3128.ders 19.söz-Necisin Nereden geliyorsun Nereye gidiyorsun
Ders metni
Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillah Rabbül Alemin Vessalatü Vesselamu Ala Resulünna Muhammedin Ve Ala Âlehi Ve Sahbihi Ecmain 19. Söz Risale-i Ahmediye dairdir. Ve ma medehtu Muhammeden bi mekaleti velakin medehtu mekaleti bi Muhammedin Aleyhissalatu Vesselam. Evet, şu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir. Evet, şu söz güzeldir. Yani 19. söz okuyacağımız risale için söylüyor. Güzeldir bu söz. Neden güzeldir? Fakat onu güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir Aleyhissalatu Vesselam. Çünkü Muhammed Aleyhissalatu vesselamın vasıflarından, sıfatlarından, onun hallerinden, tavırlarından, sahip olduğu kemalattan bahsedecek. Mevzu güzel olduğu için sözü de güzelleştirmiştir diyor yani. Onu güzelleştiren yani bu sözü bu risaleyi güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir. Aleyhissalatu vesselam. Ben peygamber olmak öyle şeyde değil. Peygamberliğin sıfatları vardır. Vasıflar vardır. Kaşınması gereken sıfatlar vardır. İşte o sıfatlar en yüksek mertebede Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'da bulunuyor. O güzel sıfatlar. Değil mi? Dolayısıyla onun bütün sıfatları güzel. Tabii bize de örnek teşkil etmiş oluyor yani bu otomatikli. 14 reşaatı tazammun eden 14. lemanın 1. reşası. 14 reşaatı tazammun eden 14. lemanın Reşa demek yani deniz üzerindeki öyle su buharı gibi yani güneşin parlaklığını böyle direkt gösteren güneşte gelen ışıkları gösteren yani bu Efsâb-ı Muhammediye'yi Aleyhissalâtü ve Sâlem'e güneş kabul edersek o güneşten gelen her bir reşa onun bir vasfı olmuş oluyor. Bir vasfını göstermiş oluyor. Her bir reşa da o güneş ait olacak ya. İnşallah. Birinci reşası Rabbimiz'i bize tarif eden üç büyük külli muarrif var. Birisi şu Kitab-ı Kainattır ki bir nevze şehadetini 13 lema ile Arabi Nur Risalesi'nden 13. dersten işittik. Birisi şu Kitab-ı Kebir'in Ayet-i Kübra'sı olan Hatemül-Enbiya Aleyhissalatu vesselam'dır. Birisi de Kur'an-ı Azimüşşan'dır. Şimdi şu ikinci bürhan-ı natıki olan Hatemül-Enbiya Aleyhissalatu vesselam'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Rabb'imizi bize tarif eden üç büyük külli muharrif var. Rabb'imizi bize tarif eden üç büyük külli tarif edici var. Ne onlar. Birisi şu kitab-ı kainattır ki bir nebze şehadetini 13 lema ile Arabi Nur Risalesi'nden 13. dersten işittik. Birisi kainat kitabı. Yani bu kainata baktığımız zaman eser ustasını tarifler değil mi? Eser ustasını tarifler. Bütün bu kainat Cenab-ı Hak'ın eseri olduğu için onun kudretinden esmasından geldiği için için bu kainata baktığımız zaman Rabb'imizi tanıyabiliyoruz. Birisi bu. İşte başta Ayet-i Kübra gibi çok risalelerde bunun nünesi var. Biri ise şu Kitab-ı Kebirin Ayet-i Kübrası olan Katimül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselam'dır. Şu kainat içerisinde ağaçlar olsun, hayvanlar olsun, çekirdek olsun, zerre olsun her şey Cenab-ı Hak'ın bir ayetidir, bir mucizesidir. Gösterir ama Allah'ın yarattığı mucizelerden en büyüğü kimdir? En büyük mucize en büyük delil Hatemül Enbiya. Bütün peygamberlerin peygamberlik silsilesinin en sonuncusunda olan Hatimül Enbiya Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'dır. Nasıl mesela ağaca baktığımız zaman Cenabı Hakk'ın pek çok esmasını görüyoruz. İnsana baktığımız zaman 70'ten fazla esması okuyor Buluyor. Peygamber Efendimize baktığımız zaman da onda Cenabı Hakk'ın pek çok esmasını görüyoruz. İşitiyoruz. Birisi de Kur'an-ı Azimüşşaf Birisi de Kur'an-ı Azimüşşan'dır. Kur'an'da işte kelam sıfatından geliyor. Cenabı Hakk'ın değil mi? Öyle tanıttırıyor. Birisi kainatta kudret sıfatından, teknik sıfatından geliyor. Öyle tanıttırıyor. Şimdi şu ikinci bürhan-ı natıki olan Hatemül Enbiya Aleyhissalatu Vesselam'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Bürhan-ı natıki Mesela ağaçta bir bürhan ama konuşmuyor. Değil mi? Peygamberimiz Aleyhissalatuvessalam natiki konuşan bir bürhan. Şu ikinci bürhan-ı natiki olan Hatimül Enbiya Aleyhissalatuvessalam'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Evet o bürhanın şahsı manevisine bak. Sat-ı Arz bir mescit. Mekke bir mihrap, Medine bir minber. O bürhan-ı bahil olan peygamber Peygamberimiz Aleyhissalatu vesselam bütün ehli imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin ser zakiri. Evet, o bürhanın şahs-ı manevisine bak. O bürhanın manevi şahsiyeti. Evet. Mazhar olduğu hakikatlar mazhar olduğu hakikatlarla bir şahsı manevi teşviş ediyor. Şahsı manevisinde ne var? Sadı arz bir mescit. Yeryüzü bir mescit. Yeryüzü bir mescit. Mekke bir mihrap. Medine bir minber. O bürhan-ı bahir olan peygamberimiz aleyhisselatu vesselam bütün ehli imana imam. O bürhanı bahir olan, açık, parlak, bir delil olan peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam bütün ehli imana imam. Yani bütün ehli iman kendisine imam olarak, rehber olarak kimi tayin etmiş, kimi görmüş? Değil mi? Bütün ehli imana imam. Bütün insanlara hatip. Verdiği ders bütün insanlara hitap ediyor. Bütün insanların lerine hitap ediyor. Bütün insanlara hatip. Bütün enbiyaya reis. Evet, peygamberler de kendi arasında, değil mi? Bir taife yani. O taifenin de reisi. Bütün enbiyaya reis. Bütün evliyaya seyyid. Bütün evliyalar, veliler ve seyyidi, efendisi. Bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halk-ı zikrin ser zakiri. Bütün peygamberleri bütün evliyalar, asfiyalar bir zikir halkası oluşturmuş. Onun ser zakiri baş zikredelim değil mi? O zikrediyor. Onu zikre ile hepsi zikrediyor. Ser zakiri bütün enbiya hayattar kökleri bütün evliya taravet dar semereleri bir şecire-i nuraniyedir ki Mesela ağacın kökü olur, dalları olur değil mi? Peygamberimiz öyle bir nurani bir ağaç ki bütün peygamberler hayatlar kökleri. Evvela baktığın zaman peygamberler var. Değil mi? Hayatlar kökleri. Kendisinden sonra da evliyalar var. Bütün evliya talavetdar semereleri tazeliği bozulmayan bir şecere-i nuranidir ki her bir davasını mucizatlarına istinat eden bütün enbiya kerametlerine itibar İtimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Her bir davasını mucizatlarına istinat eden bütün enbiya. Bütün peygamberler ondan sonra hepsine Cenabı Hak birer mucize ihsan etmiş. Değil mi? Her bir peygamberin kendine has hususi bir mucizesi var. Onların gösterdikleri mucizelerle peygamber olduklarını ispatlamışlar. Hep Hepsi de ondan sonra peygamberimizin peygamberliğini tasdik ediyorlar. Kerametlerine itimat eden bütün evliya. Evliyaların da kerametleri onların hakkaniyetini gösteriyor. Onlar da her bir davasına tasdik edip imza ediyorlar. Zira o la ilahe illallah der dava eder. Zira o la ilahe illallah der dava eder. Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler. Aynı kelimeyi tekrar ederek içma ile manen sadakte ve bil hakkı natakte derler. Sadakte doğru dedin değil mi? Sadakte doğruluyor. Natakte doğru konuştun, doğru söyledin. Bunu kim söylüyor? İrza çıkıyor insanlar içerisinden, Aleyhissalatuvessalam yani. Tek başına çıkıyor. Onu kimse tasdik etmiyor değil yani. Onu tasdik eden bütün peygamberler onu tasdik ediyor. Bütün evliyalar tasdik ediyor. Bütün ehli hak, hakikat ne kadar kâmil ve beşer varsa hepsi onu tasdik ediyor. Kainat tasdik ediyor, mahlukat tasdik ediyor. Sayısız tasdik ileri olan bir zat var. Değil mi? Eee, bu kadar insanların tasdiki boşuna değil. Elbette bir hak görüyorlar, bir hakikat görüyorlar, değil mi? Ona binaen tasdik ediyorlar. Sadakte ve bilhakkı natak de derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bu müddaya parmak karıştırsın. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız, sayısız imzalarla teyit edilen kuvvetlendirilen sağlamlaştıran bu ilk müddeaya parmak karıştırsın. Mümkün mü? Değil. Evet. İkinci reşa o nurani bürhan-ı tevhid nasıl ki iki cenahın icmâ ve tevatürüyle teyit ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviyenin yüzler işâratı ve irhasatın binler rumuzatı ve hatiplerin meşhur beşaratı ve kahinlerin mütevatir şehadatı ve Şah-ı Kamer gibi binler mucizatının delâlatı ve şeriatın hakkaniyetiyle teyit ve tasdik ettikleri gibi zatında gayet kemaldeki ahlak-ı hamidesini ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-i galiyesini ve ve kemal-i emniyetini, ve kuvvet-i imanını, ve gayet itminanı, ve nihayet visyukunu gösteren fevkalade takvası, fevkalade ubudiyeti, fevkalade ciddiyeti, fevkalade metaneti, davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor. O nurani bürhan-ı tevhid Nurani bürhanı tevhid. Bürhanı tevhid. Tevhidin nurani delili. Nasıl ki iki cenahın, iki kanadın geçmişime gelecek icma ve tevatür ile teyit ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi Kütüb-ü Semaviye'nin haşiye Hüseyne Cisri Risale-i Hamidiye'sinde 114 işaratı o kitaplardan çıkarmıştır. Hüseyin-i Cisri Risale-i Hamidiye'sinde 114 işaretleri o kitaplardan çıkarmıştır. Yani tahrif olmuş İncil'den, Tevkâttan çıkarmış. Tahriften sonra onların yani aslı kalmamış tabii, bozulmuş. Bozulduktan sonra insanlar müdahale etmiş, değiştirmiş. Tabii değiştirirken ne kadar işaret varsa hepsini kaldırarak değiştirmişler ama yine 114 tanesi kalmış. O kadar tarif ettikleri halde yine 114 tane kalmış. Tariften sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat varmış. Demek ki 114'lü belki 500 belki 1.000 tane daha öğrencilerimize onun geleceğine haber giren ayetler varmış. Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviyenin yüzler işaretleri. Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviye'nin yüzler işaretleri. Bir tane Hristiyan tanışmıştı derse getirmiş derse ismi Adnan Yağmur. O bana polisiyanlı aşılamaya çalışıyor. Ben de ondan sonra İslamiyet'i anlatmaya çalışıyorum. Eee Mektubat'ta var ya hani İncil'de geçiyor "Alimin reisi gelecek." diye bir ayet Var. Dedim, "Bak böyle diyor." dedim. "Senin kitapta var." dedim. "Böyle bir ayet var." dedi. Benim bak işte alimin reisi gelecek. Haber ver mi? O dedi, "İşte Yunanistan'da da dedi bir köyde bir Adam var dedi. Ona işaret ediyor. Dedim "Alimin reisi mi o?" Alimin reisi mi yani? Olmuş mu alimin reisi? Olmamış. O zaman onu hiç ona işaret etmiyor yani. Sonra onlar da biliyor tabii de işlerine gelmiyor. Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviyenin yüzler işaratı, irhasatın binler rumuzatı, hatiflerin meşhur beşaratı, Bunlar hep 19. mektubun baş taraflarında bunları, değil mi? Açıklıyor yani. Hatifler nasıl işi beşaret ve müjde vermiş. Kahinlerin mütevatir şahadatı. Şak-ı Kamer gibi binler mucizatının delalatı. Şak-ı Kamer gibi binler mucizatının delalatı, delilleri. Kamerin şak edilmesi yine bu. 31. sözün sonunda geçiyor, değil mi? Şak-ı Kamerin nuzesini orada açıklıyor yani. Şeriatın hakkaniyetiyle teyit ve tasdik ettikleri gibi Bir de mesela eee şeriat, şeriatın hükümleri, hakikatleriyle baktığın zaman yani bir insanın, bir beşerin yani eğitim görmemiş, okuma yazma bilmeyen bir zatın da öyle bir şeriat ortaya koyması ve ondan sonra noktasına virgülüne kadar Tam isabet etmesi, bütün bilimlerin, fenlerin hepsinin fevkinde, hepsinin bilir bir vaziyette ancak ortaya konabilecek o hükümlerin hepsinin doğru olması, değil mi? Beşerin fevkinde bir şeydir. Şeriatın hakkaniyeti de yine delil olmuş oluyor yani. Şeriatın hakkaniyetiyle teyit teyit ve tasdik ettikleri gibi zatında gayet kemaldeki ahlak-ı hamidesini. Şimdi bunları Peygamber, Peygamber Efendimizin şahsında onun evsafı diye okuyoruz. Değil mi? Onun hak olduğunu, hakikat olduğunu, Allah'ın resulü olduğunu gösteriyor. Diyebilir miyiz yani bu sıfatlar bizde ne kadar bize biraz yani tecelli ediyorsa, bizde de bulunursa bizim de o zaman yine onun yolunda olduğumuzu, onun yolunda olduğumuzun delili olur yani. Yani sadece onun en nihayet mertebe Sebebi de peygamberimizde gözüküyor. Bunlar ama onun hakkaniyetini gösteriyorsa kimde bulunursa o bulunduğunun da hakkaniyetini gösterecek demektir. Yani kendimiz için okuyabiliriz bunları. Zatında gayet kemaldeki ahlak-ı hamidesini vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-i galiyesini ahlak-ı hamide zatında gayet kemal vazifesinde nihayet üstündeki secaya-i galiyesini. Mesela bir makine yapacaksın. Makinenin parçaları ne kadar kaliteli malzemeden olursa o makine da çok kaliteli olur, değil mi? Parçaları sağlamsa onları bir araya getir makine de sağlam olur. Parçaları bozuksa hem o makineleri güzel bir parçaları güzel bir araya getireceksin. Hem de parçaları sağlam olacak yani. Yani burada nübüvveti bir araya getiren hakikatleri ortaya koyuyor. Bu hakikatler ne kadar parlak olursa, sağlam olursa nübüvveti o kadar kuvvetli gösteriyor. Ondan sonra bunların üzerine tecelli ediyor. O hakikat, nübüvvet erkad. Zatına gayet kemalindeki ahlak hamidesini vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-i galiyesini kemal-i emniyetini Kemal-i emniyet. Yani ne demek Kemal-i emniyet? Düşmanları dahi ona güveniyordu değil mi? İtimat ediyordu yani. O dediyse doğrudur. Yani Kemal-i emniyet. Yanında herkes kendini güvende hissediyor mesela. Kemal-i emniyet. Kuvvet-i imanını. Kuvvet-i iman. Mesela Bir şey kuvvetli olduğu zaman demire mesela demire kuvvet olarak şey yapıyor. Mesela demire kuvveti örnek veriyor mesela demir gibi sağlam. Ağaç falan kırılabiliyor, kopabiliyor ama demir değil mi? Dayanıyor mesela. Demir kuvvet şeyi. Yani imanın hiçbir şeyin sarsmaması, zaafa uğratmaması onun kuvvetini gösteriyor. Kuvvet-i imanını. Gayet itminanını Yani mutmain olması, tereddüt, vesvese, şüphe böyle olmaması gayet itminâlı. Nihayet vesyü künü Sinde, mesleğinde, kifayetini gösteriyor. Tam her şeyinde vakıf. Gösteren fevkalade takvası, fevkalade ubudiyeti, fevkalade ciddiyeti, fevkalade metaneti davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor. Buna sebep-sonuç münasebeti gibi değil mi? Mesela ağaçtan çıkan meyve sağlığı güzelse Dersin ki ağacın içi de sağlam güzeldir yani ki ondan güzel meyve çıkıyor. Meyve çürükse demek ki ağaçta içi de bozuk yani. Veya fabrika mesela çıkan ürün sağlam kaliteli ürün çıkıyorsa demek ki çıktığı yer ona uygun yapıldığı yer de sağlam demektir. Değil mi? Mesela şimdi takva denen takva, ubudiyet, ciddiyet, metanet bunlar yani meyve gibi düşünülürse ağaçtan çıkan. E, bunlar varsa demek arka tarafta büyük bir kuvvetli iman, itminan tam bir bu suret var ki, değil mi? Ondan bunlar ortaya çıkıyor yani. Ben ama mesela takvalı olduğum ile takvalı olabilir mi? Namaz kıldığım ile kılabilir mi adam? İman lazım. Değil mi? Cenabı Hak'ı görmesi lazım, bilmesi lazım. Onda şüphe olmaması lazım. Mesela hakikaten yani kaynağı sağlam olacak ki işte bakıyorum fevkalade takvası var. Fevkalade ubudiyeti var. Fevkalade ciddiyeti var. Fevkalade metaneti var. Neyi gösteriyor? Davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikare gösteriyor. Güneş gibi aşikare gösteriyor. Evet. Üçüncü reşâ, eğer istersen gel. Asr-ı Saadet'e Ceziretül Arab'a git. Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. Eğer istersen gel Asr-ı Saadet'e Cezireül Arab'a gideriz. Zaman olarak 1400 sene önceye değil mi? Asr-ı Saadet'e gideriz. Mekan olarak da yine Cezireül Arab. Yani Arabistan yarımadası mı oluyor? Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret et. deriz. Müşahade ediyoruz hayalim. Ne görüyoruz? İşte bak. Hüsnü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki hüsnü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki hüsnü siret ahlak güzelliği değil mi? Ruh güzelliği, ahlak güzelliği kalıp olduğu, değil mi? İç, yani cemal-i surette suretin güzelliği. Yani Peygamberimiz hem ruhen en güzel miktarda, değil mi? Ahlak olarak hem de sima olarak da yani en güzel insanlar yanına getirirse çirkin düşüyor onun yanında yani. Mesela Yusuf Aleyhisselam çok güzel. Mesela yanına koysan Yusuf Aleyhisselam onun yanında çirkin görünüyor mesela. Hem suret olarak çok Güzel yaratmış Cenab-ı Hak. Hem de ahlaken de çok bir güzellikte yaratmış. Hüsn-ü siret ve cemal-i suret ile mümtaz, diğer insanlardan farklı, mümtaz bir şekilde bir zatı görüyoruz ki elinde muciz nüma bir kitap. Elinde muciz nüma bir kitap. Elinde bir kitap var ama muciz nüma. Yani bir beşerin yazamayacağı bir kitap. Bir insanın yazamayacağı bir kitap var. Demek ki Allah tarafında eline verilmiş. Değil mi? Muciz mucibâ bir kitap. Lisanında hakâik aşina bir hitap. Dilinde konuşurken konuştuğu sözler, kelimelerle neyi anlatıyor? Hakâik aşina bir hitap. Ne kadar hakikatlar varsa doğru, gerçek hep böyle dilinde onlar akıyor, çıkıyor. Hakâik aşina bir hitap. Bütün Beni Adem'e belki cin ve inse ve meleğe belki bütün mevcudata karşı bir hutbi-i eziliği tebliğ ediyor. Bütün Beni Adem'e. Beni Adem bütün insanlara hitap ediyor. Bütün Beni Adem'e. Belki cin ve inse ve meleğe. Değil mi? Kur'an'da cinlere de hitap var. Bütün cinler ve insan meleğe belki bütün mevcudata karşı Bir hutbe-i ezeliyi tebliğ ediyor. Sırrı hıltat-ı âlem olan muamma-i acibanesini hal ve şerh edip sırrı Hıltat-ı âlem olan muamma-i acibanesini hal ve şerh edip. Tabii her insan merak etmiştir. Yani bu uçsuz bucaksız bu büyük âlem. Allah bu âlemi niye yarattı yani? Yaratmasındaki sır nedir? Maksat nedir? Gayet nedir? Değil mi? Her insan bunu zihnen merak ediyor yani. Yaratmayabilirdi. Ama yaratmayı irade etmiş. Bunda hikmet ne? Bir insan bile mesela bir şey yapsa mutlaka bir şey bir hikmet düşünüyor yani. Hikmetsiz yapmıyor. Bu koskoca alemi Allah yarattığına göre mutlaka bir sebebi olması lazım. Onu ifade ediyor, açıklıyor. Sırrı hilkat-i âlem olan muamma-i acibanesini hal ve şerh edin. Onu hallediyor, şehrediyor, açıklıyor. Sırrı kainat olan tılsım-ı mulakını fetih ve keşfederek bu kainat nedir? Ne anlama geliyor? Manası nedir? Bu da bir sır. Bunu da fethettiyor, keşfediyor. Bütün mevcudattan sorulan. Mesela felsefeciler de merak ediyor. Ama felsefecilerin açıklaması basit. Aş nedir? İşte zerrelerden oluşmuş. İşte şu bu. Yani gözlüğü ile gördüğü neyse o. Yani hakikatına dair bir şey ifade etmiyor mesela. Yani manasız. Sırrı ilkatı âlem olan tısın mulakını fethi ve keşfet ederek bütün mevcudattan sorulan, bütün okulu hayret içinde meşgul eden, bütün okulu hayret içinde meşgul eden. Mesela insanlar da, felsefeciler de insan nereden geliyor diye merak etmişler. Sonra bulmuşlar. Nereden geliyor? Maymundan geliyor demişler. Değil mi? Bulduk demişler yani. Maymuna nereden geliyor? Balıktan geliyor. Balığa nereden geliyor? Bir tane tek can canlı, tek hücreli bir canlı var. O nereden geliyor deyince o bir defalarca tesadüfen oluştu bir şey. Ondan sonra yani öyle saçma sapan merak ediyor ama bulamıyor işte. Merak var. Merakı gösteriyor ama aklı yetmiyor işte. Mesela insan nereden geldiğine değil mi? Ancak Peygamberimizin lisanından öğreniyoruz yani. Bütün mevcudattan sorulan, bütün o kul ve hayret içinde meşgul eden Üç müşkül ve müthiş suali azim olan müşkül, zor, dehşetli, büyük sual olan necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? suallerine muknı makbul cevap verir. Gerçekten mesela yani insan su dalmasından çıkıyor değil mi? Bir damla suyun içerisinden çıkıyor. Bu alemi 60, 70, 80'e kadar Allah ömür verdiyse o kadar yaşıyor. Tekrar toprağa girip kayboluyor. Önce de yoktu, sonra da yok. İki yokluk arasında bir hayat. Diyebilir misin yani yokluktan geliyor yokluktan yokluğa gidiyor. Hayatın manası yani bu çok saçma bir şey olur yani. Necim nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Suallerine muknı. Mukni ne demek? İkna değiştiriyor. Herkes inanıyor, inandıracak şekilde. De doğruları söylüyor. Mukni makbul. İnsanlığın kabul ettiği makbul cevap verir. Felsefe cevap veriyor. İnsanlık ne diyor? Saçma diyor. Yani bu cevap olmadı. Peygamberimiz cevap veriyor. Değil mi? Mahzla hakikat diye mukabele ediyorlar yani. E bu da şimdi peygamber olduğunu gösteriyor. Yani peygamber ne demek? Hakkı, hakikati en doğru şekilde insanlara ifade eden demek değil mi? Vaziyet Vazifesi o. Bakıyoruz vazifesini en mükemmel şekilde yapmış. Mucize aramaya gerek var mı? Yok. Zaten yeter yani tek başına. Vazifesini yapmış. Bu vazifeyi kim yaparsa Mesela diyorsun ben berberim diyor. Trajed diyorsun. Trajed tamam berbersin sanıyor. Anlaşıldı. Yani vazifesini yapıyorsa öyle. Şimdi peygamberin vazifesi nedir? İnsanları Allah'a tanıtmak, ahireti kazandırmak, bütün hakikatleri beyan etmek. Bakıyorsun hepsi en mükemmel mertebede var. Tamam. Peygamberlik vazifesi en mükemmel mertebede yapmış. Daha başka bir şey gerek var mı? Varsa onları da göstermiş. Mucize göstermesi lazım. Onu da göstermiş. Ama vazifesini yapıyor olması bence bizim için en büyük delil olması yeterli yani. Evet. 4. reşat. Bak öyle bir ziya-i hakikat neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşad Adından hariç bir surette kainata baksan elbette kainatın şeklini bir matemhane-i umumi hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve camidatı dehşetli cenazeler ve bütün zevil hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumi şevkü cezbi içinde bir zikirhaneye inkılap etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyiti-i samite birer munis memur, birer musahhar hizmetkar vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler birer tesbih içinde zakir veya vazife paydosundan şakir suretine girdi. Evet, 4. Reşâda ne görüyoruz? Bir daha okuyalım. Bak öyle bir Ziya-i hakikat neşreder ki. Ziya-i hakikat neşreder ki. Ne demek? Ziya-i hakikat. Ziya ışık demekti. Hakikat ışık. ışık ne yapar? Karanlığı aydınlığa çevirir, değil mi? Bir şey aydınlanırsa, mesela buranın lambası açar aydınlanırsa burada ne var ne yok ortaya çıkar. Değil mi? Her şey görünmeye başlar yani. Burada hakikat ışığı. Yani öyle hakikat ortaya koyuyor ki, hakikat alemi, her şeyin hakikati karanlıkken neyin ne olduğu hepsi ortaya çıkıyor. Manası ortaya çıkıyor yani. Manasını çıkartacak şekilde hakikatleri hakikat ışığını neşrediyor. İnsan nedir, kainat nedir, ölüm nedir, ölümden sonra ne var, öldüğünde ne var yani her şey böyle görünür hale geliyor yani. Böyle bir ziya-i hakikat neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşadından eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşadı. Ne demek? daire-i hakikat-ı irşadı. İrşat doğruluğu gösterme, değil mi? daire-i hakikat irşadı yani hak ve hakikate dayalı bir şekilde irşat dersi veriyor. O dairenin içerisinde olursa O dersi alırsan her şeyi görürsün. Ama onun o dersin içinde olmazsan, onun haricinde bakarsan hariç bir surette kainata baksan, onun verdiğin derse değil de kendi felsefenle elbette kainatın şeklini bir matemhane-i umumi hükmünde. Kainatın mesela ikinin sözü af afta geliyor değil mi? Mesela bir mezbaneye girdiğimiz zaman mezbanın bu Hayvan, kesilecek hayvanların doğduğu yer, değil mi? Aklına ne gelir? Vah vah zavallı hayvanlar. Hepsi sırasını bekliyor dersin, değil mi? Yani ilk aklına gelen onları öyle görürsün yani. Kesim kesimhanedeki hayvanları sırayla kesilecek hayvanlar diye görürsün. Şimdi hayvan yemeye gittiğinde baktığın zaman bütün insanlar da aslında bir mezbahane gibi burası. Şeye göre. Hepsi ecel şeyi belli. Vakti yap Vakti ne bekliyor herkes? Vakti geldi mi? Ece Celal'ın şeyiyle kesinlikle iş de atılacak sana. Yani onu baktığın zaman iman dışına baktığın zaman. Ama imanla bakarsan vazifesini yapanlar için ondan sonra cennet sarayından çıkmak için şeyini bekleye yolcular olarak görürsün mesela. Yani o şekilde bakarsan öyle görürsün. Bu şekilde bakarsan Onun o nurani, dahili-i hakikat-ı irşadından hariç bir surete kainata baksan elbette kainatın şeklini bir matemhane-i umumi de. Oradan çıkardıkları sesleri ne diye düşünürsün? Hepsi fark etti herhâlde öleceğimi. Şeyinden bağırıyorlar. Bizi kurtaralım ya. Üzüntülerinden bağırıyorlar diye telakki eder yani o zaman. Matemhane-i umumi İçinde. İkinci sözde bunu öyle anlatıyor değil mi? Mesela bir tehis olanı nasıl? He sevar ve firaatın sinesiyle ağlayan yetimler. Hâlbuki onlar tehis olmuşlar. Seviş çığırtıyorlar. Onlar da bunu şey olarak görüyor diyor. İkincisi bunu bir şekilde açıklıyor. Mevcudatı birbirine ecnebi. Belki düşman. Camilâtı dehşetli cenazeler. Bütün zevil hayatı, hayâ sahibi olan hayvanlar, canlılar zeval ve firakın, ayrılığın, yokluğun sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görüp Evet. Şimdi bak. Onun neşrettiği nur ile onun neşrettiği nur. Ne demek? Onun neşrettiği nur. Yani Peygamberimiz gelmiş bu aleme. Nur neşretmiş. Değil mi? Öyle bir nur yapmış, öyle bir güneş yapmış. Değil mi? O güneş hala sönlemiş. Gidedeki gecede ışığı parlıyor. Bunu daha çok insanlar kapsıyor. Onun neşrettiği nur ile o matemhâni umumi şevkü cezbe içinde bir zikrhane inkılap et. Kendimiz için düşünelim. Mesela 60-70 sene yine gelmişiz bu dünyaya. Öleceğiz de yok olacak her şey diye baksak böyle gün gün sayarız değil mi? Bir gün daha yaklaş bir gün daha yaklaştı sonumuza. diye bir matemhane olur. Ama eee buradan daha güzel bir âlemin kapısıdır kabir. Orası bir basamaktır. Onu basıp oraya çıkacağız. Nasıl anne rahminden dünyaya gel dünyadan da cennete gideceğiz gibi düşünsen sevinirsin ölüm yaklaştıkça. Değil mi mesela? Şevk-i cezbe içinde bir zikirhane inkılap et. Zikirhane Zikirhanede kimler olur? Zakirler olur. Yani zikredenler olur. Zikredenler de hep Allah'a zikreder, değil mi? İşte yevmiye cüzi bir zikirhane. Zakirler kimler? Bütün hayvanlar, bütün ağaçlar, bütün insanlar, kuşlar, çiçekler, göcekler içerisinde şuurlu zikirhane, insanlar, melekler mesela. Yevmiye büyük bir zikirhane. Hatta şeyi de katarsak gökyüzünü de gökyüzü Üzerinde zakirleri, yıldızlar, melekler, bütün kainat büyük bir zikir haline, her şeyi Allah'a zikrediyor. Böyle görmek var. Değil mi? İnsan da zikretmeye başladı. O şeyle insan duramaz yani insanla başlar. Şevki cezbe içinde bir zikirhane inkılap etti. O ecnebi düşman mevcudat birer dost ve kardeş şeklinde girdi. Mesela şimdi dağ nedir? Dağ dağ. Benimle daha sizinle bir alaka var mı? Yok. Ama iman olursan değil mi? O zaman kardeş oluyor. Onu da Allah yaratmış. Endelâh yaratmış. Dağ kardeş diyorsun. Bir zaman bir ağ vardı. Kuş kardeş, ağaç kardeş. Ondan sonra kardeş, tersi kardeş derdi yani. Demek Kur'an'da öğrenmiş. İmanın şeyine bakınca hepsi de aynı halıkın mahlûpları. Krev dost ve kardeş şeklinde girdi. Şimdi kardeş kardeşini döver mi? Ezer mi? Zarar verir mi? Değil mi? O camidat-ı meyyite-i samite. Camidat-ı meyyite-i samite. Evet, bunlar da bir hakikat ifade ediyor değil mi? Bu kelimeler yani hakikatın unvanları olmuş. Samite ne demek? Suskun mu? Ölü camit. Yaş işte mesela Mansız olur da adam dağlara baksa ürperir. Denize baksa ürperir. Okraslığa baksa Yıldızlara gökyüzüne baksa ürperir. Teleskoplar var böyle belli müesseselerde. İmza atıyorsun. Kafeyi şütürsen sorumluluk bana aittir. Kendini zamla Ondan sonra bakıyorsun yani. Yani öyle görebilir. O camidat-ı meyyite-i samite birer munis memur. Onları başı boş. Mahluklar değil. Munis memur. Yani Allah'ın memurları. Munis. Munis ne? Vahşetin zıttı oluyor değil mi? Enis, munis. İnsana vahşet, dehşet vermiyor da. Munis. Yani çünkü kardeş ya. Birer musahkar hizmetkar. Musahkar hizmetkar. Mesela güneş nedir? Hizmetkârdır. Hizmet ediyor. Kime? Başta insanlara ben bütün ziyarete hizmet ediyorum. Musahhar, Allah onu musahhar etmiş. Doğru. Doğrusu kim güneşi musahhar ettirebilir ki? Musahhar olmasaydı musahhar. Hava mesela musahhar hizmetkar hava. Değil mi? Nefes almanıza Geçen derste demiştik. Hava insanın kaç dakika yaşayabilir? Bir dakika. Birkaç dakika ondan sonra ne oluyor bak. Allah hizmet etmiş bizi muhtaç olduğumuzda oksijeni her her dakika bize getiriyor değil mi? Ağzına açıyorsun, ağzını içi ta ciğerlerine kadar götürüyor yani. hizmet ediyor. Ağaçlar mesela müstakkar hizmetkar. Ağaçlar bana vermeseydi kim onları şey yaptırabilirdi? Öküzün mesela köylüler görürüz mesela değil mi? Küçük bir çocuk öküzü ipiyle tutup çekebiliyor. Öküz gelmese kim onu yürütebilir? Küçük çocuk değil oğlu. 10 tane adam gelse yürütemez mesela. Allah müstakkar ediyor da arkasından geliyor. Değil mi? Yer musahkar, gök musahkar, her şey musahkar. Yani bize hizmet etsin diye Cenabı Hakk'a her şeyi bizim etrafımızda musahkar etmiş. Bize boyun eğdirmiş yani. Musahkar hizmetkar. E şimdi buradan baktığımız zaman bütün kainatı Allah bize musahkar ediyor. Büyük bir mana değil mi bu? O zaman bu insan nasıl mutabir edecek? Her şey bize doğru faydaları bize doğru akacak şekilde değil mi? Hepsinin şeyi bize doğru akıyor yani. Bütün kainatın bu harikim getirmiştir. Cenabı Hak getirmiştir. Bütün muhterem muhterem eden zata bizimle ne yapmamız gerekiyor? Bizimle muhterem olmamız gerekiyor. Bizimle bütün azalarımız, zorlanlarımız, nefsimizi, her şeyimizi onu müsafir etmemiz gerekiyor. Birer müsafir hizmetkâr vaziyet aldı. O ağlayıcı ve şekva edeceği kimsesiz yetimler. Birer tesbih içinde zakir ve vazife paydosundan şakir suretine girdi. 5. reşâ hem o nur ile kainattaki harekat, tenevvüat, tebeddülat, tagayyurat, manasızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyunca oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı rabbaniye, birer sahife-i ayet-i tekviniye, birer mereya-i esma-i ilahiye ve âlem dahi birer kitap-ı hikmet-i samedaniye merdebesine çıktılar. Aşval görmüyorsun mesela. Hem ışık tutuyorsun. Şimdi telefonlarda mesela tutuyorsun ışık. Mesela bir şey görmüyorsun. O ışığı tutunca görüyorsun. Değil mi? Ondan sonra adama teşekkür ediyorsun. Ya senin sayın konuşma yazılarını okuya bildim diyorsun. Karanlıkta bir şey gördüm diyorsun. Evet. Bu hakikat alemi de karanlıktı, değil mi? Manalar alemi karanlıktı. Onun getirdiği nur ile ne oldu? Aleyhissalatu vesselam. Kainattaki harekat, tenevvüat, tebeddülat Tagayyurat. Kainattaki harekat. Kainatta hareket var mı? Duran bir şey yok ki zaten. Her şey hareket halinde. Harekat. Tenevvüat. Tenevvüat ne demek? Çeşit çeşit olması. Bahlüt tek çeşit değil. Binler, ağaçlar binler çeşit, hayvanlar binler çeşit, çiçekler binler çeşit. Her şeyi çeşit çeşit yaratmış Allah. Tenevvüat. Tebeddülat. Gündüz geceye tebeddül ediyor gece, gündüze, değil mi? Kış, yaza, bahar, sonbahar. Çocuk, bebek çocuk oluyor, çocuk genç oluyor, genç, yetişkin. O ihtiyar, o da toprak oluyor. Mesela tebeddülat. Ağaçlar sürekli sürekli büyüyor. Tebeddülat mesela hep daha büyük bir şekilde. Sürekli tebeddülat var. Zaten tebeddülat bir fayda yani. Tebeddülat. Tekayürat var. Sürekli böyle yıl başka halden başka hale. Her an mesela şeyde Şuradan bak. Havaya bak. Sürekli akşama kadar değil mi? Bulutlar kaç defa şekil değiştiriyor. Güneş yer değiştiriyor. Ağaçlar yani sürekli her an başka hani bir tablo sarsın sürekli değiştiriyorsun gibi. Bütün her an manzarayı Cenabı Allah değiştiriyor. Bazen yağmur yağdırıyor, yağmurlu bir manzara. Bazen kar yağıyor, bazen dolu yağıyor, bazen güneş açıyor. Canlı canlı tablolar değil mi? Tekayyürat. Bunların bir manası yoktu. İşte bunlar oluyor diyor insanlar yani. Bunlar olur. Ama onun getirdiği nurla ne oldu? Manasızlıktan. Yani bunların arkasında bir mana var. Bir manaya göre bunlar şekil alıyor. Bir manaya göre bunlar yapılıyor yani. Manasızlıktan, abesiyetten, tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı rabbaniye, mektubat Rabbaniye. Evet. Yani mektup. Sevdiğimizden mektup geliyor. Annemizden, babamızdan, kardeşimizden, abimizden mektup geliyor. Biz de güzel Bir şeyler söylüyor değil mi? Mektup. Bütün kainat her şey, her hadise mektubat-ı Rabbani'ymiş. Rabbimizden bize gelen mektuplar. İçinde manalar var. İçini oku diyor. O 7. sözde öyle bir tabir geçiyor, değil mi? Oku. Ee, manasız kalan kabuğunu fena seylini atabilirsin. Orası çok güzel. Okuyor musun orayı kısacık? Sayfa kaçtı acaba? Sayfa 216'nın en son satırı. Evet, şu sayfa 216'nın en son satırı. Evet, nimet içinde in'am görünür. Rahman'ın iltifatı hissedilir. Evet, nimet içinde in'am görünür. Ne demek? Nimet içinde in'am görünür. Nimet içinde. Mesela nimet. Geldi mi? Eee nimet içinde mesela nimet diyoruz. Mesela ekmek nimet. Nimetin içinde in'am görünür. Onun biri İn'am nimetlendirme fiili. Mesela nimet varsa o birisi vermiştir. Yani onun verdiği görülür. Oradan da veren görülür. Minin görülür. Mesela bakıyorsun mutfakta bir tecrübe yemek mesela şimdi. Bu nimet kendi kendine gelebilir mi? Kendi kendine olabilir mi? Hemen kim yaptı bunu diyorsun veya kim getirdi? Bak ne oluyor hemen içinde bir veren olduğunu Hissediyorsun yani. Bir veren var. Onu anlıyorsun. Arkasından da o kim diye onu mühimi buluyorsun yani. Onun gibi mesela ağaca baktın. Portakalları gördün. Nimet. Hemen içinde bunları bana kim verdi? Birisi vermesi lazım. İnamı görüyorsun. Arkasından münim, mühimi görüyor. Nimet içinde inam görünür. Rahman'ın iltifatı hissedilir. Mesela bir bardak suyu aldın. Ham içeceksin. Suya bakıyorsun. Neyi hissediyorsun orada? Bu suyu kim yaratmış? Allah yaratmış. Allah yaratmasaydı sen o suyu o bardağın içine koyup içebilir miydin? O suyu bulabilir miydin? Değil sen içesin diye o yaratılmış. O zaman ne oluyor? Allah'ın iltifatı hissediliyor. Yani bize olan lütfu biz olan sevgisi hissediliyor. Yani şefkati hissediliyor. Yani iltifat var yani. Çünkü o durduk yere gelmiyor. Sen mesela sevmediğin birisine bir şey verir misin? Günahını bile vermez diyor ya adam mesela. Seversen bir şey veriyorsun. Sevmiyorsan verir misin? Veremezsin yani Allah bizi sevmese verir mi? Vermez. Hani yarattığı için hani o ayrı konu ama mümin olarak düşündüğümüz zaman orada Cenabı Hak'ın iltifatını hissediyoruz. Her Nimette bunu hissetmemiz lazım. Evet, nimet içinde inam görünür. Rahmatın, rahmanın iltifatı hissedilir. Nimetten inama yesen mü'imi bulursun. Eğer onun verildiğini düşünebilirse o zaman vereni bulursun. Ama tesadüf dersen vereni bulamazsın. Hem her eseri sana dani birer mektup gibi bir sani zülcelal'in esmasını bil edilir. Her eser-i Samedani birer bir mektup gibi bir sani-i Zülcelalin esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esma yoluyla müsemmayı bulursun. Madem şu kainat-ı faniyenin mağzını, içini bulabilirsin. Onu elde et. Manasız kabuğunu, kışrını acımadan fena seyrini atabilirsin. Evet, masnuatta hiçbir eser yok ki çok manalı bir lafz-ı mücessem olmasın. Sani-i Zülcelal'in çok esmasını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır. Kelimat-ı kudrettir. Manalarını oku, kalbine koy, manasız kalan elfası bilaperva zevalin havasına at. Arkalarından alakadarane bakıp meşgul olma. Mesela mektup geldi annemizden. Okudun. Dediğini anladım. Ne dediğini Yani kağıdı ne yaparsın? Bitti iş artık yani. Katlar koyarsın yani böyle. Daha onunla uğraşamazsın yani. Manayı aldın yani. Bitti yani. Valla manasını anlamasan kağıtla oynar durursun mesela. Manayı aldın mahlukattan, şeyden bitti artık. Onu ne yapacaksın diyor? Madem şu masnuat elfazdır, kelimatı kudrettir, manalarını oku, kalbine koy. Yani manaya müteveccih olmamızı söylüyor. Değil mi? Her zaman manaya müteveccih gibi. Yani lafza değil, lafza manayı görmek için müteveccih olacağız ama yine manaya müteveccih olacağız. Mana bitti mi lafızla işimiz kalmayacak yani. Mana ehli olmak lazım yani. Değil mi? Manayı takip edeceğiz yani. Ya insan insana yakışır şey odur. Manayı takip etmektir yani. Manasız kalan elfazı bilak elva zevalin havasını at. Arkalarından alakadar hâle bakıp meşhur olma. Manalarla meşgul olmayı da bize bize kim yardımcı oluyor? Risale-i Nur bu hususta bize çok mükemmel, çok kolay bir yardımcı. Yani sana okuduğumuz zaman direkt manalarla ilgili muhatap ediyor, değil mi? Yoksa manaya bakabilmek kolay değil. Hemen okuyacağız. Okuduğumuz zaman biz hemen manalarla yani okuduğumuz satırların içerisinde manalar var. O satırlarda ne demek istiyor? Ne anlatmak istiyor? Hangi manayı bize ifade ediyor diye bakarsan manalara meşgul olursun. Değil mi? Elhamdülillah öyle bir kitabımız var yani. Mahz-ı mana değil mi? Ve şu beşiği okuyup bitirelim. Hem o nur ile kainattaki harekat, tenevvüat, tebeddülat, tegayyulat, manasızlıktan ve abesiyetten Adam mesela dünyaya geldi. Ne oldu? Dünyaya geldi işte. Ne oldu yani? Ya işte derece almak için, numara almak için, cennette liyakatini kazanmak için, şap için, İndisat için, Cenabı Hak'ı tanımak için bu aleme geldi. Alemlik, alem işte olur mu? Burası ondan sonra büyük bir ondan sonra Cenabı Hak'ı tanıttıran ondan sonra Büyük bir ne diyelim? Öldü. Ne oldu? Öldü işte yani. Kalbi durdu, öldü. Enerjisi bitti, öldü. Öyle ölmedi yani. Vazifesi bitti, teris oldu. Bak manası var. Ücretini almaya gidiyor. Manası var yani. Manasızlıktan, abesiyetten, işte alem değişiyor, değişiyor işte yani. Güneş değişince her şey olur mu? Cenabı Hak hazinesinden onu Sonra dizel, taze taze manzaralar lütfediyor mesela. Manasılar. Ayşermeye veriyor, veriyor olur mu? Allah ikram ediyor, ihsan ediyor. Yani her şey manası var. Ama işte onun getirdiği nurla bu manalar manası ortaya çıkıyor. Manasızlıktan, abesiyetten, tesadüf oyuncaklığından çıkıp zaten insan mesela eee ne zaman canı sıkılıyor? Manasız gördüğü zaman başına gelen olaylar manası gördüğü zaman, abes gördüğü zaman canı sıkılıyor. Ama bir manası olduğunu, bir hikmeti olduğunu, bizim için özellikle ondan sonra hikmet için verildiğini görse, geçse o zaman çünkü ruh manasızlığı kaldıramıyor yani. Onun için her insanın o nura ihtiyacı var, değil mi? O nuru öğrenmeye, bütün kainatın, her hadisenin manasını bilmeye ihtiyacı var. İhtiyacımız olan şeyleri de Bize yine getirmeye vesile olmuş yani. Manasızlıktan, abesiyetten, tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i ayet-i tekviniye, sahife-i ayet-i tekviniye, tekvini ayetlerin yazıldığı sayfalar, birer meraya esma-i ilahiye, esma-i ilahiyenin tecelli ettiği aynalar, alem dahi bir kitabı hikmet Samedaniye mertebesine çıktılar. Bu alem nedir? Bir kitab-ı hikmet-i Samedaniye mertebesine çıktılar. Hem insanı bütün hayvanatın madununa düşüren hadsi zaaf ve acizi, fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vasıta-i nakli hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit İnsan bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. Hem insan bütün hayvanat insanı bütün hayvanatın madununa düşüren hadsi, zaaf ve hadsi, fakr ve ihtiyacatı. Şimdi hayvanlar insanlar, değil mi? Yani insanları aslında insanlar şey olarak 23. söz olsun, 11. söz olsun, istidat ve kabiliyet olarak değil mi? Hayvana göre 1.000 kat daha fazla istidat ve kabiliyetle yaratılmış yani. Ama Çini bulamazsa o istirahat ve kabiliyetlerini besleyecek, onları onu istimal edecek, kullanacak, nurlandıracak hakikatı bulamazsa onlar başına bela oluyor yani. Çünkü zayıf yaratılmış, aciz yaratılmış, fakr ve ihtiyaç içerisinde yaratılmış. E bu zayıf insan, aciz insan kuvvete, kudrete ihtiyacı vardır. Değil mi? Bulursa o zaman Mutlu olur yani. Bulamazsa perişan olur. Fakir insan, ihtiyaçlı insan, fakir ve ihtiyaca arasında kalırsa perişan olur. Ama bir hazine bulursa bütün ihtiyaçlarını karşılayacağı o zaman Peygamber'de Mesut Bahtiyar olur. Hayvanlar eğer bulamazsa hayvanlardan 1.000 kat aşağı oluyor. Bulursa da 1.000 kat yukarı çıkıyor. İnsanı bütün hayvanatın madununa düşüren mesela hayvan şimdi ya işte ben Eee, öyle yaşıyorum ama öleceğim yakın bir zamanda diye düşünüyor mu? Düşünmüyor yani. Düşünmediği için de problem yok yani. Ama her insan öleceğini biliyor. Öleceğini bilmeyen insan var mı? Yani şu dünyada vaktinin sınırlı olduğunu, süreli olduğunu bilmeyen insan var mı? Bilmiyorsa zaten insan değil yani. Ne olacak şimdi? 5 sene yaşayacaktan sonra ölüm gelecek yani. Bunu biliyor. Eğer ölüm gelecek, hayat mertebesinden, yokluk mertebesine düşeceksin. Her şey yok olacak. Benle o zaman perişan oluyorsun. Bak, ölümü nurlandıramazsa ölüm perişan ediyor. Ama ölümü nurlandırdı. Ölüm bir basamaktır. Oraya basıp ebedi âleme geçeceğim derse Ondan sonra ne kadar mutlu oldum yani. O nurla perişanlığı bir anda gidiyor. Hadsi aciz mahlukata karşı. Ama Cenabı Hakk'ı bulursa birinci sözü hatırlarsak mesela, niyaz-ı kudreti bulursa hemen ona istinad ediyor. Niyaz-ı güç sahibiymiş gibi oluyor. Yani insanın durumu kritik noktada yani. İnsanı bütün hayvanatın madununa düşüren hadsi zaaf ve acizi. İşte Risale-i Nur'un hani önemine, ehemmiyetine bir daha dikkat çekmek istiyorum da. İşte Risale-i Nur bize bunu bulduruyor. Yani muhtac olduğumuz bu manaları Peygamberimiz yetirmiş ama onu bize ders o derse bizi bağlayan Risale-i Nur'dur yani. İşte muhtac olduğumuz bu nura bizi Risale-i Nur bağlıyor ve bizim saadetimize vesile oluyor yani. Onun için Risale-i Nur'a iyi bağlanmak o Risale-i Nur penceresiyle o nurları iyi görmemiz lazım yani. Ne kadar iyi görürsek o kadar bahtiyar olursak. Madem böyle bir vesilemiz var. Bu vesileden iyi istifade etmek lazım ya. Yakın durmak lazım, içine girmek lazım. Uzaktan seyretmemek lazım. İçinde girip içinde gezmek lazım. Hem insanı bütün hayvanatın madununa düşüren hadsi zaaf ve aczi fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vasıta-i nakli hüzün ve elem ve kan aklı. Aklı da güzelce tarif ediyor. Bu kadar güzel tarif bilmiyorum başka yerde var mı? Vasıta-i nakli hüzün ve elem ve gam olan aklı. Vasıta-i nakli hüzün ve elem ve gam. Hüzün, elem, gamın nakli vasıtası demiş akıl. Yani aklımız da bize geliyor. Akıl üzerinden geliyor. Düşünmediği zaman problem yok. Ama düşünmeme diye bir şey olabilir mi? Hani kafada şapla değil ki çıkarasın demiş yani. Akıl bizim içimize nafş olmuş yani. Düşüneceksin. Düşünce anda da işte hüzün, elem ve gamı bize taşıyor. Ama o nur ile nurlandığı vakit eğer aklı nurlandırırsan onu doğru düşünmeyi, hakikate uygun bir şekilde düşünmeyi öğretirsen ona o nur ile nurlandığı vakit insan bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. Onurlanmış aziz fakir akıl ile niyaz ile nazenin bir sultan fizar ile nazdar bir halifeyi zemin olur. Demek o nur Olmazsa kainatta, insan da, hatta her şey dahi hiçe ener. Evet, elbette böyle bedi bir kainatta böyle bir zat lazımdır. Yoksa kainat ve eflak olmamalıdır. Evet, bu son kısmı bir daha okuyalım. Evet, elbette böyle bedi bir kainatta. Bedi bir kainat ne demek? Bedi. Eşsiz derecede güzel. Böyle güzel bir kainatta, böyle güzel bir alemde bedi ha bedi zaman var ya. Böyle bedi bir kainatta böyle bir zat lazımdır. Yani kainat güzel, onu tarif eden de güzel olması lazım. Elbette böyle bedi bir kainatta böyle bir zat lazımdır. Yoksa kainat ve eflak olmamalıdır. Eğer bu kainatı güzelliğini ortaya koyamayacaksak manalar ifade edilemeyecekse o zaman bu kainat da olmamalı. Hem şey meselesi gibi. Levlat levlat ve mahlakül eflak gibi. 11. sözdeki eee anlaşılmaz bir kitap muhalilsiz olsa manası bir kâinatın ibadet kalır gibi yani. Madem bu kainat bu kadar harika güzel yaratılmış, güzel manaları var. O zaman bunu manada ders verecek de harika bir zat olması icap ediyor. O da onun yine peygamber olduğunu göstermiş oluyor yani. Evet, Cenabı Hak ağzım istifade etmek nasip etsin.