3122.ders 16.söz-4.şua-zeyl-Bir nevi Mi'rac hükmünde olan namazın hakikatı
Ders metni
4. şuaya geldik. Buradan başlayalım. Bismillahirrahmanirrahim. 4. şua. İşte ey tembel nefsim. İşte ey tembel nefsim. Mesela burada niye tembel diye nefsi şey yapıyor? Mesela 1. şuada, 2. şuada, 3. şuada nadan nefsim, bir kuş nefsim, pür vesvas pür vesvas nefsim, nefis diyor mesela. Yani o Cenabı Hak'ın azametiyle alakalı, o külli uluhiyet, rubiyet daireleriyle alakalı şüpheleri, vesveseleri veya itminan meselesi vardı. Onlar halloldu. Cenabı Hak'ın azameti inkişaf etti. Nefis o noktada mutmain oldu. Artık bu neyi gerektiriyor? Namazı gerektiriyor, değil mi? O zaman namaza karşı bir tembellik yani nefsin artık namaz kılması lazım. Bu uluhiyete karşı muhatap olması lazım, mukabil etmesi lazım. O noktada nefsin tembelliği varsa işte bu 4. şua'daki bu namazın hakikati da ortaya çıkınca, anlatılınca o nefsteki tembellik de kalkacak. Ya demek ki bu nefsin tembelliğine izhar edecek bir hakikat. Namazın o şekilde kur bir dersi. İşte itembel nefsim bir nevi miraç hükmünde olan namazın hakikati sabık temsilde bir nefer mahz-ı lütuf olarak, huzuru şahaneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak, zat-ı celili zülcemal ve mabud-u cemili zülcelal'in huzuruna kabulündür. Bir nevi miraç hükmünde olan namazın hakikati. Bir nevi miraç hükmünde olan namazın hakikati. Miraçın bir tarifi vardı tek cümle olarak. Zat-ı Ahmediye'nin Aleyhissalatu vesselam meratib-i kemalatta seyri-sülükünden ibarettir. Yani Cenab-ı Hak'ın işte kemalat mertebeleri, yani o 70.000 perdede görünen işte esma, sıfat, o perdeleri aşıp Cenab-ı Hak'la görüşmesi, sohbetine münailatına müşerref olması. Namaza da bir nevi bu mana var. O da namaza bizim miracımız oluyor. Bir nevi miraç hükmünde olan namazın hakikati. Sabık temsilde bir nefer mahz-ı lütuf olarak huzur-u şahaneye kabulü gibi mahz-ı rahmet olarak zat-ı celili zülcemal ve mabud-u cemili zülcelalın huzuruna kabulüdür. Yani buradaki ifadeyle miraç Cenabı Hakk'ın huzuruna kabul edilmesi, Cenabı Hakk'ın huzuruna çıkmak diye düşünürsek miracı. Şimdi Peygamberimiz miraçta bizzat Cenabı Hakk'ın huzuruna çıkmış oluyor. Peki biz namazda yine aynı yerdeyiz. Yine secdedeyiz, seccadedeyiz yani. Bir yere gittiğimiz yok. O zaman Cenabı Hak'ın huzuruna nasıl çıkmış oluyoruz? Değil mi? Demek ki yani eee Cenabı Hak bize akıl ve kalbimiz açıyor yani. Aslında Cenabı Hak'ın zaten biz Allah'ın huzurundayız. Bize bunu fark ettiriyor. Veya böyle Cenap bütün namazda böyle her Şeyi arkaya atıp kendimizi Allah'ın huzurunda hissedebiliyoruz. Değil mi? En azından iman olarak, şuur olarak yani namazda. Zaten Cenabı Hak her yerde hazır nazır. Dolayısıyla yani bir nevi huzura kabul. Cenabı Hak o şuuru, o şey bize iman, hakikatini bize mazhar etmiş oluyor. O şekilde huzura kabulündür. Bir de huzurda ne yapıyorsun? Mesela sohbetine ve münacatına Müşerref olmaktır. Huzurda Cenabı Hak'a ilticada bulunuyorsun. İyyake nabudu İyyake nasta'in diyorsun. Yardım istiyorsun ya huzurda. Hep mesela burada sabık temsile bir nefer mahz-ı lütfü olarak huzuru şahane kabulü gibi yani padişahın huzuruna çıkıyorsan o sana bir mahz-ı lütfü olarak onu kabul ediyor değil mi? Orada işte çeşitli ikramlarda ihsanlarda bulunuyor. Burada da mahz-ı rahmet olarak, mahz-ı rahmet olarak zat-ı celili zülcemal ve mabud-u cemili zülcelal'in huzuruna kabulündür. Peki namazda böyle Cenabı Hak'ın huzurunda olduğumuzu hissetmek, şuur etmek mahz-ı rahmet. Allah o huzurunu bize hissettirmesi bir rahmettir. Yani nihazi azamet sahibi, kudret sahibi, merhamet sahibi bir zatla da muhatap olmuş oluyorsun. Dualarını, itiyatını sunuyorsun. Olsun değil mi mesela? Canım Allah buna imkan veriyor. Dolayısıyla dolayısıyla mazur rahmet oluyor namaz. Namazdaki o huzurumuz. Yani Ruhun Cenabı Hak'a karşı, Cenabı Hak'ı görmesi, ruhun en büyük gıdası, değil mi? Zat-ı Celil-i Zül-Cemal, Mabud-ı Cemil-i Zül-Celal. Cenabı Hak, zat-ı Celil, önce Cenabı Hak'ın azameti ile haşmeti ile eee büyüklüğünü görüyorsun zat-ı Celil'in. Huzurunu alınca Zül-Cemal olmuş oluyor, değil mi? Ve eee Mabud-ı Cemil-i Zül-Celal şimdi Cenabı Hak'ın celalini gördüğün zaman Cemalini gördüğün zaman bu ubudiyet, mabudiyet, ubudiyeti netice veriyor. Böyle bir zatta bu sefer yani Cenabı Hak'ın mabud, kendini ab olarak görüyorsun. Mabud-u cem cemili zülcelal. Yani ulhiyet mertebeleri, ruhiyet mertebeleri görünce o ulhiyet ruhiyet mertebelerinde sana olan ikram ve ihsanlarını görüyorsun. Değil mi? Dolayısıyla ona mukabele iktiza ediyor. O da ibadete netice veriyor. Dolayısıyla Cenabı Hak senin mabudun olmuş oluyor. Değil mi? Mabud-u cemili-i zülcelalin huzuruna kabulündür. Demek ki Ömer abi yani namazda bu şuuru düşünsek böyle bize büyük bir rahmet olacak inşallah. Allahu ekber deyip manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip kaydı maddiyattan tecerrüt edip bir bir nevi huzura müşerref olup İyyake Nâbüdu hitabına herkesin kabiliyeti nispetinde bir mazhariyeti azimedir. Allahu Ekber deyip manen ve hayalen veya niyeten. Şimdi miraç meselesiyle beraber düşünecek olursak Cenabı Hakk'ın o eee, kainattaki külli daireleri gezdirerek, oradaki alsanlarını müşahede ettirerek, daireden daireye, ondan sonra gezdirerek bir şeyleri var ya ifadeleri. O 70.000 perde meseleleri var. Onlar da her biri bir Allahu Ekber. Allah daha büyüktür, Allah en büyüktür. İhtiza ediyor yani. Dolayısıyla, eee, mertebelerde katılayorsun. Sonra huzura varıyorsun. olsun diyelim. Huzurda da Cebrail Aleyhisselam ondan sonra şahitlik ediyor ya. Hani ettahiyat ki şahitlik ediyor. Sonra Peygamberimiz o dört kelimeyle Cenabı Hak hitapta bulunuyor. Ettahiyat el mübarekat esselatu tehibatül lillah. Yani biz de tahiyatda onu söylemiş oluyoruz. Oradan da yine miraca mirac hakikatıyla ondan sonra kendi miracımız oluyor yani. Hem Allahu Ekberler diyerek mertebeleri katetmek huzura vardığımız zaman "İyyâkenâbîdû" demek, "Ettahiyyâtu" o dört kelimeyle Cenab-ı Hakk'a takdim, tahsinde bulunmak manalarıyla baktığımız zaman namaz gerçekten müminin miracı. Aç senin kendi mertebene göre. Mesela "Allahu Ekber" deyip manen ve hayalen veya niyeten. Mesela diyelim ki bir yaprağı görüyorsun, yapraktaki Cenab-ı Hakk'ın tasarrufunu görüyorsun, "Allahu Ekber" diyorsun, değil mi? Veya şöyle bütün yaprakları görüyorsun, "Allahu Ekber" diyorsun. Yeryüzündeki bütün ağaçları "Allahu Allahu Ekber. Yani neye baksan Allahu Ekber, Allahu Ekber. Her gördüğün müşahade ettiğin şey sana Allahu Ekber dedirtiyor. Bu şekilde Allahu Ekber deyip manen, hayalen, niyeten. Yani üç derecesi var demek ki. Manen gerçekten o manevi mertebeleri katetmek. İmanın mertebelerini terakki ederek o mertebeleri katetmek, manevi terakki yap manen diyelim. Hoş geldin ağabey. Veya bu terakki yoksa da hayalen Bütün alemleri geçiyorum. Hayal ederek veya o da yoksa en azından şu anda ben Allah'ın huzurundayım. Yani hiçbir şey yoksa bile yine kendi niyet olarak Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmek mesela. Manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip Takip olabilir. Yani taklit de olabilir ama en azından yani en mühim en ami bir mümin bile namazda Allah'ın huzurunda olduğunu düşünüyor yani. Taklit demeyelim de o mesela kat edemeyebilir. Ee yani o niyete geliyormuş. O niyete en azından yani ee o Allah'ın huzurunda olduğunu namazda hissediyor. Yani niyet olarak öyle hissediyor. Yani bu Allah ve peygamber meselelerini geçemese İle gerçek anlamda tefekkür yapamazsa bile yine sonuçta Allah'ın huzuruna çıktığını düşünüyor yani. Allah'ın huzurunda olduğunu niyet ediyor. Şimdi üstadım öyle bir tabir kullan anladığı için. Öyle bir şey demeyelim şimdi. İki cihandan geçip, iki cihandan geçip, şimdi biz ikinci yandan geçip dünya ve ahiretten geçmek, yani bütün bu kainattaki mahlukattaki bütün mahlukatı görüyoruz ya Ömer abi. Bir de bunun üzerine Cenabı Hakk'a gösteren ayetler var, hakikatler var. İşte kainata bakıp, kainatta bu manaları gördükten sonra kainat Arka bırakıyoruz artık. Yani hakikaten muhatap oluyoruz artık. Bunun en geniş de cennette de öyle yani. Mesela cennette de düşünüyorsun. Oradaki bütün rahmet tecellerini düşünüyorsun. Hatta cennetten alacağını almış oluyorsun. Nihayetsiz rahmet hakikatını alıyorsun. Ondan sonra yine Allah'ın huzuruna çıkıyorsun. Yani kainatı artık düşünmüyorsun yani. Artık kainata bakıyorsun. Cenabı Hak niyaz kudret sahibi, rahmet sahibidir diyorsun. Artık kainattan o dersi aldıktan sonra onu arkada bırakıyorsun. Bir böyle olabilir. Veya ilgi alakalı İki cihandan geçip kaydı maddiyattan tecerrüt edip o da Allah'ın huzuruna çıkarken de yine Cenabı Hak'ı düşünmekte şey yapmakta düşünmekte mi dedim ama o an onun huzurunda olurken Cenabı Hak'ın mülahaza derken yani maddiyatın dar ölçülerinden Cenabı Hakk'ın münezzeh olduğunu düşünerek Cenabı Hak'a muhatap olmak ve kendimizin maddiyatla alakalı bağlantılarımız varsa onlardan da kurtulup bütün kalbimize yine Cenabı Hak'a müteveccih olmak diye düşünebiliriz yani. Kaydı maddiyattan tecerrüg edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllinin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp bir nevi huzura müşerref olup İyake Nabil hitabına herkesin kabiliyeti nispetinde bir mazhariyet-i lazimedir. Bir mertebe-i Külliye-i ubudiyete veya külliyenin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp. Bunu şöyle anlatsak olur mu? Mesela şimdi kainat asar, eserler. Üzerine fiiller var, isimler var, sıfatlar var. Şu un zat var. Mesela desen ki eee işte bütün bu mahlukatın halikı desen Cenab-ı Hakk'ı bütün mahlukatın halikı olarak düşünmüş oluyorsun. Suret gibi. Veya üzerine gözüken o isimlerin hakikatları. Yani kainattaki bütün hikmetlerin, bütün rahmetlerin sahibi olan Allah'ın huzurundayım. Ve o rahmet ve hikmetlerin tecellisi kainattaki hikmetlerin sahibi. Yani tek. Veya tek külli bu diyette de bütün hikmetlerden de sonra nihayet hakim, rahim, kadir olan diye mesela Cenabı Hak'ın bizzat böyle zatına müteveccih olmak. Daha yüksek mertebe oluyor. Bir mertebe-i külli bu diyette diyete. Bu olmuyorsa küllinin küllinin bir gölgesine, o da olmuyorsa bir suretine çıkıp bir nevi huzura müşerref olup, huzura müşerref olup İyake nâbîdû hitabına herkesin kabiliyeti nispetinde bir mazhariyet-i azimedir. Şimdi herkesin kabiliyeti nispetinde. Mesela ikinci dalda mesela bir sarı bir çiçek, güneşin ancak sarı çiçeği Yine görebiliyor, gösterebiliyor. Değil mi? Ama mesela bir cam parçası veya bir denizdeki bir katre güneşin yedi rengiyle beraber ışığını gösterebiliyor. Gibi yani onun kabiliyeti yani her insanda bazı insan Cenabı Hak'ın herkes her mertebede göremiyor. Cenabı Hak'ın herkes herkes her sıfatını inşaf etmeyi biliyor. O zaman herkesin kabiliyetini isbetinde. Ben Cenabı Hak'ın huzuruna çıkarım. Küre ağzın halıkı diye Cenabı Hak'ın mütebeci şey olurum. O benim kabiliyetim olur. Evrisi çıkar, güneş sisteminin halikidir der. Daha geniş mertebe. Bütün âlem-i şehadetin cennet cennet ne varsa der. O daha şey. Ve öbürü der ki "Ya işte bana rızık veren Allah'ım." der. Onun huzuruna çıkıyorum. Yani böyle herkesin Allah'a binmesi farklı ya. Ama hepsi de hakikat. Herkesin kabiliyetine göre, kabiliyeti nispetinde bir mazhariyeti azimedir. Sonuçta ne olursa olsa, en küçük mertebe bile olsa mazhariyeti azime. Allah'ın huzurunda olduğunu bilmek çok büyük bir mertebe sonuçta yani. Adeta harekat-ı salatiyede tekrarla "Allahu Ekber, Allahu Ekber." demekle katı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüziyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mağribetimiz haricindeki kemalat-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Harekat-ı salatiyede tekrarla. Allahu ekber dedik namaza durduk. Değil mi alet mesela? Sonra rükûya gidiyorsun Allahu ekber. Çünkü rükû da Sonuçta Allahu Ekber'e karşı yapılan bir hareket değil mi? Mesela kalkıyorsun Allahu Ekber, secdeye gidiyorsun Allahu Ekber, kalkıyorsun Allahu Ekber, oturuyorsun ellerini koyuyorsun Allahu Ekber. Yani dışarıda namaz kılan bir adama bakan birisi bu karşısında azametli büyük bir zatı görüyor. Onun karşısında el pençe divan duruyor, rükûa gidiyor, sücute gidiyor, teşehhüde gidiyor. Mesela dört tane böyle. Hepsi de azamete azamete karşı ifade edilen hareketler olmuş oluyor. değil mi? Dolayısıyla bunları Allahu Ekber'le yapıyor. Allahu Ekber diyor. Görüyor Cenabı Hak'ın büyüklüğünü. El pençe devam duruyor. Mesela şu duruş ve edep. Hürmet şeyi değil mi mesela? Rükûa gidiyorsun. Kimin önünde gidiyorsun? Ancak in âlem Rabb'i. O zaman her eee Allahu Ekber demek bir mertebeyi daha kat edip daha büyük bir mertebeye çıkmak oluyor. Adeta Harekat-ı Salatiye'de tekrarla Allahu Ekber, Allahu Ekber. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür demekle katı meratibe yani mertebeleri kat etmek ve terakkiyat-ı maneviyeye bizim manevi terakki ile anladığımız Cenabı Hakk'ın hakikatından dair ne anlamışsak hangi her bir küçük mesele bize bir bizim bir terakkimiz demektir yani. Mesela bir ismin hakikatini anlasak ve onun bir cilvesini görsek hep bir manevi terakki terakkiyat-ı maneviyeye ve cüziyattan devairi-külliyeye çıkmasına cüziyattan devairi Mesela benim halikim dersen cüziyet oluyor. Değil mi? Benim Rabbim, benim mabudum. Ama yeryüzün İskenderun'dakilerin Rabbi dediğim zaman bir daha külli daire. Yeryüzündeki Müslümanların Rabbi halıkı. Yani böyle cüziyetten külliyete doğru Cenabı Hakk'ın ta bütün yaratılmış, bütün imkan âlimin tamamına kadar geldiği zaman en büyük daireye çıkmış oluyorsun yani. Cüziyattan devam daire-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalat-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Mesela bunu ezberlememiz lazım Abdülhamit abi. Allahu Ekber nedir? Marifetimiz haricindeki kemalat-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Marifetimiz marifetimiz ne demek? Şimdi Cenab-ı Hakk'ın nihayetsiz kemalatı var ya. Belli bir yere kadar Cenab-ı Hakk'ın kemalatını görüyoruz. Orası bizim marifetimizin en yüksek çıktığı nokta oluyor. Cenab-ı Hak bizim bildiğimiz kadar mı? Değil. Daha bilmediğimiz nihayetsiz kemalatı var. O bildiğimiz kısma kadar geliyoruz. Onun artık ondan sonraki kısma Allah bundan da büyüktür. Allahu Ekber diyoruz. Burası çok güzel bir cümle. Marifetimiz haricindeki kemalat kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. Mesela şimdi düşünüyorsun atomları yaratan biraz sonra denizleri yaratan, gökleri yaratan, rızıkları veren biter mi abi? Bitmez ki. Saymakla bitiremezsin. Dolayısıyla yani düşünebildiğin kadar görüyorsun, Allahu Ekber diyorsun. Bundan sonra Cenabı Hak'ın nihayetsiz yine sanatı, faaliyeti, kudretinin mertebeleri var. Onlara da Allahu Ekber. Marifetimiz haricindeki kemalat-ı kibriyasının mücber bir ünvanıdır. Güya her bir Allahu Ekber bir basamak-ı miraciyeyi kat'ına işarettir. Demek biz her eee Allahu Ekber dedikçe, Cenabı Hak'ın o külli dairelerini gördükçe Cenabı Hak'a bir adım daha yaklaşmış oluyoruz, değil mi? Cenabı Hak'ın hakikatini biraz daha yaklaşmış oluyoruz. Güya her bir Allahu Ekber bir basamak-ı miraciyeyi kat'ına yani geçmesine işarettir. İşte şu hakikat-ı salattan manen veya niyeten veya Tasavvuren veya hayalen, bir gölgesine, bir şuaına dahi mazhariyet, bir şuaına mazhariyet dahi büyük bir saadettir. Şu hakikat-i salattan. Şimdi hakikat-i salatı tarif etmiş oldu. Yani Cenabı Hakk'ın kemalat mertebelerinde telaki ederek, Allahu Ekber diyerek Cenabı Hakk'ın huzuruna kadar varıp Cenabı Hakk'ın huzuruna bağırmak, ona hitapta bulunmak değil mi şimdi? Namazın hakikatı bu. Bunu manen yapabilirsin. Yani tam bu hakikate mazhar olabilirsin. Veya niyetten yapabilirsin. Bunları yapamıyorsan niyet olarak ben bunu niyet ettim böyle ondan sonra. Veya tasavvuren. Hani dimağda mertebeler vardı ya tahayyül, tasavvur, taakkul diye. Yani tasavvur bir nevi böyle zihninde şekil olarak böyle düşünerek yani böyle tasavvur. O da yoksa hayal tarzında Bir gölgesine, bir şuana dahi mazhariyet, bir şuana mazhariyet dahi. Yani namazın böyle külli olarak senin alemine yansımış Kısmı gölgesi oluyor. Veya onun içerisinde bazı noktalar, bazı hakikatler varsa da şua oluyor. Mesela bütün isimleriyle terakki ettiğin zaman senin âlemine Namazın hakikatının bir gölgesi gelmiş oluyor. Ve bir isimle bunu yaptıysan bir şua gelmiş oluyor diye düşünebiliriz veya bir gölgesine bir şua'na mazhariyet dahi büyük bir saadettir. Saadetmiş. Demek ki biz de Namazımızı bu şekilde kılabilsek, bizim için büyük bir saadet, büyük bir mutluluk. O artık oradan bir saadet, bir manevi zevk aldığımız zaman namaza karşı olan şeyimiz değişebilir. Değil mi? İştilakımız, şeyimiz artık yani. İşte hac da pek kesretli Allahu Ekber denilmesi şu sırdandır. Mesela şimdi her bir Allahu Ekber deyince bir mertebe kat ediyorsun. Eşin hac o kadar acı, Allahü ekber diyor, hep beraber diyorsun falan böyle. Seni şuraya ekle, Cenabı Hak'ın büyüklüğünü sana hatırlatıyor. Dolayısıyla senin aleminde bir Cenabı Hak'ın büyüklüğü inşaat ediyor. Değil mi? Mesela Arafat'ta toplanıyorsun vakfeye. O Arafat'taki hacilerin toplandığı alan sınırlarını Hazreti Cebrail Aleyhisselam Peygamberimiz'e işaretle göstermiş. Onun içerisinde vakfeye durduğun zaman 10 milyon hacı sığıyormuş abi o alana. Şimdi 10 milyon milyon hacıyla Allahu Ekber dediğin zaman, 10 milyon hacıyla secdeye gittiğin zaman ben Rabb'ine bakışın yani Rabb'ine karşı şeyin hacab inşaf eder. Benim Rabb'im derken şu 10 milyon hacıyla beraber nasıl bir azametli zat Cenabı Hak diye mesela böyle ne oluyor? Bir de sürekli Allahu Ekber dedikçe sürekli böyle senin ondan sonra mertebeleri katettiriyor. İşte haçta pey kesretli Allahu Ekber denilmesi şu sırdandır. Çünkü hadis-i şerif dil asele herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Hani mesela daireler gördükçe de gidiyordu yani mesela. Orada vakfeye durdun veya tavaftasın. Zaten hacın bütün rükünleri hep bu azamete bakıyor. Yani buna Allahu Ekber'e bakıyor. Diyelim ki burada vakfe 10 milyon hacıyla vakfede secdeye gittin. Veya tavaf ediyorsun beraber dönüyorsun. Hadis Şeref bilâse de herkes için bir mertebe-i külliyede bir rubu'iyettir. Hani mesela ben tek başıma kılarken bile 40 kişilik bir cemaatle camide kılarken veya işte İskenderun'daki cemaatle kılarken falan orada da daha büyük, en büyük cemaatli. Bir de onlar her bir hacı dünyanın her bir yerinden gelmiş. Hindistan'dan gelmiş, Pakistan'dan oradan gelmiş. Bütün dünyada Müslümanları bu sefer. O zaman bütün dünyadaki bütün Müslümanların Rabb'ine secde ediyorum. ne oluyor? Allah'ın büyüklüğünü orada daha çok inşaf ediyor. Dolayısıyla hac-i şerif bilâse herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubuiyettir. Yani ami bir veli bile olsa Allah'tan bir haşta velayet derecesinde bir ibadet yapmış olur. Nasıl ki bir nefer bayram gibi bir yevmi mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. İşte padişahla kim görüşebilir? Ancak ferikler, vezirler, şeyhler, komutanlar görüşebilir. Ama yevmi mahsusta böyle özel günlerde bir nefer de Cenab-ı Hak'ın huzuruna alınıyor. Aleykümselam. Nasıl ki bir nefer bayram gibi bir yevmi mahsusta ferik dairesine bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de bir hacı ne kadar ami de olsa katı meratip etmiş bir veli gibi. Umum aktar arzın. Yani oradaki hacelerin hepsi arzdan geldiği için arzın her tarafından umum aktar arzın Rabb-i Azimi unvanıyla Rabb'ine mütevecidir. Yani evinde kılarken benim Rabb'im diye hacca gittiği zaman umum aktar arzın Rabb-i Azim'ine secde etmiş oluyor. Unvanıyla Rabb'ine mütevecidir. Bir ubudiyeti külliye ile müşerreftir. Yani seninle beraber diğer secde edenlerle beraber. Yani böyle mesela şimdi nunu nabudu var ya mektubatta ve zaif eşya tabir ettikleri hidamat meşhudeleri onların ibadetlerin unvanıdır. Mesela güneş bakıyorsun o da ibadet ediyor. Allah'ın boyuna imiş. Sen de ibadet ediyorsun. Bütün zerreler, atomlar, bütün hücredeki zerreler, hücreler Bütün ağaçlar, hayvanlar, hava saikası. Dolayısıyla benim Rabbim, bütün mahlukatın Rabb'i. Demiş oluyorsun ya mesela. Orada da benim Rabbim, bütün hacıların Rabb'i. Bütün hacıların geldiği yerlerde de başka Müslümanlar var filan. Böyle. Dolayısıyla ubudiyet-i külliye yani kendinle beraber büyük bir cemaat içerisinde şuuruyla yaptığın zaman ubudiyet-i külliye oluyor. Ubudiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette hac miftahıyla açılan meratibi külliye-i rububiyet. Eminim kaç bir anahtar gibi Cenabı Hakk'ın o külli rububiyet mertebeleri açılıyordu. Ve dürbünüyle nazarına görünen afak-ı azamet-i uluhiyet. uluhiyetin azameti, büyüklüğünün ufukları. En uçlarına kadar orada yine o dürbün dürbünüyle nazarına görünen avak azamet uluhiyet ve şairi ile kalbine ve hayaline genişlenen cevvari ubudiyet. Mesela şair olarak mesela Hac'ta tavaf var değil mi mesela? Dönüyorsun. Kabe'ye dönüyorsun mesela. Dönmek Kabe tarafında dönmek işte ondan sonra bir hakikatin etrafında dönmek bir mana Bütün kainat da böyle yine dönüyor yani. Cenabı Hak'ın emri altında, terbiyesi altında. Ondan sonra bunun sayı var, vakfesi var, şeyi var. Şairi yani haccın şairi, şairi ile kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devairi ubudiyet, ubudiyet daireleri ve meratib-i kibriya ve ufku tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet. Mesela insan böyle hayret ingiz bir hadise gördüğü zaman hayret ediyor değil mi? Mesela böyle ne bileyim işte bir ilk Rüstem Nur'dan sonra mesela işte topraktan ağaç yaratılıyor, ağaçtan şu yaratılıyor, işte bir yumurtadan kuş Allah'a mesela hayret aslında hepsi hayret ettirecek şey de ülfetle baktığımız için edemiyoruz. Cenabı Hak'ın her yarattığı şey mucizedir. Ülfet ettiğimiz için bunlar açılınca işte Cenabı Hak'ın bütün o azametiyle bütün her yerdeki tecellilerini böyle hissettikçe hararet meydana geliyor. Yani iman kaynıyor böyle şey oluyorsa hararet, hayret, dehşet ve heybet-i rububiyet. Cenabı Hak'ın ondan sonra rububiyetine karşı böyle ondan sonra heybet-i rububiyet Allahu Ekber, Allahu Ekber ile teskin edilebilir. Ya ben hayret ediyorum nasıl oluyor ya işte bir tane yumurtadan bir tane kartal çıkıyor bilmem ne ya. Hayret ediyor musun? Allahu Ekber de O zaman bu normalleşir senin. Yani Allah'a Allah ekber dersen gayet normal bir şey Allah için yani. Anca Allah ekber ile bütün bu küreleri, yıldızları, işte güneş geçen söyledik ya mesela yani kaç milyon ton ondan sonra şey yaratılıyor mesela yani bu kadar şey. Biz şu an güneşi ufacık görüyoruz da öyle değil yani. Bizim gözümüz o kadar iyi gözüküyor. Çok büyük o kadar yıldızlar, gezegenler yaratılıyor her saniye filan. Bunlar çok böyle insan hayret ettiriyor. Ancak işte Allahu Ekber. Allah bunlardan büyüktür. Bunları yaratmaktan da büyüktür. En büyüktür deyince o zaman tamam diyorsun. Oradan bakınca her şey yerine oturuyor. Sakinleşiyor. Allahu Ekber Allahu Ekber ile teskin edilebilir ve onunla o meratibi münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilan edilebilir. Meratibi münkeşife-i meşhude veya mutasavvire. Ya görüyorsun Görebildiğini görüyorsun. Güneş, Ay, Yıldızı göremediklerini de tasavvur ediyorsun. Yer galaksileri vesaireler, atomun, maddenin içi vesaire. Bunlar inkişaf eden mertebeleri ancak Allahu Ekber eee mütasavvüre ilan edilebilir. Onun da o meratibi münkeşifi meşhure veya mütasavvüre ilan edilebilir. Aynen bunu Allahu Ekber ile ilan edebilirsin. Veya bunları Allahu Ekber'e ilan ediyor veya Allahu Ekber diyerek Bu manaları ilan ediyorsun. Yani bu ancak Allahu Ekber ile ifade edilir, izah edilir. Hac'tan sonra şu manayı ulvi ve külli muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, hüsuf küfüf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. Demek cemaatle kılmaktan geliyor bu hakikatlar, bu mertebeler. O zaman bayram namazı Hac'tan sonra bayram namazında yağmur yağmur namazında, Yusuf Küsuf namazında, cemaat yakınlar namazda bulunur. Demek bayram namazında da azamet manası var. Yağmur namazında da var. Yusuf Küsuf namazının ay tutulması, güneş tutulmasına inanan azameti gözüküyor. Cemaat yakınlar namazda bulunur. Demek iki kişi bile olsa, üç kişi bile olsa cemaat hakikati da bu bu mertebeler daha kolay ikşaf ediyor. İşte şair-i İslamiyenin velev Sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır. Cemaat ve namaz kılmak sünnet. Sünnet olsa bile yani ehemmiyeti çok büyük. Şair İslamiyenin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır. Sübhane men ceale hazaihu beynel kafi ve nun fe sübhane lezi biyedihi melekut küll şeyin ve ileyhi turjeun sübhaneke la ilme lena illa ma alemtena inneke ente alim hakim. Rabbena la tüâ<pad> xizna in nesina ve xatana Rabbena la tuzi qulubena dar iz heditena ve heb lena Hem böyle Cenabı Hak'ın azametini ifade eden ayetler hem de ona karşı bizim uhriyetimizi ifade eden ayetlerle mevzuyu bitirmiş oldu. Tesbih ederiz o zatı ki hazinelere kaf nun arasında olan zat. Kün ol demesinde hazinelere orada. Yani Allah tesbih ederiz Allah'ı ki eşyanın melekûtu elinde olan. Yani bunu işte kayyumiyeti elinde olan, onu vücuda getirme noktasında kudreti yani varlığı ona dayanan anlamında eşyanın Allah'a bakan tarafı. Sonra İşte böyle bir Rabbimize karşı de işte unut Ondan sonra ey Rabbimiz unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek biz onun hesabı çekme. Ubudiyet manası. Ey Rabbimiz bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki sen ve en sensin. Dua edip istediklerimizi bize bağışlayan sensin. Evet çok Güzel oldu. Yani birincisi şu, ikinci bütün tamamlamış oldu. Değil mi? 1 2 3'te ondan sonra Cenabı Hak'ın büyüklüğünü hakikati iyice izah etti, ikna etti. Dörtte de mevzuyu ibadete, namaza getirmiş oldu. Oruca hacca getirmiş oldu. Yani hem namaz hem orucun ehemmiyeti ortaya konmuş oldu, değil mi? Evet. Şimdi küçük bir zehil var. Bu zehilin bu mevzuyla alakasını da kurabilirsek tamam olacak. Küçük bir zeyil, kadir-i alim ve saniya kim? Kanuniyet şeklindeki adatının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi. Kadir-i alim ve saniya kim? Cenabı Hakk'ın değil mi ilk böyle nazarı şey yapan isimleri kadir, kudret sahibi, alim, ilim sahibi, sani, sanatlıca yapan, yaratan, hakim hikmet sahibi. Kanuniyet şeklindeki adatının gösterdiği nizam ve intizamla. Yani Cenab-ı Hak kainatta icraatlarını adet üzerine yani bir adet üzerine yapıyor. Onlar kanun şeklinde artık değiştirmiyor. İşte güneşin ayı yaratırken işte su yüzeyde kaynıyor. Ne bileyim havadaki suyun molekülleri, insanın insanın yaratılışı hep böyle kanunlar belirlenmiş. Fenler bunu tespit ediyor. Bu kanunlara göre Cenab-ı icraatını yapıyor. Bununla yani neyi anlıyoruz? Kudretini. Demek ki böyle her şey hâkimi olan bir kudreti var ki o nizamı koruyor. Değil mi? O nizamlı hâkim. Sonra hikmetini. O nizam ve ntizam niçin var? Bir gaye bir maksat için var. Bir vazife. Yani o hikmete göre tanzim ediyor her şeyi. Yani nizam hikmeti netice veriyor. Demek ki oradan hâkim ismini anlıyoruz hikmetini. Ve hiçbir tesadüf işine karış Açmadığını. Yani Cenabı Hak bir an bile başıboş bırakmıyor ki mahlukatı böyle en ufak bir karışıklık olmuyor yani. Hiçbir tesabbüp işine karışmadığını izhar ettiği gibi. Yani böyle her şeyin aynı kanun üzerine yaratılması bu üç hakikatı gösteriyor. Ama bir taraftan da işte şu zat-ı kanuniye ile adetinin harikalarıyla, tagayyurat-ı suriye ile, teşahhusatın ihtilafı ile zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşiyetini, iradetini, fail-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kaydı altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak. Şu zat-ı kanuniye. Bazen kanunun dışında da işler yapıyor Cenab-ı Hak, değil mi? Şu zat-ı kanuniye. Mesela benim aklıma gelen hastalık noktasında. Mesela doktor diyor ki Kardeşim senin yani bildiğimiz şeye göre senin işte 3 aylık bir ömür kalmış mesela. Kanunlara göre yani tıp kanunlarına göre bırakıyorsun. Adam 10 sene yaşıyor mesela. Doktor onunla öl görüyor. Yani böyle her zaman böyle bilinen şekilde olmayabiliyor. Cenabı Hak değiştiriyor. Mesela adam öyle bir dua ediyor, öyle bir yalvarıyor ki Cenabı Hak bütün her şeyi onun için bu peygamberlerde çok gözük görünüyor. Normalde mesela parmaklarım kan akar. Peygamberimiz 10 parmağı 10 musluk çeşmenin su akıyor mesela. Mucizeler zaten kanunların dışı oluyor yani ondan sonra. Peygamberler çok gözüküyor. Bir de evliya olursan veya da böyle Cenabı Hak'a böyle halis ihtiyaçlarıyla dua ederse Cenabı Hak o kanunu orada kaldırabiliyor. Sana özel muamele yapabiliyor. Lisan ızraille yapılan dualar ekseriyetle kabura karindir. Güzel. Adetinin harikalarıyla. Yani bakın bir çekirdekten Cenabı Hak ağaç çıkartıyor. Harika bir şey değil mi? Mesela Allah'ın adeti ama çok harika bir adeti yani mesela. Yani adeti harika böyle hayret ettirecek şeyler var. Adeti harikaları Tamam bu doğacak çocuk mesela sonuçta insana benzeyecek ama simasını tespit edebiliyor musun? İşte çocuğun siması böyle olacak. Artık Allah'a kalmış yani ona nasıl bir sima verileceği. Tamam annesine babasına benzeyebilir ama bir kanunu yok. Mesela güneş şu saatte doğacak diyebiliyorsun ama. He? O simarı doğrudan Allah'ın Allah'ın iradesiyle nasıl isterse öyle belirliyor yani. Ondan sonra teşahhusatın ihtilafı ile zuhur ve nüzul zamanının tebeddülü ile yağmurun mesela zuhur ve nüzul zamanın tebeddülü ile onu da değiştiriyor Cenabı Hak. Değil mi? Sabit yapabilirdi. Değil. O da öyle. Mesela yağmurun yağması bilemiyorsun. Mesela bu yıl 24 2024'de işte şu aylarda şu günlerde falan yağacak diye bir şey yok yani. O bilme meselesi kesin gene bir şey yok işte. O şey gönderirler yukarıya doğru. O ne mi ölçüyor, bilmem ne akıyor. Öyle. Yani o da Allah onu da böyle iradesine direkt iradesine bağlamış. Zuhur ve nüzül zamanının tebeddülüyle meşiyetini, iradetini, faili muhtar olduğunu. Yani nasıl isterse öyle yapıyor. Yapabilir Allah yani. Mesela biz faili muhtar değiliz. Biz yine Kayıtlıyız. Ama Cenabı Hak için istediğini istediği şekilde yapabilir. Nasıl isterse öyle yapabilir. Faili muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kaydı altında olmadığını. Bunlar mucizelerde gözüküyor. Mesela Kay'adan Hazreti eee hangi peygamberdi? Deve çıkartıyor mesela değil mi? Salih Aleyhisselam mesela. Yani ama yine kainattaki şeyler de öyle işte. Mesela ottan süt olur mu? Olmaz. Ottan ancak. ot gibi bir şey oluyor. Kayayı deliyor. Yani eee topraktan domates yaratıyor mesela. Yani istediğine istediğine yaratabilir. İstediğine istediğine Nasıl sağlıyor? Evet. O da mesela adeti harikası olmuş oluyor yine. Mesela eee o da bir âdeti ama harika bir âdeti yani Cenab-ı Hak'ın. Hiçbir kaydı altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak. Yeknesak perdesi yani muttalet kanunlara bağlı olan şeyler Yeknesak perdesi oluyor. Muhterikandan çıkartıp doğrudan iradesine olanlar Yeknesak perdesinin dışında oluyor. İşte Yeknesak perdesini yırtarak ve her şey her anda, her şende, her şeyinde. Bu da çok güzel. Her şey her anda her şende. Yani her işinde, her vasfında, her özelliğinde, her şeyinde ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu. Her ki yani Allah'a karşı muhtaç ve rubiyetine karşı da boynaymış durumda. Güneş kocaman azametiyle Cenab-ı Hak'ın emrine kalmış değil mi? Ne derse o oluyor. Rubiyetine münkad olduğunu ilam etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinin nazarlarını esbaptan müsebbibli esbaba çevirir. İşte bu bizim sürekli dua halinde, iltica halinde 9 halinde olmamızı sağlıyor yani. Hatta ecel bile yani asıl ecel değil de o bile bizim şeyimize göre Cenabı Hak takdir edebiliyor. Esbaptan müstebbir esbaba çevirilir. Mesela işlerin ters gidiyor. Cenabı Hak'a dua edersen şey yaparsan düzelebilir. Yani böyle her an böyle sebepler tabii müraziyet etmek lazım ama sebeplerin de dışında her şey Cenabı Hak her şeyi her an istediği gibi yapabilir diye düşünüp Sebepler perdesinin dışında da Cenabı Hak'ın icraatları var diye Cenabı Hak bunu gösteriyor yani. Yetni sak perdesinin yırtmasıyla. Esbaptan müsevvibül esbaba çevirir. Yani işte bu kanunlara göre hatta bir tane birisi diyormuş ki tıbben insanın delinmesi mümkün değil. Kardeşim tıp dediğin şey tıbın kurallarını kim koymuş? Allah. Adam mesela insanın delinmesi mümkün değil diyor. Tıbben diyor bu böyle bir şey olamaz. Tıbben olamaz da Allah'ın kudretiyle olur. Hani haşir inkar edecek adam. Ondan sonra yani kanunların üzerinde de Cenabı Hakk'ın ruh ve tecelli ediyor. Onu bilip esbaptan müsebbibül esbaba çevirir. Kur'an'ın beyanatı şu esasa bakıyor. Herhalde o emruhu ayetine bakıyor değil mi bu? Kur'an'ın beyanatı. O işin olmasını isterse ol demesi yeterlidir. Kur'an'ın beyanatı şu esasa bakıyor. Mesela ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir. Yani rahmet hazinesinden ellerine verilir. O da verir. Ekser yerlerde bir kısım meyveden ağaçlar. Bir sene meyve verir. O işte elma, armut, erik gibi bildiğimiz her sene meyve veren ağaçlar. Cenabı Hakk'ın Ama nasıl diyor? Rahmet hazinesinden ellerine verilir. O da verir. İfade gene Şundan sonra Kur'an'ı mesela ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve meyve verir. Yani rahmet hazinesinden ellerine verilir. O da verir. Öbür sene bütün esbab-ı zahiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor. Mesela zeytin ağaçları falan demiştik değil mi? Ömer Geylani okumuştuk beraber. Zeytin ağaçları herhâlde bir sene veriyor, bir sene vermiyor. Daha doğrusu Cenabı Hak bir sene veriyor, o bize veriyor falan. Şimdi niye eee bazı mesela burada mesela her ağaç çoğu eksel ağaç her sene veriyor. Zeytin ağacı iki senede bir veriyor. Onu iki senede bir vermesi Sebebi nedir? Sonuçta bütün esbab-ı zahiriye hazırken vermiyordu. Hava, su, güneş, toprak o zaman da var. Şimdi de var. Aynı. Ağacın içerisinde değişiklik, genetik yapısı vesaire onun programları farklı olabilir mi? Diyelim ki oldu diyelim. Onu da o şekilde yapan yine Allah yani. Mesela bu ağacı her sene verecek şekilde programlamış Allah. Ebrac'ı da iki sene verecek şekilde programlamış. Bak hepsini aynı programı almış. Demek onu öyle istemiş, onu öyle istemiş. Demek istediğini istediği gibi isteyebiliyor. Yani ağacın o desen genetik menetik bir şey desen ağacın kendi işte yapısı öyledir. İşte bir sene dinleniyor. Ağaç dinleniyormuş mesela zeytin ağacı kendini toparlıyormuş. Ertesi sene meyve veriyormuş falan böyle açıklıyorlar. Yoruluyormuş ağaç falan. Tamam da yani onu o şekilde yaratan kim? Yine Cenabı Hak. Onu da diğer ağaçlar gibi yaratabilirdi. Programını öyle koyabilirdi. Demek onu Onu öyle istemiş, onu öyle istemiş. Yani sonra onun zerreleri, onun zerreleri aynı zerreler. O zerreleri öyle istedi, bu zerreleri böyle istedi diyebilir miyiz? Diyemeyiz. O zaman yine Cenabı Hak'ın iradesine bakıyor. Allah böyle takdir etmiş bunu. Demek ki bazısını öyle, hepsini öyle takdir etmiş olsaydı bu şeyi anlayamazdık. Bu hakikatı yani her an her şey ona, onun iradesine bağlı olduğunu. Hem mesela sair umuri lazimeye muhalif olarak, yağmurun evkat-ı nüzülü sair umûr-ı lazimeye muhalif olarak yağmurun evkat-ı nüzülü. Diğer şeyleri Cenab-ı Hak işte güneşin doğma vakti, şu bu hepsini bilebiliyoruz. Ama yağmurun yağma vakti o kadar mütehavvildir ki mugayyibat-ı hamse de dahil olmuştur. Yani beş bilinmeyen diye bir mesele var ya mugayyibat-ı hamse. Onlardan bir birisi de eee yağmurun yağması, birisi rahmu maderde gene keyfiyeti. Dinlemiyor. Ona erkek dişi değil. Karakteri, huyu, suyu falan yani öyle izah ediyor. Burada yağmur meselesi. Çünkü Cenabı Hak niye böyle 12 izlenmiştir? Yağmurun vakti nüzulü Çünkü vücutta en mühim mevki hayat ve rahmetindir. Hayat ve rahmetindir. Vücutta en mühim mevki yağmur ise menşe-i hayat ve maz-ı rahmet olduğu için. Yağmur nedir? Menşei hayat, hayatın kaynağı. Su oldu mu? Orada hayat var demektir. Su olmadı mu? Yok yani. Mesela ağaçlar, bitkiler, şu bu hayvanlar hepsi ölüyor. Menşei hayat ve mahzı rahmet. Çift çekiyor buğdayı, şeyi. Yağmur bekliyor. Geldi mi yağmur ondan sonra başak vermeye başlıyor. Rahmet. Yani yağmur menşei hayattır. Hayatın en büyük şartıdır. Kaynağıdır. Bir de mahzı rahmettir yağmur. Zaten onun ondan dolayı Yağmur rahmetle endiştiriyor ayet-i Kübra'da. Maz-ı rahmet olduğu için elbette o ab-ı hayat ummay-ı rahmet gaflet veren ve hicap olan Yeknisa kaidesi girmeyecek. Bir şeyler standarda bindiği zaman gaflet sebebi oluyor. Bunları Allah elinde sakladığı için o gaflet veren ve hicap olan İbn Nesab kaidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenabı Mü'im-i Muhyi ve Rahman ve Rahim olan zat-ı Zülcelal. Cenabı Mü'im-i Muhyi ve Rahman ve Rahim olan zat-ı Zülcelal perdesiz elinde tutacak. Ta her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak. Sen duana şükürüne bağlamış yani, değil mi? Hem mesela rızık vermek ve muayyen bir sima vermek. Birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması. Sen şöyle umuyorsun, Cenabı Hak başka türlü veriyor. Umabiliyor musun? Benim çocuğum şöyle olacak diyebiliyor musun mesela? Ummadığı tarzda Muayyen bir sima vermek, bir birer ihsan-ı mahsus eseri gibi hatta mesela ilmi isteyene rızkı istediğime veririm diyor değil mi mesela? Rızkı rızık vermek ve muayyen bir sima vermek birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması ne kadar güzel bir surette meşiyet ve ihtiyar-ı rabbaniyi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve tesir-i sahap gibi şunat-ı ilahi bunlara kıyas et. Tasrif-i hava. Uruzgar hava esintileri falan değil mi? Tasrif-i hava. Ne zaman eseceği, nereden eseceği değil mi? Mesela bakıyorsun o gün çöküyor mesela. Hiçbir şekilde yaprak kımıldamıyor. Başka zaman Cenabı Hak veriyor. O da yine Allah'ın iradesine bağlı. Teshiri sahap. Uruzlar ne zaman toplanacak? Ne kadar olacak? Ne zaman dağılacak? Onu da bilemiyorsun, hesaplayamıyorsun. Teshiri sahap Şuna ilahi bunlara kıyas et. Yani böyle sağlıklı, sıhhatli, ondan sonra başımıza gelen olaylar vesaireler bunlar da bunun içine düşünebiliriz değil mi? Rızıktı, ondan sonra ikramdı, ihsandı şeyler istifademiz, ondan sonra bundan sonra nasıl yaşayacağımız falan bundan bir şey yok yani o zaman doğrudan doğru hep böyle bizi canım mesela başına her zaman her şey olabilir. Yok ben yürürken düşmeyeceğim Böyle bir şey diyemezsin. Düşebilirsin. Dikkatli basarak gelir başka sana çarpar bir şey olur. Onun için yani böyle sürekli Cenab-ı Allah'a karşı Cenab-ı Allah'ın iradesi altında olduğumuzu düşünerek dua ve şükür kapıları açık olacak. Cenab-ı Allah açmış da hani biz de onun tatbikatını Şimdi mehazlere geldik abi. Konuyla alakalı mehazler var. Hepsini okuyamayacağız ama kısmını okuyalım. Arka vaktin evvelinde Kabe'yi hayalen nazara almakla namaz kılmak menduptur ki birbirine giren daireler gibi beytin etrafında teşekkül eden safları görmekle yakın saflar beyti ihata ettikleri gibi en uzak safların da alem-i İslam'ı ihata etmiş olduğunu hayal ile görürsün. Yani hadis-i şerif külliye, ubudiyet mertebeleri, rubiyet mertebelerini gösteriyor. Ubudiyet mertebelerini gösteriyor da Şimdi Kabe'nin etrafına dönüyorsun. O en küçük halka. Ondan sonra dönenleri düşünüyorsun. İşte büyük halka sonra bütün kürezedeki insanlar da yine aynı hakikat etrafına dönüyor. Bakıyorsun dünyada dönüyor, güneşte dönüyor, bütün varisler dönüyor. Bütün kainat dönüyor mesela. Hepsi de döndüren Cenabı Hakk'ın kudreti azameti. Sen de dönüyorsun ona tabi olmuşsun. Yani böyle yine hac takvi tavafta azamet ilahiyi göstermiş olursun. Ve o saflara girmekle o cemaat uzmaya dahil olsun ki o cemaatin icma ve tevatürü onun namazda söylediği her davaya ve her bir sözüne bir hüccet ve bir bürhan olsun. Bir o var. Sen Allahu Ekber diyorsun. Yanındaki Allahu Ekber deyince sana destek oluyor. Hüccet oluyor. Evet. Ben de öyle diyor. Bak canım 10 milyon hacı diyor. Bütün kainat mazhar olduğu hakikatlarla seni teyit ediyor. Dolayısıyla yani hac büyük bir mertebe-i maneviye sebep oluyor yani. Bayçü'l-İbra'nın mukademesinin devamı var. Osmanlıca yazılmış. O da bu çok güzel buraya bakıyor yani azamet mertebelerine. O yüzden hızlıca okuyayım. Evet namaz, ezan ve namaz gibi eksel şair İslamiyede kesretle Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber azamet-i kibriyasını her vakit ilanı hem el azamet-i Darı ve kibriya hadisi kutsi'nin fermanı hem Ceyşun-ül Kebir münaacatının 86. kütlesinde ya men la mülke illa mülkehu. Bunların mealleri böyle Benim çok böyle şeyimi hoşuma gitti de. Okuyayım bir daha abi. Ey bütün mülk kendisinin olan, saltanatından başka gerçek saltanat olmayan, Ya men la yuhsir ibad sanahu, ey bütün kullar, layık olduğu sena ve metnini saymakla bitiremedi. Bak bütün kullar, layık olduğu sena ve metnini bitiremediği diye. Ya men la tasiful khalaik Celalehu ey celal ve kibriyasını bütün mevcudat vasf edemediği yani bütün kainat bütün mümkünatın tamamı bile eee Cenabı Hakk'ın celal ve kibriyasını göstermek de aciz. Gerçek mertebesini yani. Ya men la yenalül evhamu künyehü ey gelmiş ve gelecek bütün zihin ve zekaların sıfatlarını ermekten aciz kaldığı Yani bütün zihinler ondan sonra zekalar dahiler Bütün peygamberleri hepsi Cenabı Hak'ın sıfatlarına ermekte aciz. Cenabı Hak ondan da büyük olmuştur. Ya men la yudrikül ebşaru kemalehu ey gelmiş ve gelecek bütün gözler kemalini idrak edemediği Bak şeyh Necip Efendi ne kadar muazzammış değil mi Ömer? Ya men la yeblugu efhamu sıfatehu ey akıl ve anlayışların kutsi ve sonsuz sıfatlarını kavrayamadığı Ya men la yenül ey fikirlerin büyüklüğünü ey fikirlerin büyüklüğünü kavrayamadığı yine Cenabı Hak Ya men la ihsin insanın huhu ey insanların sıfatlarını güzelce tavsif edemediği bu 11 şahit 11 sözdeki Sübhaneke ma'rufeke hakkı maruf ettik ya maruf değil mi o manada yani Ya men la yerudul ibadun kaza ey kulların hükme Günü geri çeviremediği. Ya men zahra fi külli şeyin ayahtuhu. Ey her şeyde varlık ve birliğinin delil ve işaretleri apaçık olan Rabbim. İnşallah 22. surede başlayacağız 16. sureden sonra. Bu varlığın, birliğin delillerini böyle bürhanlar, lemanlar olarak külli mağfiret bürhanları okuyacağız inşallah. Buna buradan yani da şeyini vermiş olayım. Ey her şeyde varlık ve birliğinin delil ve işaretleri apaçık olan Rabbim. Sübhaneke ya la ilahe illa ente leman ül eman. Neccin min en nar. Bütün kusurlardan münezzessin. Senden başka ilah yok. Eman ver bize. Bizi cehennemden kurtar. Diye olan gayet arifane münacat ahmediyenin Aleyhissalatu vesselam beyanı gösteriyor ki azamet ve kibriya lüzumlu bir perdedir. Şimdi azamet ve kibriya lüzumlu perde. Nasıl bir perde? Bu karakterleri nasıl aşılıyor. Bu normalde bu kademenin devamında var. Burası Osmanlıca olduğu için normal Avcı Kübra'da yok. Osmanlıca Avcı Kübra'da var. Oradan ben buraya koydum. Bak burası da çok güzel yani. Böyle insana Okuyalım. Akıl ile ihata ve kalple görmeye manidir. Azamet ve kibriya olduğu için mesela elindeki bir ayna veya bir çerçeve yani güneşin ışını ne kadar alabilir? değil mi? Anca kendi çapı kadar alabilir. O ayna yansıttığı kadar mıdır güneşin ışığı? Yani insanın akıl aynası, kalp aynasındaki marifetin tecellisi kadar mıdır Cenabı Hak yani? Değildir değil mi? Bak bütün insanların akıllarını ayna yap kalplerini yapsan bile gene şey yapılmayacak dedi ya yani mesela. Akıl ile ihata ve kalple görmeye manidir ve tam marifete set çeker ve marifette ve imanın inkişafında hadsiz mertebelerin bulunmasına sebeptir. İşte o ayna mesela kalp aynası genişledikçe sende daha fazla mertebe olmuş oluyor. Ne kadar genişleyecek? Ne kadar genişletebilirsen ömür boyu. Demek ki her eee her istifade o genişleme de şu, sanadan istifade ettiğimiz her bir mana genişletmiş oluyor. Bir mertebe daha açmış oluyor. Demek ki bizim yani Risa Nur'un mütefekkirane okunmasıyla yani Her cümlesi, her kelimesi bir mana ifade ediyor. Her cümlesi, her kelimesinden aldığım her bir mana bir mertebeye sebep oluyor yani. O yüzden kelime atlamadan, cümle atlamadan her kelimede, her cümlede o manayı mutlaka almamız lazım. Toplanıcı usulüyle değil, değil mi? Birinci söz besmeleden bahsediyorum. Geçersen olmaz. Onun her cümlesinde, her kelimesinde mutlaka bir hakikattır. Çünkü rüslan nur kışır yoktur, lüptür. Her kelimesinde mutlaka bir mana hatta karşılaştırmalı yaparsan siyaseti bakıyla mevzu içinde, cümle içinde, akış içinde de bir sürü biçimlerde farklı farklı manalar çıkar. Marifetullah'ı da terakki ettirmeye cazibedar bir ihticab-ı kutsidir. Çalıştıkça görüyorsun ya o da ne yapıyor? Seni terakki ettirmeye cezbediyor yani terakki etmeyi. Marifetullah'ta terakki ettirmeye cazibedar bir ihticab-ı kutsidir. Yoksa hiçbir cihetle inkâra ve nefiye sebep olamaz. Rabb'i Allah'ın hakkıyla anlayamıyorum diye inkar etmek bu zaten tamamen saçmalıktan öte bir şey değil mi? Mevcudu meçhuldur Cenab-ı Hak. Varlığı mevcuttur, kesindir. Ama tam hakikatini anlayamayız. Yoksa varlığını anlamak, sıfatlarını bir derece anlamak zaten marifetimiz oluyor. O da zaten var. Mesela küçücük bir ayna bile abi yansıttığı ışıkla güneşin varlığının delilidir. Bitti. Güneş var artık. Ama o güneş ne kadar ışığı vardır, onda o ayrı bir konu yani. Biz oradayız şimdi. Yani Allah'ın varlığı noktasında hiçbir meselemiz yok. Onu azametiyle anlama noktasına biz bakıyoruz şu anda. Yoksa hiçbir cihetle inkara ve inkara ve nefiye sebep olamaz. Evet, azamet bir vesile-i ihticap olduğu gibi azametten neşreden ve azametin bir nevi ünvanı ve diğer bir sureti olan şiddeti zuhur dahi bir vesile-i ihtifa ve ihticabdır ki "Sübhane men ihtefa bişiddeti zuhur." demişler. Evet, güneşin şiddeti nuru zatını setreder, hastalıklı gözler göremez. Bu tabii bu şiddet-i zuhur meselesi de çok mühim. Yani Allah şiddet-i zuhurla kendisi varlığını gösteriyor. Şiddet-i zuhurdan görünmüyor yani. Allah'ın varlığını deliller o kadar şiddetli zuhur ediyor ki kainatta. Ondan insan artık göremez oluyor. İmanı meselelerin fevk-i hal hat azametini çok kolay kabul ettirip hatta avabın kalplerine güzelce yerleştiren çok azametli ve çok Çok kuvvetli ve çok kesretli bürhanları ve delilleri vardır. Mesela bu yedinci şua'da göreceksin ki bu kainat bütün erkan ve tabakat ve envah ve efrad ve müştemilatıyla vacip vücudun vücûb-i vücuduna ve vahdetine şehadet eden bir daire-i zikir teşkil ederek beraberce la ilahe illahu derler. Burası çok orijinal bir hakikat. Bunu da okuyup bitirelim. Mesela nasıl ki küçük küçücük hüve hüve hüve Hüvelerden mürekkep büyükçe hüve hüve yazılır. Mesela şimdi hüve Arapça hüve yazıyoruz. Tamam mı Ömer? Mesela bir tane hüve yazıyoruz. Ama bu hüveyi böyle küçük küçük hüvelerden yazıyoruz yani. Eskiden öyle vardı. Mesela dört rakam vardı mesela. İçine küçük dört rakamlarından yazıyor adam mesela onu. Beş uzaktan bakıyorum beş. Mesela Hacı Bayram'da Yasin suresini mesela Yasin'i yazmış. Yasin iki kelime. Varıyorsun levhan şeyin yanında. O Yasin'in içerisinde o harflerin içerisinde Yasin suresi yazılmış. Uzaktan bakın iki harf, içine Yasin suresi var. Şimdi bir tane hüve var, iki tane hüve, içerisinde hüve bir hüve var. Sonra bak o hüvelerden de yine büyük hüve yazılmış. Onlara da büyük hüve yazılmış. Kainat böyle yani. Mesela atom atom yaratılmış. Atomlardan mesela moleküller yaratılmış. Moleküllerden işte proteinden neyse ondan İşte hücreye, ondan şey, kendi tamamına kadar tek bir parça. Dolayısıyla mesela sen atomda Allah dediğin zaman eee bir kademe çıkınca molekülde de Allah diyorsun. Aşağı in, şeyde de diyorsun. Yani böyle iç içe yerleştirilmiş işte azamet meselesinde o da Allah diyor. Mesela atom baktığın Allah diyor. Bir atom da Allah diyor. Orada bir tane Allah diyor. Sonra çıkıyorsun molekül Allah diyor. Moleküller Allah diyor. Protein Allah diyor. Proteinler, hücre Allah Allah, hücreler, insan, Allah diyor. İç içe milyonlarca Allah, Allah, Allah, bütün kainat Allah'ın tamamı böyle. Sayısız Allah, Allah, tesbihleri, o manevi sedaları böyle insanda büyük bir Allahu Ekber'e dönüşüyor kainat çapında yani. Onu da haberet, hayret, tebet demiş değil mesela. Allahu Ekber diyor. Nasıl söylicek gidiyorsun? Cenabı Hak'ın huzuruna çıkıyorsun. Yani bu müthiş bir hakikat. Mesela nasıl ki küçük hüve hüvelerden, hüve hüve hüvelerden mürekkep büyük Büyük ve hüve hüve yazılır. Sonra bu hüvelerden mürekkep çok büyük bir hüve olur. Hem nasıl ki bir taburun hücumunda veya bir halk-ı zikrin cezbesinde Allah Allah Allah derler ve onların seslerinden terekküp eden büyük bir cemaat sadasıyla büyük bir tarzda Allah Allah kelimesi işitilir. Ve bunların seslerinden terekküp eden taburun sadası dahi büyük ve geniş bir telaffuzda Allah Allah Allah dediğini işittirebilir. Aynen öyle de bu kainatın her bir nevi Bu nevilerin fertleri, bu fertlerin azaları lisan-ı har ile "La ilahe illallah." derler. Birbirimiz içindeki bu büyük zikir daireleri misalimizde ki yalnız 3-4 mertebe değil. Belki 300 mertebeden geçer. Yani bu içice mürekkepler kainat tamamına kadar 300 mertebeden geçer. Hem büyük ve külli zikirleri yalnız küçük küçük fertlerin zikirlerinden neşir etmiyor. Belki her bir büyük ve külli mevcut büyüklüğü nispetinde bizzat zikreder. Büyük bir şahıs gibi "La ilahe illahu." der. Hatta bu yedi şuan ikinci makamında 19 daireden 6. bir daire olan eşcar ve nebatatın şehadetlerini Ramazan'da dinlerken hayal gözüyle gördüm ki ağaç ve nebatatlardan her birinin yaprak ve çiçek ve meyveleri kendilerine mahsus lisanlarıyla la ilahe illahu dedikleri gibi ağaçların da kendi lisanıyla onları şahit göstererek daha yüksek bir la ilahe illahu söylediğini ve um ağaçların nebi dahi kendi lisanıyla kelime-i şehadet getirdiğini "Hayalimle gördüm ve şiştim." desem "Bir hayaldir." denilmez. Belki o derece parlak bir hakikattır ki hayali dahi kendini meftun edip hakikat hesabını çalıştırdı. Ben kendi kendime namazın arkasında her bir "La İlahe İllallah" dedikçe fikrim o dairelerden her birisinin büyük ve külli ve en kuvvetli bir tarzda getirdiği şehadet kelimesini ve "La İlahe İllallah" tevhidini dinler belki müşahade eder. Güya her bir Mesela arzın şahidi değil. Arz kadar kuvvetli ve büyük ve zahir bir surette hayale görünür. Onun için bu yedin şua'da bir şiddetü azameti ilahir ve bir müşahadeti azameti ihata ilahir fıkraları çok tekrar ederler. Evet, birkaç tane daha güzel mihaz var. Ama vaktimiz bitti. Kısaca şunu söyleyeyim mihazlardan bir tanesini. Mesela bu manaları biz namazda düşüneceğiz ya. Ama işte kasten bizzat böyle düşünmeye zorlanırsak namazdaki huzurun kaçar, namazın şeyi bozulur diyor. Eğer sen diyor diğer vakitlerde bu manalara tevekkül etmişsen, bu makama çıkmışsan yani bu namazda diyor az bir dikkatle o manalar kendileri gelirler diyor. Demek ki bizim bu derslerimiz kendi okuyucularımız, tevekküllerimizle bu manaları önceden düşüneceğiz. Hafızamız o kalbimize yazılacak. Hafif bir toparlanma namazda şöyle bir silgindiğimiz zaman bu manalar hemen girecek, namazımızı nurlandıracak. İnşallah. Cenabı Allah muhabbet etsin. Allah'a sıhhat versin, Fatiha.