh olmakla beraber her yerde olması değil mi? Yani izah edilmesi gereken bir cümle mesela. Muamma yani. Bak rızkın işte böyle muammaları açıyor. İzah ediyor. Yüzlerce böyle dinin meselelerini. Eğer bunlar açılmasaydı, bilinmeseydi ne olurdu? Her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şüphete ve şükrüke düşüp tereddütlerden kurtulamayıp bazen imanını kaybederdi. Adam bir soru soruyor mesela. Bilemiyor. Bak işte gördüm falan. Adam bakıyor sonra ondan sonra bir soruyla imanla gidebiliyor. Önce diyecek ki "Kâdr-i ben bilmeyebilirim de. Ben kimim, neyim?" diyecek yani. Değil mi? Ben bilmem onların o işin cevabı olmadığını göstermez. Risâli-nûr'a müracaat edelim, ondan sonra işin ehlini soralım dese kurtaracak ama onu da düşünürtülüyor. Hadi sordu. Böyle de cevap yok. O daha kötü. Ama Risaunur işte üstat bu asrın yani niye Risaunur bu asrın kitabı? İşte bu asırdaki böyle bütün meseleleri Risaunur izah ettiği için Cenab-ı Hak ondan sonra böyle bir eseri lütfettiği için ondan sonra din bu asırda daha da inkişaf ediyor. Değil mi? Bırakça olmayın. Şimdi bütün dinsizler toplansalar o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Şimdi bütün dinsizler toplansalar söyle şey söyleyecekleri fikir Aynı. Onun cevabı da var. Dolayısıyla bu hakikatların keşfinden sonra galebe edemezler. Onun için biz ne yapacağız Ensar, Talha? Bu hakikatları öğreneceğiz, anlayacağız, geri gittiği zaman da ondan sonra şarap diye cevabı yapıştıracağız değil mi? İnşallah. Sani-i Zülcelal bütün nevakıstan pak ve münezzehtir. Hani şimdi akla münafidir demişti ya. Akıl niye münafi görüyor? Onunla onunla alakalı yerler. Aklımı teslim aklı teslime sevk edecek bir izah isterim. Sani-i Zülcelal bütün nevakıstan pak ve münezzehtir. Ne vakıf yani noksanlıklardan. Yani Allah bütün noksanlıklardan, eksikliklerden nedir? Pak ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın külletinden ileri gelir. Yani noksanlıklar. Mesela madde bir Bir yerdedir. Bir yerdeken başka yerde olamaz. Değil mi? Bir tane madde bir yerde olur. Bir yere hükmedebilir mesela. Noksanlıklar hep maddiyattan geliyor. Cenabı Hak'ı da maddiye kıyas ettiği için anlayamıyor. Halbuki Cenabı Hak maddiyattan mücerrettir. Noksanlık maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir. Yani azlığından gelir. Halbuki Cenabı Hak maddiyattan değildir. Bak şimdi biz Cenabı Bakın mahiyetini biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Ama maddiyattan mücerret olduğunu biliyoruz. Yani maddiyattan mücerret olduğunu, maddi mahiyetin maddiyatla alakası olmadığını biliyoruz. Ama hakiki mahiyetini zaten bilmemiz mümkün değil. Ama maddi olmadığını biliyoruz. Burası çok önemli. Dolayısıyla maddiyattaki kusurlarla Cenabı Hak'a bakamayız. Halbuki Cenabı Hak maddiyattan değildir. Ve keza sani-i kadime ezeli. Sani kadimi ezeli. Yani ezeli olan, sonradan var olmamış, ezeli var olan sani kainatın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tegayür, temekkün gibi istizam ettikleri levazım ve esaftan beri ve münezzehtir. Mesela cisim, mesela şu kanepe cisimdir, değil mi? Ciyettir. Mesela bunun yönü vardır. Altı, üstü, sağı, solu, uzu, mesela oradadır kanepe mesela. Yönü vardır. Cenabı Hakk için böyle bir cismaniyet, bir cihet işte Allah işte şu taraftadır, bu taraftadır haşa. Yani böyle bir mekan düşünülemez. Cismiyet, cihetiyet, takayyür, mesela madde ne yapar? Ee değişir. Araba alırsın, eski mesela bastanı bir şey olur, tegayyür uğrar. Ve temekkün. Temekkün mekan tutma. İşte ben buradayım, Allah nerede? Öyle bir şey söyleyemezsin yani bir mekan gibi istizam ettikleri levazım ve evsaftan beri ve münezzehtir. Bunlar hep maddiyatın özellikleri olduğu için biz tabii böyle Cenabı Hakk'ı düşünürken bundan zihnimizi kurtarmamız lazım. İnsan kainatta mümkünatın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki icad-ı sır ve idam-ı mahz etsin. Bu da çok önemli. İnsan kainatta mümkünatın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki icad-ı sır ve idam-ı mahz etsin. Yani yoktan icat etme var olan şeyi de tamamen yok etme gibi bir kainat herhangi bir şeyin böyle bir özelliği var mı? Yani bir şeyler yapabilen sadece insan o da mevcut şeyleri birleştiriyor, dağıtıyor. Hadi şuraya mesela bir tane bir bir tane patatesi bir anda ol diyelim olsun. Böyle bir şey yok yani. Maddiyatta ve kainatta böyle bunu yapabilecek bir kuvvet ve şeye sahip olan bir örneği yok. Halbuki hükmü aklisi de daima üst ülsası müşahedattan neşet eder. Hükmü aklisi. Yani insan aklının Nasıl çalıştığını söylüyor. Hükmü ahlisi de daima üstün esası yani bütün düşünmenin esaslarını temellerini kurallarını nereden alıyor? Müşahedattan neşet eder. Yani ne görüyorsa insan kainatta gördüklerinin özellikleriyle düşünür. Onun görmediklerini hani gördüklerinin dışında görmedikleri şeylere göre düşünemez. Gördükleriyle düşünür. Gördükleri de hep maddiyattan olduğu için maddiyatın esasları ile düşünür. düşünecektir. Dolayısıyla orada Cenabı Hakk'a misal de olamayacağı için kainatta Cenabı Hakk'ı bu şekilde kainatta eee kilerle düşürmeye kalkarsa düşürememiş olacak yani. Demek asar-ı ilahiyeye mümkinat tarafından bakıyor. Allah'ın eserlerine mümkinat tarafından bakıyor. Halbuki hayret efza asarıyla misbet olan kudret-i saniin. Çok güzel bir cümle. Hayret efza asarıyla Hayret efza asar. Yani insana hayretler veren, hayretler verdirecek şekilde böyle eserler, sanatlar ortaya koyan. Mesela insanın gözüne bakıyorsun, insanın beynine bakıyorsun, vücuttaki elektrik sistemine bakıyorsun, havadaki mesela seslerin dalgaları vesaire mesela binler. Yani böyle hayret efza asarıyla müspet olan kudret-i sani. Yani Allah'ın kudretinin ispatı nedir? Allah'ın kudret ne ile ispat olmuştur? Müspet olmuştur. Hayret efza asarıyla. Bütün yeryüzündeki bütün mahlukat. İşte kudret-i saniyin canibinden temaşa etmek gerektir. Demek ibadın ve kainatın umur itibarından başka tesiri olmayan kuvvet ve kudretlerinin cinsinden olan bir kudret-i mevhume içinde. Adam diyor mesela ben bir şey yaratabiliyor muyum? Yaratamıyorum. O zaman Allah da yaratmaz. Haşa yani. Sen ne ile neyi düşün düşünüyorsun değil mi? İbadın ve kainatın umur-i itibariyeden başka tesiri olmayan. Sadece itibari bir tesiri var. Kuvvet ve kudretleri kudretlerin cinsinden olan bir kuvveti kudreti mevhume içinde. Yani kainatta gördüğü misallerin, kuvvetlerin içinde Allah'ı düşünüyor. Saniye farz ederek o noktadan şu meseleyi temaşa ediyor. Halbuki vacib-ül vücudun Bu meseleye temaşa etmek gerektir. vardır. Biz onları bilmiyoruz. Ama netice bu çıkıyor. Birinin asarı muhakeme olunursa onun hassasını nazar almak lazımdır. Bunlar çok güzel cümleler. Birinin asarı muhakeme olunursa birinin asarı muhakeme olunursa onun hassasını nazar almak lazımdır. Ne demek? Birinin eseri. Mesela şu masa mesela. Bu masayı muhakeme ediyoruz. Bu masayı muhakem ediyoruz. Bu masa nasıl yapılır? İşte üç tane tahta, demir. Bunu bir araya getirip fidan Kullanacak mesela. He, tamam diyor. Mesela bunu yapan da bir usta bunu yapabilir. Bunu yapacak özellikler basittir yani. Bu özelliklere sahipse bunu yapabilir. Değil mi mesela? İşte görüyorsa, eli ayağı tutuyorsa, birleştirebiliyorsa tamam bunu yapar. Ama Cenabı Hak'ın eseri mesela bir beyni yaratmak, bir insanı yaratmak, değil mi? Ondan sonra bu kainate mahlufatı yaratmak olduğu zaman bunları kim yaratır? İşte bunu yaratacak bir kudret, bunu yaratacak bir ilim, bunu yaratacak bir keyfiyete sahip olması lazım. Lazım ki yarat yaratabiliyor. Yani orada eser mükemmelleştikçe ustasının da mükemmel olması gerek. Madem eser mükemmele doğru gidiyor, nihayetsiz bir sanat var. O zaman yaratıcının da nihayetsiz bir sanatkarlığı olması gerekir. İşte şu meselede edilmemiştir. Okulda da oluyor değil mi mesela? Çocuk basit problemi çözüyor, ben çözdüm diyor. Zor bir soruya gelince çözemiyor. Bu çözülmez diyor bu problem. Bunu kimse yapamaz diyor mesela. Ben yapamıyorum mu ediyor? Kimse yapamaz. Tamam senin kapasiten yetmiyor tamam işte. Demek ki kapasiten daha yüksek birisi var. Yapabilir yani. Ondan sonra. Senin kapasiten sınırlı değil ki. İnsan kendi kapasitesine sınır koyuyor. Sen kimsin ki yani? Kainatın yaradıcısıyla kendini böyle kıyaslıyorsun. Zira bu meseleye aczi abdin arkasında kudret-i mümkünâtın tarafında kıyas-ı temsilinin perdesi altında temaşa ediyor. Yani kendi azizliği noktasından bakıyor. Mümkünâtın özellikleriyle bakıyor. Kıyas-ı temsilinin perdesi. Yani kendi kıyas ederek. O değil, o perde kapanmış oluyor. Perdesi altında temaşa ediyor. Halbuki tekvin-i alemde bir kısmını maddesiz ibda ve bir kısmını dahi maddeden inşa. Değil mi? Mesela şimdi eee Cenabı Hak'ın iki tane yaratılış yaratılışı var. Yaratması var yani. İzereleri toplayıp ondan sonra işte mesela topraktaki zerreleri topluyor. Patates Yaf yiyor, sonra patatesi yaratıyor mesela. Şimdi zerreleri toplaması inşa ve terkib. Ama mesela topların hususiyeti ayrı, patatesin hususiyetleri ayrı. O hususiyetlerine halk edip patatesin patatese merc ediyor. Ve o şu ışık mesela. Yani telin içinde ışık var mı? Yok. Sana bak ne yapıyor? Orada yoktan icat ediyor ışığı o anda mesela. Orada atomun elektronu bir tarafından çıkarttırıyor mesela. Ondan sonra orada yoktan icat ediyor. Cenab-ı Hak bazı şeyleri böyle maddesi Maddesiz olarak yoktan icat ediyor. Bir kısmını dahi maddeden inşa. İşte yediğimiz, içtiğimiz şeylerden mesela bizi yaratıyor. Değil mi? Yemek yiyorsun vesaire, saçını yaratıyor, tırnaklarını yaratıyor, vücudunu tazeliyor. Bir kısmını maddesiz ibat bir kısmını dahi maddeden inşa ile şu kadar hayret feza asar mucize ile şu kadar hayret feza asar mucize. Hatta ne diyordu mesela? Zaman Adem'den beri diyor. Bu kainat kütüphanesini diyor. Okumuşlar diyor. Daha öşrü mişarına muvaffak olamamışlar diyor. Yani daha bütün fenler casus gibi bütün kainatı araştırdıkları halde daha sanatlar tamamıyla keşfedilmiş değil. Şu kadar hayret ve za asar mucize ile kudret-i kamili-i ilahiyi göstermekle beraber ondan sarf-ı nazar etmek gayb-i şair suretinde görmek olan kıyas-ı hadi ile ve ebna-i cinsin hakim ettiği gibi bir kaide-i mahdudeyle vacip-i vücuda nazar ederler. Hatta çok meseleyi aklı selim makul gördüğü halde onlar gayri makul tevehhüm ederler. Aklı selim makul gördüğü halde. Mesela biz risamızdan aldığımız derslerle istifadelerimizi ne yapıyoruz? Bütün bu meseleler makul hatta vacip olduğunu görüyoruz değil mi? Ama adam kendi aklıyla bakıyor. O demin ki dediğim noktalarda bu oluyor. Bu sefer gayri makul tevehhüm ederler. Muhterattan katı nazar. Yani bu yoktan yaratılan örnekler var kainatta. Bunları da bir kenara koysak bile masnuatın en zahir ve münevver ve ziya dedikleri olan nuru aynı alemin. Mesela maddi şeyler de yaratıyor Cenabı Hak değil mi? Fadedesvan aşubu. Diğer tarafta ruhları yaratıyor. yaratıyor, ışıkları yaratıyor, nuranileri yaratıyor. Onlar da ayrı bir sanat. Genelde iki ayrılıyor. Maddiyat ve nuraniyet diye değil mi? Mesela bedenimiz cism maddiyattır. Ruhumuz nuranidir. Melekler nuranidir. Işık, elektrik vesaire, havadaki ses dalgaları falan nurani şeyler. Şimdi biz o şeyleri kenara bırakıyoruz. Maddiyatta bu nurani kısma bakıyoruz şu anda nuraniler. En zahir, işte ışık. Görüyorsun en zahir, münevver ve ziya dedikleri olan nuru aynı alemin kavanin-i acibesi ve onun semeresi ve misal-i mustagarı olan nur-u basarın. Mesela şöyle ışık bir yerden çıkıyor, değil mi? Bütün odanın her tarafını kaplıyor. Bu nuru aynı alemin. Bunun bir sürü kaideleri, kuralları var. Değil mi? Bu nurani alemin ritümbenik dalgaların vesairelerin, bunların nasıl yayıldığı, nasıl bilmem ne. Yani bunların kavanin acibesi ve onun semeresi ve misal-i mustagarı olan nur-u basarın şimdi mesela ben şimdi Ali Efendi'yi görüyorum. Abdülhamid Temim diyor işte Ensar'ı görüyorum. Mesela bak bir tane göz bir kişi görmüyor. Yani karşısındaki eee, şey neyse, saha, orada olanların hepsini birden görüyor. Normalde mesela maddiyat bir şeyi görür, değil mi? Mesela maddi şey bir şeye temas edebilir. Bak ama göz yüzlerce, binlerce şey temas edebiliyor. Yani ışık da öyle, göz de öyle. Bak, Murat abiden bana geliyor, görüntü geliyor, Ensar'dan geliyor, Murat abiden geliyor. Mesela bak, hepsini gelen ışıkların hepsini alabiliyorum. Göz de bir nurani, görme de nurani bir şey. Işık geyli. Nur-u Basar'ın Nevamisi bediyasıyla, bedi kanunlarıyla münevver ve müsevver olan kudreti kemali kudreti ilahinin canibinden. Yani burada böyle Cenabı Hak'ı düşünürken maddiyatla değil de böyle nurani ışık gibi şeylerin ortaya koyduğu hakikatlarla kudrete bakmak lazım. Tabii sonuçta yine bu ışık vesaire yine kudreti misal olamaz. Çünkü bunlar yaratılmıştır. Kudretin yarattığı şeylerdir. Bunlar da yine noksan eksiklik olacaktır. Ama Cenabı Hakk'ın en azından bir derece bize eee aklımızı kapaşmış oluyor. Değil mi? Kemal-i kudret-i ilahinin canibinden müvazene nokta-i nazarında gayri makul ve uzak tevehhüm olunan mesaile temaşa edilirse meynuz Gayet böyle insana hoş gelecek, vahşi yenmeyecek hakikatlar aynı aklın kirpikleri ortasında sana görünecektir. Yani nasıl gözünle bir şey görüyorsan aklınla da o şeyi göreceksin. Nasıl ki zaruriyattan nazariyat istintaç olunur. Bunlar çok önemli düsturlar. Nazar nasıl ki zaruriyattan nazariyat istintaç olunur. Mesela şimdi bu insan yaratılmış mı? Var mı? Zaruri mi bu şimdi? Bunu inkar edebiliyor musun? Edemezsin. Değil mi? El diyorsun tamam bu diyorsun ensar yani. Tamam. Konuşuyor, görüyor, düşünüyor. Mesela bu var artık yani. Bu artık zaruri. O zaman bu nasıl var olmuştur? Bunu var eden sebep de o zaman zaruri olmuş oluyor. Nasıl ki zaruriyatta nazariyat istintaç olundur. Yani netice olarak çıkar. Bu kanebe varsa elbette bunun sebepleri var yani. Bu insan varsa mutlaka bunu oluşturan, meydana getiren bir sebep var. Onu inkar edemezsin. Çünkü var artık yani. Hani olmamış olsa Artık gerçekleşmiş böyle bir kainat var. Böyle muhteşem bir kainat varsa bu zaruridir. Artık bunun arkasında da mutlaka bunu ortaya koyacak bir ona münasip bir sebep düşünmek zorundayız. Sen bunu görüyorsan arkasında bu şekilde görebilirsin. İşte bu kainat böyle bir yaratıcıyı tarif ediyor. Nazariyat zaruriyattan nazariyat istintac olunur. Öyle de asar-ı saniyın zaruriyatı. Yani Cenabı Hak'ın bu eserlerinin zaruriyatı mahviyat-ı sanatına bürhandır. Yani bu kadar Cenabı Hak'ın eserleri varsa elbette bu eserleri yapacak bir sanata da maliktir. Sen o sanatı bilmeyebilirsin. Değil mi? Bilmeyebilirsin yani. Ondan sonra Mesela şimdi sen bir işlemini kaç saniyede yapıyorsun? Ensar mesela 2 + 2 4'ü kaç saniyede yapıyorsun? 1 saniyede yapıyorsun. Ben saniyede 2 milyon işlem yapan biri var desem inanır mısın? Desem öyle bir şey olmaz. Ama en basit bilgisayar bile saniyede 2 milyon işlem yapıyor. Değil mi? Yapıyor. Mesela bizim küllü tarama programları var ya. Mesela diyorsun sebep yazıyorsun bir basıyorsun 1.000 tane yer çıkarıyor 0.02 saniyede bulunmuştur diyor. Yani o kadar saniye içinde bütün küllü tarıyor bütün kelimeleri buluyor o zaman liste haline getirir. Eskiden dosya olarak da yapıyordu. Ya bunu görüyorsun. Çıkıyor al işte bak var. Ya böyle bir şey olamaz ya. Ya olmuş işte bak bak sen de dene. Demek o zaman buna göre de bir arkasında bunu yapan bir şey olması lazım. Yani bunun da bir bir sanat bu ortaya koyacak bir sanat var. O sanatı da o icra eden bir saniye olması lazım. Yani var olandan kesin olandan diğer yere doğru gidiyorsun. Böyle de asar-ı saniye'nin zaruriyatı mahviyat-ı sanatına bürhandır. İkisi beraber Haber şu bu meseleyi ispat eder. Avam-ı Nas ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan el Faz, muani ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıkları için çıplak hakikatları ve akliyatı fehm edemezler. Ancak o yüksek hakikatkın onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lazımdır. Fakat Kur'an'ın böyle ifadelerin hakikat olduğuna itikat etmemelidirler ki cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zahip olmasınlar. Mesela bu Bu cümleleri işaretçi gözden aldım. Orada Rahman aleyhüsse arş isteva. Yani Cenabı Hak işte sema yı yedi kat sema yı yarattı. Arş yarattı. Ona istiva etti. Yani oraya o tahta oturdu anlamında. Bir ifade kullanılıyor. Niye Kur'an böyle bir ifade kullanıyor? Eğer bu ifade olduğu gibi kabul edecek olursan Cenabı Hakk'a bir mekan, bir cihet, bir cismiyet, cismaniyet şey etmiş olacaksın. Fakat yani avamın en azından Yani eee bu ifade mesela hem teşbih oluyor hem de kinaye oluyor. Gelecek şimdi. Yani bu eee olduğu gibi hakikat olarak kabul etmemek icap ediyor. Çünkü Kur'an'ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikat etmemelidirler ki cismiyet ve cihad et gibi muhaşelere sahip olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere hakika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela işte filan Padişah öldü. Onun evladı tahta geçti. Bunu çocuğa söylesen gitti o tahta oturdu diye anlar. Ama bunu mesela belli bir seviyede bir insan ne olarak anlar? Bütün yönetimi artık o yapma yapıyor diye anlar. O tahta böyle bir teşvik. Yani avam öyle anlıyor. Hava sine ne yapıyor? O öyle anlamıyor. O aş da zaten Allah'ın yarattığı bir şey. Yani orayı da hep beraber yönetiyor bütün kainatla beraber. Mesela Cenab-ı Hakk'ın kainatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın tahtı saltanatın ne yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki, innallah arş istevada kinayet tarihi ihtiyar edilmiştir. Kinayet tarihi. Kinayeyi biliyoruz değil mi? Mesela o 32. sözde var. Firavunun kılıncının kayışı bendi uzundur. Onun boyu uzunsa kılıncı uzunur deniyor. Kılıncı olmasa bile kelam adam uzunsa sağda deniyor. Mesela ne diyoruz işte biz mesela ondan sonra bu adamın kolu uzun diyoruz. Adamın kolu uzun değil. Her yere uzanıyor. Her tarafa tanıdığı var anlamında oluyor. Veya işte dünya kılıç ve kalem üzerinde, devlet kılıç ve kalem üzerinde. Adam diyor ben Ankara'ya gittim, kılıç ve kalem görmedim filan. Ben diyorum o eğitimi askeri temsil ediyor. Yani kinayet hareketiyle. Taht oturdu anlamında yani bütün her şeyi hakimiyeti altında yarattı ve yönetiyor. anlamında. Kinayet harikı ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâzâ yapılan irşatlarda elâkat ve irşâdın iktizasınca avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lazımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat pat ederek konuşur ki çocuk anlayabilsin. Avam-ı Nas'ın fehimlerine göre ifade edilen Kur'an-ı Kerim'in ince hakikatları ilahiyetü ila ukulül beşer ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenabı Hakk'ın hitabında yaptığı bu tenezzülat-ı ilahiye insanların zihinlerini hakayetten tenfil edip kaçırtmamak için ilahi bir okşamadır. Bunun için müteşabihat denilen Kur'an-ı Kerim'in üslupları hakikatlara geçmek için ve en derin incelikleri gör görmek için avam-ı nas'ın gözüne bir dürbün veya numaralı bir gözlüktür. Dürbün. Dürbün ne işe yarıyordu? Uzaktaki bir şeyi nokta gibi görüyorsun. Dürbüne bir bakıyorsun o daha da bir keçiymiş mesela değil mi? Eşek. Ne yapıyor? Onu büyütüyor. Detaylarını sana açıyor. Yani dürbün gibi veya numaralı bir gözlük. Adam göremiyorum diye gözü bozulmuş. Numaralı bir gözlük takıyorsun, görmeye başlıyor. İşte Kur'an'ın da bu ifadeleri böyle bir dürbün ve numaralı birer gözlüktür. Bu sıra binaen değil ki bülega yani beli belâgat sahipleri büyük bir ölçüde ince hakikatlar ince hakikatları tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat Ediyorlar. İşte mesela o zamanın zındıkları mesela bu kaideleri bilmiyor. Kur'an hemen mealini okuyor. Hemen itiraz ediyor mesela böyle mesela. Halbuki Yani bu hemen öyle Kur'an'dan bir ayet okurup mealine bakarak ondan sonra itiraz edecek meseleler değil. Yani bu niye öyle ifade edilmiştir? Kur'an niye onu o şekilde ifade etmiştir? Değil mi? Mesela bunların hep izahları var. Müteşabihat dahi ince ve müşkül istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat ince ayetlere suretlerdir. Şimdi bu temsil yolunun nasıl bir yol olduğu Temsil getirmenin, misal getirmenin ne kadar böyle kuvvetli olduğuna dair yerler. Kıyas-ı temsilinin bir nevi var ki, mantıkın yakini bülhanından çok kuvvetlidir ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakinidir. Yani böyle güzel yerinde temsiller ve temsillerden hakikaten geçiş noktalarında düzeltiği böyle ifade edildiği zaman temsillerle bir şeyi izah ispat etmek en kuvvetli delil hükmüne geçiyor. Onun şimdi şeyi nedir? Temsilde ki o sır nereden geliyor? O kısım da şudur ki bir temsil-i cüzî vasıtasıyla bir hakikat-ı külliyenin ucunu gösterip hükmü o alkata bina ediyor. Büyük temsil-i cüzî vasıtasıyla bir hakikat-ı külliyenin ucunu gösterip hükmü o alkata bina ediyor. Mesela biz buna ne diyoruz? İşte şu masanın ustası varsa insanın ustası vardır diyoruz mesela değil mi? Ne alakası var? Mesela şu masada hikmet var. Nizam var, intizam var. Üç beş tane maddenin mesela hikmetli bir şekilde bir araya getirilmesi var. Üç beş tane böyle tahtası, demiri, vidası falan mesela bu kendi kendine olabilir mi abi? Bu vidalar bu delikleri ondan sonra nereden bulacak da girecek ondan sonra tam yeri büyüklüğü şekli şemali mutlaka bunun birisinin düşünmesi lazım diyoruz değil mi? Mesela tezahürün olmaz. Bundaki sanata, bundaki hikmete, bundaki nizama, bundaki ölçüye kendi kendine olamayacağı noktasında. İşte mesela bir ağaca, bir insana, bir kuşa baktığın zaman onun kanatlarıydı, bilmem nesi mesela. Onun da hikmeti, sanatı, o da böyle bir sürü parçalarla bir yere getirilmiş vesaire. Yani buradaki sanatın belki 1.000 katı var. O zaman onun da ustası var diyoruz. Ne yapıyor? Bu temsil bize bir hakikatı gösteriyor. Sanatlı bir eser sanatkarı olamaz. Bu masa örneğine sanatlı bir eser sanatkarı vardır. Yani O temsil bize bir hakikatinin şeyi oluyor, göstergesi oluyor. O hakikati oradan yakaladığın zaman diğer şeylere de o şekilde bakabiliyorsun. O hakikatin kanununu bir hususi maddede gösteriyor. Ta o hakikat uzmanı bilinsin ve cüzi maddeler ona irca edilsin. Mesela güneş nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken her parlak şeyin yanında bulunuyor temsiliyle. Mesela bu meseleleri de açalım. 16. sözünde güneş misali çok veriliyor. Mesela şimdi güneş bir tek zat değil mi? Güneş nerede Muhammed? Gökyüzünde bir tane güneş var. Bak güneş bir tane gündüz benim yanımda oluyor. Bak benim tepemi aydınlatıyor. Senin tepeni aydınlatıyor. Aa yani öbür tarlayı ne bileyim mesela bütün dünyanın o tarafa bakan hep bak yüzlerce milyonlarca kilometre kadar ya bak bir tane güneş binlerce milyonlar trilyonlarca varlığın yanında üzerinde olabiliyor. Bak bir tek güneş. Afen maddiyim. Bir tek burada oturabiliyorum. Tek buraya temas edebiliyorum. Bak güneş bir tane ama sayısız mahlukata ondan sonra nurlandırabiliyor. Bak buradan ben ne anlıyorum? Demek ki bir şey nurani olursa o artık bir tane iş değil binlerce işi yapabilir aynı anda. Bu ağzını ışığını verebilir, bu ağzını da ısındırabilir. Onun ardından meyve de pişirebilir. Bak. Orada nuraniyette sınır yok. Onu görüyorum. Maddiyette sınır var. Nuraniyette sınır yok. Nuraniyette sınır onu onu anladım ya. He, o zaman şimdi kudreti nuraniliği zaten güneşin nuraniliği kudretten geldiği için gene güneşin nuraniliği de gene bir 90'lık sınır olabilir. Ama onu da ortaya koyan gerçek kudretin nuraniliğinde artık sınır olmaması lazım. Ve ne yapıyoruz? Hemen oradan oraya geçebiliyoruz. Temsil tarihi böyle güzel Güneş nuraniyet vasıtasıyla bir tek zat iken her şeyin her parlak şeyin yanında bulunuyor temsiliyle bir kanun hakikat gösteriliyor ki nur ve nurani için kayıt olamaz. Artı yönler ne varsa hepsini de aydınlatabilir. Nur ve nurani için kayıt olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Artık bir tane bir kapsuyu mu yoksa denizin yüzünü mü fark etmiyor. Az ve çok müsavi olur. Mekan onu zapt edemez. Hem mesela ağacın meyveleri, yaprakları bir anda bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde bir kanun-ı emri ile teşkili ve tasviri bir temsildir ki. Mesela bir ağaç düşünelim. Haletten komple mesela bir incir ağacı veya bir çam ağacı. Ağacın meyveleri, yaprakları bir anda bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde bir kanun-ı emriyle teşkil ve tasviri bir temsildir ki. Mesela şimdi ağaçları yayına koyalım hemen. Mesela şimdi bu vişne ağacı, bu kayıs ağacı bilmem bizde Kiraz ağacı. Bak kökü, gövdesi, dalı, yaprağı hep farklı değil mi? Mesela bu ağacın komple bütün zerreleri hep o ağaç hangi ağaçsa ona göre hareket ediyor. Öbür ağacın zerreleri bak zerreleri aynı. O zerreler de aynı ama hangi ağaçta ise o ağacın kanununa göre vaziyet alıyor. Onlara hükmeden hakikat değişiyor değil mi? Kiraz ağacı iken bir tarafı kiraz ağacı bir tarafı vişne ağacı olmuyor yani. O zaman bütün zerreler tek bir yerde o hakikatla yönetiliyor demektir. O zaman tek bir ağaçta bile bütün zerreler aynı hakikatla yönetiliyorsa yani Cenab-ı Hak'ın irade-i sıfatının cüzi bir tecellisiyle oluyorsa o zaman bütün kainatta aynı şekilde bir insan düşünebilir. Acil meyveleri yaprakları bir anda bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde bir kanun-u emriyle teşkili ve tasviri bir temsildir ki muazzam bir hakikatın Ve külli bir kanunun ucunu gösterir. O aykat ve o aykatın kanununu gayet kat'i bir suretle ispat eder ki o koca kainat dahi şu ağaç gibi o kanun hakikatın ve o sır ehadiyetin bir mazharıdır. Bir meydan-ı cevelanıdır. İşte bütün sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyeler bu şişiktirler ki birhan-ı kat'i iman tekiden daha kuvvetli, daha yakînidirler. Yani gördüğü, bildiği, anladığı, ihata ettiği, yakin ittihaz ettiği bir şeyi esas alıyorsun abi. Kendisi misal olarak onun teresini hakikatı gösteriyorsun. Ondan sonra bilmediği şeyleri artık onunla insan ne yapabiliyor? Görebiliyor. Çok güzel bir yol yani. Bu gözle bakarsan bütün küllerdeki bütün misaller onun misali olmuş olur. Şu zamanda dalalet-i fenniye elini esas esasata ve erkana uzatmış olduğundan. Şu zamanda dalalet-i fenniye elini esasata ve erkana uzatmış olduğundan. Eskiden biz böyle artık dinsizlik, ateistlik bitti falan diyorduk. Bizim talebelerimizde falan artık son zamanlarda yaşıyor, can çekişi falan diyorduk ama şimdi tekrar bu internet sayesinde, işte YouTube'da bilmem nerede falan böyle tekrar bu akımlar tekrar böyle ortaya sürülüyor. Tekrar bir dinsizlik şeyi tekrar başlıyor yani. Onun için risaledeki dersler ve daha da ehemmiyet kazandı. Yani yani risanı okumayan, bilmeyen, buradaki hakikatleri şey yapmayan yani mukabil etmesi çok zor. Yani kendilerine göre cevap verebiliyorlar ama gene yeterli olmayabilir. Üstat tam bu zamanın bütün bu dalaletine mukabil bu eserler yazılmış yani. Bak o zamanlar söylemiş. Şu zamanı dalalet-i fenniye dalalet-i fenniye elini esasata ve erkana yani iman esaslarına en temel noktalara uzatmış olduğundan her derde layık devayı ihsan eden hakim-i rahim olan zat-ı zülcelal. Her devre layık devayı ihsan eden hakim-i rahim olan zat-ı zülcelal Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı icazından olan temsilatından bir şülesini azze zaafıma fakr-ı ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'an'a ait yazılarıma ihsan et. Fellillah ilhamd sırrı Sırri temsil dürbünüyle en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Sırri temsil dürbünüyle en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Dürbün ne yapıyordu? Havadaki bir cismi şöyle önümüzdeymiş gibi bize getiriyor ve görüyorsun yani. Yani o bir nokta gibi görüyorsun. Onu yaklaştırınca bütün detaylarını ortaya çıkartıyor. Sırri temsil dürbünüyle en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırrı temsil ciyetül vahdetiyle en dağınık meseleler toplattırıldı. Mesela 11. sözün temsilini düşünsek Ömer mesela. Ta bir zaman bir sultan varmış. Ta oradan eee ebediyet ve beka verdi. Ta cennete girmiş ehli iman, ondan sonra ehli cennet. Oraya bak. Bütün kainat yaratılmadan önceden başlıyor. Yaratılıyor, peygamberler gönderiliyor, sonra şu bu falan. Tamamına bir Temsilde ne yapıyor? Topluyor. Sevgili sözdeki temsil de öyle mesela. Sırrı temsil cihetül vahdeti ile en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırrı temsil mevdu Sır temsil merdiveni ile. Mesela bir şey dona çıkacağız. Ne yapıyoruz ensar? Merdivenle çıkıyoruz değil mi? Merdivenle çıkıyoruz. Yani merdiven yani aklımızın böyle çıkamadığı yerleri, karayamadığı şeyleri işte temsil temsiller merdiven gibi oluyor. Sır temsil merdiveni ile en yüksek hakikaten kolaylıkla yetiştirildi. Sır temsil penceresiyle Hakik-i gaybiyeye, esasat-ı İslamiyeye, şuuda yakın bir yakin-i imaniye hasıl oldu. Pencereye ne işe yarıyordu ensar pencere? Mesela şimdi şu duvarda pencereyi olmasa biz dışarıyı göremeyiz. Bir pencere açtığın zaman dışarıdaki âlemi görebiliriz değil mi? Pencere yani kapalı yerlerde bir pencere açıyorsun abi oradan görüyorsun. İşte temsiller yani göremiyoruz böyle kapalı gibi Ama bir temsil açıldı, konduğu zaman o temsil pencere gibi oluyor. Ondan sonra da eee mesela ne oluyor? İşte o alemi bize göstermiş oluyor. Temsil penceresi. Mesela deminki dediğimiz gibi mesela şimdi hayvanat alemi ondan sonra nebatat alemi tamamına mesela bakıyoruz bir şey görmüyoruz. Mesela bir ordu misali temsili veriyor. Oradan baktığın anda bütün o alemi Muhteşem olarak görüyorsun. Emir altında mesela. Ve yeryüzü mesela bir eczane yemiş bilmiyorsun mesela. İşte bütün bunları Allah yapıyor, yaratıyor desen adam şey yapamıyor. Ama bir eczane temsili koyunca ortaya tak diye ondan sonra hepsi o alem gözüküyor. Yani temsile pencere gibi. Hakikatı hakikate açılan pencere gibi oluyor. Sır temsil penceresiyle hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslamiyeye, şuuda yakın bir yakin-i imaniye. Yani şuuda yakın ne demek? Görüyormuşun gibi. Şurada yakın bir yakin imanı hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim, hayal, hatta nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim silaha mecbur oldu. Bu da çok önemli abi. Abdülhamid Hanım. Mesela risanı okuyoruz ya mesela risali-nuru. Mesela diyelim ki 33 benzerinden bir pencere okuyoruz. Ve 16. söz okuyoruz. Yani orada ne var? Sadece aklımıza hitap etmesi değil. Akılla beraber vehim, hayal. Bak senin hayalin de çalıştırıyor. Vehim, ondan sonra burada da vehim gene müspet anlamda. Yani yine böyle çoğu insanda mesela sadece akıl yok. Bir sürü cihaz var hepsini çalıştırıyor. Vehim denen o an göremediğin şeyleri de göstermeye başlıyor. Akılla beraber vehim ve hayal hatta nefis Nefis de o bedate karşı tamam diyor. Ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim-i silaha mecbur oldu. Demek bir risaleti okuduğumuz zaman tamam ben bunu anladım deyip geçmeyeceğiz. Anladıktan sonra onu akla, kalbe, ruha hepsinin nakşi olması için tekrar tekrar okumak icap ediyor yani inşallah. Evet. Yani bu 20. 16. sözün başındaki o cümlelerin bir derece külliyattaki Bir mehazer olmuş oldu değil mi abi? Yani akıl niye zahiri münafaat görüyor? Niye olayları böyle şey yapamıyor? Sınırlı niye sınırlı bakıyor filan hepsiyle alakalı böyle yerler okumuş olduk. İnşallah devam edeceğiz. Sübhaneke la ilmen illa ma alemten inneke entel alim hakim. Allah

3117.ders 16.söz-1.şua-04.ders-sana, senin göz bebeğinden daha yakın — Nur Risale Dersleri