NNur Risale DersleriNur Risale
← Tüm dersler

3129.ders 19.söz-1.2.3.4.5.reşhalar-Sath-ı Arz bir mescid

Sözler · 1:14:28 · 11 Eki 2026

Ders metni

19. söz Risale-i Ahmediye dairdir. Evet şu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir. Selam. Evet, şu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir. Aleyhissalatu vesselam. Ben onu güzelleştiremedim. Onun güzel vasıflarını onun güzel vasıfları benim sözlerimi güzelleştirdi diyor. Ve Muhammeden bi kale Evet. Şu söz güzeldir. Yani 19. söz okuyacağımız risale güzeldir. Ama bu güzellik nereden geliyor? Fakat onu güzelleştiren güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir Aleyhissalatu Vesselam. Evsaf-ı Muhammediyedir. Mesela İslam Müslümanları Böyle bir kafile gibi düşünürsek, bir kafile gibi bir topluluk falan gider yani. Ondan sonra bir istikamete doğru gidiyor. Ondan sonra yani bu gittiğiniz yol doğru mudur? Doğrudur. Deliliniz nedir? İşte Hazreti Muhammed'dir Aleyhissalatuvessalam. Nasıl delil oluyor? İşte gösterdiği binden fazla mucize ile hak olduğunu Ondan sonra sözlerindeki hakkaniyetle hak olduğunu, işte vasıfları evsafıyla hak olduğunu pek çok ziyadesiyle işte bak Peygamberimizi gösteriyoruz. Aleyhissalatu Selam. Bizim rehberimiz ondan sonra hatibimiz hatip konuşan demek değil mi? Konuşan varsa dinleyen vardır. Yani Müslümanlara kim hitap ediyor? Peygamberimiz. Müslümanlar kimi dinliyor? Kime kulak veriyor? Kimden ders alıyor? Kimin nasıl yaptıklarını dinliyor mesela? Kimin gösterdiği yoldan gidiyor? Hatibimiz kim? Konuşanımız kim yani? Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam. Onun doğru konuştuğunun delili de mucizeleri oluyor. Ondan sonra bizim yolda gittiğimizin doğru yolda olduğumuzun delili yine oluyor. Delil ve hatibimiz Değilmi? Delibal. Konuşanımız odur. Biz de onu dinliyoruz. Müslüman kimi dinler? Kime kulak verir? Kimin sözlerine ehemmiyet verir? Kimi kendine refer eder? Değilmi? Atiba Atiba kimdir? Hazreti Muhammed'dir Aleyhissalatu vesselam. Okey değilmi? Cenabı Hakk'ın yanında. Ondan sonra en makul zât'tır. Şimdi bu evsaf-ı Muhammediyeden bahsedecek Cumnebi bir daha da açacak. 14 reşahatı tazammun eden 14. lemanın 1. reşası. Resa demek suyun üzerinde böyle eee su damlaları gibi ondan sonra buharlaşma hazır su damlaları gibi onlar güneşin ışıklarını çok net gösteriyor. Parlaması. Güneşin nurunu onlar da çok net gözüküyor. Babacıklar mı söylüyor? Kabarcıklara habbe, kubbe deniyor da. Hava da böyle havadaki nem gibi yani böyle şey gibi daha latif. Ondan sonra reşan. Yani suyun parçalarına da deniyor ama ama reşanın bir özelliği eee sonra kendini kendisi yok olup gidiyor yani. Buharlaşıp yok oluyor şey. Çağrı nurak falan Tabii. Onun gibi. Evet. Eee tozcuk gibi. Tabii. Ya bir insan da mesela Mesela Reşâh gibi ne demek? Önce işte kendi benliği vesaire varken sonra İslamiyet'te inşaf ettikçe, şey yaptıkça kendi benliği kayboluyor. Her şeyiyle ondan sonra İslamiyet'e, imana inkılap ediyor mesela Reşâh gibi. Onlar çok yüksek mertebe kazanıyorlar işte. Şeyde var ya ikinci dalda. İkinci dalda Reşâh, Kâtre, Zühre var. Orada Reşâh'ı en şey olarak anlatıyor yani. Evet. 1. reşâ 1'incisi 1. reşâsı Rabb'imizi bize Tarif eden üç büyük külli muharrif var. Rabbimizi bize tarif eden üç büyük külli muharrif var. Rabbimizi bize tarif eden üç büyük külli muharrif var. Mesela bizim biz nereden geliyoruz? Kimin emriyle geliyoruz? Sultanımız kimdir? Nereden geliyoruz? Yokluktan, yokluktan, senin yokluk kalanlıklarından, ondan sonra ruhlar aleminden, işte anne karnından dünyaya geliyoruz, nevren geliyoruz. Ama kimin emriyle geliyoruz? Yani biz kendi kendimize karar verip gelmedik. Bizim buraya gelmemize kim emretti? Allah'ın emriyle geliyoruz ya. Değil mi? Yoksa Allah'a emretmeseydi biz buraya gelebilir miydik? Nasıl geleceğim? Gelemez. Allah'ın emriyle geliyoruz. Sultan Sultanınız kimdir? Sultan ne demek? Mesela bir memleketin sultanı ne demek? Söz sahibi, yöneticisi, hakimi Yani o yörede yaşayan insanlar onun emrini dinler, onun emirlerine itaat eder, onun hükümlerine boyun eğer, değil mi? Mesela biz şimdi kimin emirlerini dinliyorsak, bizi kim yönetiyorsa bizim sultanımız odur. Onu sultan kabul etmişizdir. Biz kimin sultan kabul etmemiz lazım. Biz buraya kim getirmişse, kimin emriyle gelmişsek şu anda bize kim hakim? Mesela vücudumuza kim hakim? Zihnimize kim hakim? İçinde yaşadığımız bu dünyaya kim hakim? Biz kimin immetiyle, kimin kudretiyle ayaktayız? Allah'ın. O zaman sultanımız o olmalı. olması lazım. Yani onun emirlerini dinlememiz lazım. O bize hükmetmesi lazım. Adam diyor bana kimse karışamaz. E sen kendine malik değilsin ki. Sen kendi kendine malik olsan tamam sana kimse karışamaz. Ama kendi kendi muzemalek değiliz. Biz memlüküz. Bize şu anda Allah karışıyor zaten. Yüzümüze karışıyor, kulağımıza karışıyor, bütün vücudumuza karışıyor. Her şeyimize karışıyor. Midemize, bağırsakımıza karışıyor. Yediklerimizle karışıyor. Her şeyimizle karışıyor zaten. Karışmıyor ise zaten helak oluruz yani. Bizim kendi onun bizim varlığımız onun sayesinde olduğu için. Tamam? Onun rızkını yediğimiz için, onun verdiği bedeni kullandığımız için o zaman onun hükümleri bize onun hükümleriyle de hareket etmeniz gerekiyor. Bu tanrılı da olmaz icab ediyor yani. O da kulluğun esası koruyor. İşte kimin emriyle hareket ediyoruz? Kimin emriyle gelmişiz? Bizim sultanımız kimdi? Bunu bize tarif edecek Rabbimiz'i bize tarif eden üç büyük külli muarif var. Rabbimiz'i biz kaç kaynaktan tabiri caizse öğrenebiliriz? Üç büyük tarifçi var. Nedir onlar? Birisi şu Kitab-ı Kainat'tır ki bir nebze şehadetini 13 lema ile Arabi Nur Risalesinden 13. dersten işittik. Evet, Rabbimiz bize tarif eden birinci tarifçi şu Kitab-ı Kainattır ki, Kainat kitabıdır. Çünkü Kainat kitabını kim yazmıştır? Şu anda kim yazıyor? Cenabı Hak yazıyor. Yani eser, eee, eser ustasını tarif eder. Sırrıyla o zaman bu kainat da kafibini tarif eder. Bir nebze şehadetini 13 lema ile Arabi Nur Risalesi'nden 13. derste eşittik. Birisi şu Kitab-ı Kebirin ayet-i kübrası olan Hatemül Enbiya aleyhissalatu vesselam'dır. Birisi de kimdir? Şu Kitab-ı Kebirin, şu kainat kitabının, büyük kainat kitabının ayet-i kübrası olan Mesela ağaçta bir ayettir. Allah bize tarif eder. Hayvanlar da bir ayettir, tarif eder. Güneş de bir ayettir. Bu da kendi kitabı içerisinde bir kelimedir yani. Ama kendi içerisinde bir de ayet-i kübra var. En büyük ayet. O da kimdir? Ayet-i kübrası olan Hatemül Enbiya. Peygamberlik silsilesinin Hatemi ak onunla Kitap buluyor, son buluyor. Hatemül Enbiya peygamberlerin hatemi sonuncusu Aleyhissalatu Vesselam'dır. Birisi de Kur'an-ı Azimüş Şandır. Şimdi bir de şey var. 4. olarak da fıtrat-ı ziyâ şüuru olan insan diyor. Mesnevi'de 4 olarak da insan. İnsanın mahiyetine baktığımız zaman da 4. olarak da insan tanıtıyor Peygamber Hakk'ı. Şimdi şu 2. bürhan-ı natıki olan Hatemül-enbiya aleyhissalatu aleyhissalatu vesselam'ı tanımalıyız. Dinlemelıyız. Cürhan-ı Nâtaki. Mesela ağa şimdi lisan-ı hâliyle konuşuyor. Lisan-ı hâliyle konuşabiliyor mu? Mesela ağabey sorsak seni kim yarattı? Rabb'in kim desek. Konuşamaz. Sadece lisan-ı hâlin den onun üzerindeki Cenabı Hak'ın tecelliyatından anlayabiliyoruz. Ama Peygamber Efendimiz hem mükemmel bir Cenabı Hak'ın sanatıdır. Hem de konuşan. Yani masal olduğu hakikatleri de kendi insanın kalbi ile de ifade ediyor. Bürhan-ı Natiki oluyor konuşan delil. Bürhan-ı Natiki olan Hatem-i Enbiya Aleyhissalatu Vesselam'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Evet, o Bürhan'ın şahs-ı manevisine bak. Sat-ı Arz bir mescit. Mekke bir mihrab. Medine bir minber. O Bürhan'ın şahs-ı manevisine bak. Satı arz bir mescit. Mekke o kapı tam açık kalsın ağabey. Hava gelir. Satı arz bir mescit. Yeryüzü bir mescit. Mekke bir mihrak. Yani Peygamber Efendimizi Arkasında saf tutan, namaz kılan, yani hem maddi olarak namaz kılan hem de onun getirdiği emirlere tabii bu kendi emir getirmedi. Allah'ın emirlerini getiriyor. O emirlere itaat ederek de yine ittiba manasında yine saf tutan oluyor. Arkasında kaç kişi var? Sadece dünyada belli bir bölgede, belli bir şehirde, belli bir kıtada değil. Bütün yeryüzünde ona ittibarenler var. Yani yeryüzü genişliği ittibarenler var. Onun için sat tarz bir mescit oluyor. Mesela He? Dünyada bir Ya mesela eee bütün dünyada Müslümanlar var. Bütün dünyada ona itaat edenlerin tamamı bütün dünyayı kaplamış yani. Bütün dünyayı itaat etmiş. Hani böyle belli bir mekan, belli bir yer gibi dar bir şey değil yani. Mekke Sat bir mescit, Mekke bir mihrap. Bütün eee Yeryüzünü mescit kabul edersen o mescidin mihrabı nedir? Mekke bir mihrap. Mihrap o imamın namaz kıldığı yer değil mi? Herkes oraya onu hedef alıyor yani oraya yöneliyor. Bütün dünyadaki dünya yeryüzü mescidinde de bütün Müslümanların şeyi yönü sözler oradan Mekke oluyor. Mekke bir mihrap. Medine bir minber. Minber de imamın basamaklara çıkarak oradan seslendiği yer minber. Medine'de bir minber oluyor. O bürhan-ı bahir olan peygamberimiz aleyhissalatu vesselam o bürhan-ı bahir olan bürhan-ı bahir yani böyle çok açık parlak değil. Peygamberimiz'in yüzünü gören ne diyor? Vallahi bu simada yalan yok. Görünce müslüman oluyor. Yani öyle hemen onun peygamber olduğunu anlıyor. Tabii. Yani mesela görür görmez peygamber olduğunu anlıyor ve iman ediyor işte. Yani öyle uzun uğraşlarla değil. Hemen görüyor, hemen anlıyor. Bürhan-ı Bahir olmuş oluyor. Bürhan-ı Bahir. O Bürhan-ı Bahir olan peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam bütün ehli imana imam. Bütün ehli imana imam. Bütün insanlara hatip. Bütün ehli imana imam. Bütün insanlara hatip. O hitap ettiği zaman bütün insanlara hitap ediyor. Ya eyyühennas. Ey insanlar, bütün enbiyaya reis, diğer bütün peygamberlerin reisi, bütün evliyaya seyyid. Bütün enbiya ve evliyadandan mürekkep bir halk-ı zikrin ser zakiri. Bütün peygamberler, evliyalar, bunlardan bir araya gelmiş bir zikir halkasının nesidir diyor. Ser zakiri. Yani o zikri başlatan, o zikri önde ondan sonra zikreden ser zakiri. Bütün enbiya hayatlar kökleri. Mesela bir ağaç gibi düşünecek olursan ağacın kökleri topraktan alıyor eşeğin sular. Bütün en diya kendisinden evvel 124 peygamber aynı hakikatı söylemiş. Onun devamı olmuş oluyor. Hayattar kökleri. Bütün evliya taravettar semereleri. Mesela ağacın meyvesi olur. O meyve ağaçtan çıkar. Bütün evliyalar kim Hangi, kimden beslenmişler? Kimin maneviyatından ders almışlar? Kimin getirdiği hakikatlerden istifade etmişler? Evet. Evet ama bir rahatsız oluyor da onun için. Ondan sonra? Yani evliyalar onun taravetdar semereleri oluyor. Mesela şu anda biz Risale-i Nur okuyarak Risale-i Nur'da Peygamberimizin dersi, ondan gelmiş. Onunla bak nurlanıyoruz. Ortaya çıkıyoruz. Yani bizde bir şahsiyet bir eee bir feyiz, bir nur, bir şeyler görünüyorsa okuduğumuz kitaplardan yani onun meyvesiyiz biz. Ondan sonra onun meyvesinden o ağaçtan ne kadar istifade edersek o kadar parlayacağız. Dolayısıyla onun meyveleri oluyor. Bütün evliya taravetbar semereleri bir şeceri nuraniyedir ki nurani bir ağaçtır ki her bir davasını mucizatlarına istinat eden bütün enbiya Kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Her bir davasını mucizatlarına istinat eden bütün elbiya. Mesela bütün peygamberler her biri mucize göstermiştir, değil mi? Binlerce peygamber gelmiş, hepsi mucize göstermiş. O mucizeler ve dayanarak peygamber olduklarını ispat ediyorlar ve sözleri Hak olduğunun delili oluyor. Bak her bir mucize kendi mucizeleri kendilerinin peygamber olduğunu bütün peygamberler de peygamberimizin delili oluyor. Niye? Çünkü aynı tevhit hakikatını onlar da iddia ediyorlar. Onlar da ahiret iddia ediyorlar. Onlar da uhudîyet hakikatını söylüyorlar. Dolayısıyla her bir davasının mucizatlarına istinat eden bütün enbiya. O zaman peygamberimizi inkar etmek isteyen önce bütün peygamberleri inkar etmesi lazım. Sonra kerametlerine itimat eden bütün evliya. Evliyaların da işte harika halleri oluyor. Teşrif, keramet vesaire. Onlar da evliyaların ondan sonra evliya olduğunu, makbuz zatları olduğunu gösteriyor. Onlar da yine aynı hakikatı söylüyorlar. O zaman bir tarafta peygamberler, bir tarafta evliyalar. İki kanatlı. İki taraftan yani hem mazi kanadında peygamberler Akber kanadında evliyalar, asfiyalar, ortada, zamanı hazırda Peygamber Efendimizi tasdik etmiş oluyorlar. İtimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o la ilahe illahu der, dava edilir. Zira o la ilahe illahu der, dava edilir. Evet. İslamiyet'in iki Esasından birisi bu. Birisi la ilahe illâhu, diğeri Muhammedü Resûlullah. La ilahe illâhu. Muhammedü Resûlullah. La ilahe illâhu. Allah'tan başka ilah yoktur. Sadece Allah vardır. Bunu der, dava eder. Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler bütün sağ ve sol Yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler. Mazi tarafında kimler var? Şeyh ki mazi tarafında peygamberler var. Çünkü peygamberler peygamberimizde bitiyor yani. Müstakbel tarafında kimler var? Evliyalar, esviyalar da peygamberimizden sonra geldiği için. Müstakbel tarafında da evliyalar, askılar var. Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile manen Sadakte ve bil hakkı natakte derler. Sadakte doğru söyledin. Ve bil hakkı natakte Hak ile konuştun. Hakkı söyledin. Doğru söyledin. Tasdik ediyoruz seni diye sadakte ve bil hakkı natakte derler. Çünkü aynı şeyi söylemiş olmak tasdiktir yani. Mesela ben bir şey söylüyorum. Başka bir yerde bizzat aynısını söylüyor. E benim doğru söylediğim O delil olmuş oluyor yani. Haberimiz olmasa bile dinleyen kişi diyor ki bak aynısını söylesin. Demek ki doğru söylemiş diyor. Bir kişi daha soruyor. Aynı şeyi söylüyor. Ha demek ki bak üçüncü doğru yendi. Her bir peygamberden 124.000 peygamber tek tek sorsa hep aynı şeyi söylemiş. 124.000 tane tasdik geliyor. Bu tarafta. Müstakbel tarafında milyonlar evli aslıya var. Milyonlar milyarlar aslıya var. Bu Buradan da öyle geliyor. Hepsi de beraber birleşip ne demiş oluyor? Mesela bir kişi evet dese 100 kişi evet dese 1000 kişi evet dese ne kadar büyük bir ses yapar. Sadak de Evet doğruladık, doğru söyledin. Ve bilhak ne tak de derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. Yani bu kadar imza Altına imza atılmış. Doğruluğu tasdik edilmiş. Başka bir iddia var mı? Değil mi? Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bir müddeaya parmak karıştırsın? Mesela tasdik edemeyenler de araştırmış olsalar ona da tasdik ediyorlar. Eğer bilmediğinden tasdik etmiyor. Öğrendiği zaman da tasdik ediyor. Veya yanlış yola gitmiş Ona gösterildiği zaman ikna edilebiliyor. İkna etmek de kolay. Hatta üstadımız ne diyor bir yerde? İlan ediyorum ki diyor yani. Ondan sonra bütün Avrupa filozoflarına Ondan sonra hepsini izam etmeye izam edemezsem de çünkü izam etme onun kabul etmesi lazım. Ama ikna etmeye şey ikna etmeye ikna edemezsem de izam etmeye hazırım diyor. Hani ikna olması için adam mesela İkna olur mu, ikna olmaz mı? Ama susturmaya böyle cevapsız bırakmaya hazırım diyor yani. O derece hakikatlara vakıf olduğunu söylüyor yani. O zaman öyle de olmuş zaten yani. İsa gün sayesinde ne kadar böyle şey olanlar ateist olan, bilmem ne olan mesela İsa'nın sayesinde imana gelen bir sürü insan tanıyoruz yani. İkinci Reşâ o nurani bir Bühân-ı Tevhid. O nurani bühân-ı Tevhid. Yani Peygamber Efendimiz kendisi bir delil. Mesela ağacın Allah'ın varlığına delil oluyor ağaç, değil mi? Ondaki nizamı, intizamı, sanatı, hikmeti, üzerindeki o kadar güzellikler onun Allah tarafından yapıldığının delili oluyor. Aynısı Peygamber Efendimize baktığımız zaman da onun yüzlerce güzel ahlakı onun Ondan sonra için gelecek zaten. Tereddütsüzlüğü, terahsızlığı, ondan sonra itminanı vesaire bir sürü üzerindeki sıfatlar ondan sonra onun hak olduğunu, hakka inandığını gösteriyor yani. Şimdi gelecek zaten. O nurani bürhan-ı tevhid nasıl ki iki cenahın içma ve tevatürüyle teyit ediliyor. İki cenah dediği iki kanat yani demin okuduğumuz mazi ve müstakbel kanat. Öyle de Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviye'nin Haşiye, Hüseyin-i Cisri Risale-i Hamidiye'sinde 114 işaratı o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat varmış. Hüseyin-i Cisri Risale-i Hamidiye'sinde 114 işaratı O taifeler, o kitaplardan çıkarmıştır. Mesela İncil, Tevrat, Zebur bunlar da Peygamber Efendimizin geleceğine dair müjdeler, beşaretler, işaretler var. Adam onları o zat Hüseyin-i Cisri denen zat o İncil'den, Tevrat'tan o işaretleri, o ayetleri bulmuş. Kitabında yazmış. Kaç tane bulmuş? 114 tane bulmuş. Ne zaman bulmuş? Tarihten sonra. Yani İncil'in Tahrif etmişler. Ondan sonra bulmuş. Demek ki tahriften evvel aslında daha fazla varmış. O kadarını kaybedebilmişler. Edemedikleri 114 tane kalmış. Mesela işte bunlar hangi leridir dersek işte 19. mektupta orada örneklerini veriyor. İncil'den ayetler, Tevrat'tan, Zebur'dan ayetler göstererek. Mesela İncil'de bir ayette diyor ki: "Ben gideceğim, gideyim ta alemin reisi gelsin." Kendisinden sonra bir zatın geleceğini, alemin reis olacağını. İşte Hazreti İsa'dan sonra kim gelmiştir? Alemin reis olan. Sadece Hazreti Muhammed gelmiştir. O zaman onu işaret ettik diye. Mesela Tevrat'ta Faraklit gelsin. diyor. Ahiyet gelsin diyor. Hep onlar orada tafsilatlı olarak tam Peygamberimiz'in işaret ettiğini gösteriyor. Ben bunu bir tane birisine söyledim de burada Hristiyan birine. Ya o şahidi. Bak dedim böyle ayet var. Dedi o dedi Yunanistan'da bir köyde yaşayan bir adamı kastediyor filan dedi. Dedim onu kim tanıyor? Âlem-i Reis mi olmuş? Sustu o da öyle. Yani alemi iyisi olacak yani. Herhangi birisi olmayacak. Evet. Yani tafsilatı için 19. mektuba bakılabilir yani. Orada güzel güzel anlatıyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi Kütüb-i Semaviye'nin, semavi kitapların yüzler işâratı, irhasatın binler rumuzatı, kâtiflerin meşhur beşâratı, kahinlerin mütevatir şehadatı. Hep bunlar o 19. mektupta var. Şakı Kamer gibi binler mucizatının delalatı. Şakı Kamer gibi binler mucizatının delalatı. O nurani zat diyor. Sayfe-i semada bir elif yazmış. Bir 40'ı iki 50 yapmış diyor. Şakkın evvel mim'e benzer. Mim 40. İkiye bölünce ikisi nun oluyor. İki nun yapmış. Ona da 50 50. Bir nunu bir 40 iç 50 yapmış. Ya bir saat kadar öyle ay iki parça duruyor semada. İşte o hemen iman ediyorlar. İman etmeyenler diyorlar ki eee şeyden gelenler he bizim gözümüze sihir ettin. Yemen ve Şam tarafından gelenler de gördükleri sırada inanacağız. Sabah bekliyorlar. Kafileler geliyorlar. Soruyorlar "Evet gördük." Orada iman edenler var yani değil mi? Tabii diyor. Bir kısmı ediyor, bir kısmı etmiyor. Yani böyle bir şey olmadı demiyorlar. Olmadı demiyorlar. Oldu, gördük ama sihir. Olduğunu ispatlamış oluyorlar. Tasdik ediyorlar. Ondan sonra zaten gerisi kolay. Şakî Kamer mucizesi ile alakalı 31. sözün sonunda onun da hak olduğunun ispatı yapılıyor. Mucizatının delâlatı ve şeriatın hakkaniyetiyle teyit ve tasdik ettikleri gibi. Bir de şeriatın hakkaniyeti var. Mesela şeriatın bütün esasları, bütün emirleri, bütün kaideleri, bütün getirdiği ölçüler fıtratı fıtrata tam hitap ediyor. Fıtrat-ı saadete istikamete getiren esaslar. Hak sahibi tam böyle şey oluyor. Bunu ancak fıtratı bilen birisi bizzat bunu bu şekilde ortaya koyabilir. O da onun şeriatın hakkaniyeti ayrıca bir delil oluyor. Şeriatın hakkaniyetiyle teyit ve tasdik ettikleri gibi zatında gayet kemaldeki ahlakı hamilesini zatında gayet kemaldeki ahlakı hamilesini ve nihayet hüsnündeki secaya galiyesini gali seciyeler kemali emniyetini kemali emniyet dedim şevket kemali emniyet emniyet Hiçbir korkusu yok. Tam böyle emniyette yani. Hiç kimse bir şey yapamıyor. Öldürmek istiyorlar, öldüremiyorlar. Değil mi? Eline taş alıyor mesela bir şey müşrik. Secdedeyken vuracak. Peygamber bakıyor ki adam taşı almış eline yani. Onu durduracak durduracak hiçbir şey olamaz o anda yani zahirde. Seni benden içinde kim kurtaracak diyor. Peygamberimiz ne diyor? Dedi Allah Onda o anda diyor omzuna bir gayipten bir darbe yedi. Elindeki taş yere düştü diyor. Peygamber Efendimiz aldı taşı. Sen için "Kim kurtaracak?" dedi diyor. O diyor, "Aman istedi, aman verdi. Sonra da o da Müslüman oluyor." Hiç kimse bir şey yapamıyor. İşte o Garihirayı biliyoruz. Burun buruna geliyorlar. Arada bir incelik bir örümcek ağı var yani. Gözünü açıp durup baksa görecek. Bakmıyor işte. Güvercin var diyor. Bakmaya gerek yok diyor. İçeride içeride diyor insan olsa güvercin buraya yumurta yapmaz diyor. Demek ki yok. Yani baksalar görecekler. Bakmıyorlar. Mağara dediğimizde böyle ulusun bir şey değil yani. Hiç üç günün sağcağı bir yer. Önce dönünce yesene girmeye gerek yok. Tabii. Ama insan o kadar yürüyor ki insan gene bir bakar yani mesela. Baktırmıyor Cenab-ı Hak yani. O arkadan o süraka mıydı? O atlı geliyor mesela. Ayakları kuma batıyor. Çıkıyor bir daha batıyor. Çıkıyor bir adam diyor bir şey var mı daha diyor. Geri dönük diyor mesela. Ondan sonra. Yani kemal emniyetini, kuvveti imanını, kuvveti imanını, gayet itminanını, değil mi orada Amcası Ebu Talip miydi? Amcasıyla görüşüyorlar. Ya ne istiyorsa verecek. Bu davadan vazgeçsin diyorlar. Yani bize reis olsun. En güzel karıları, kızları affederiz, verelim. İstediği parayı verelim. Komutan yapalım. Her şeyi verelim. Yeter ki bize karışmasın yani. Bizim düzenimiz düzenli olur mu yoksa? "Git konuş." diyorlar. Konuşuyor. "Vallahi." diyor, "Bir elime güneşi verseniz." Bir elime ayıverseniz, ben bu yoldan, bu davadan vazgeçmem diyor. İç inan değil mi bu? Öyle bir karar vermiş ki, öyle bir o yola girmiş ki daha hiçbir şey beni vazgeçiremez diyor insan. Eee gayet itminanını nihayet müşyükunu müşyükun da davasına nüfuz etmiş yani resmen mevzusuna, meselesine tam böyle vakıf iyice bütün sırlarını Her şey ondan sonra tam müşrik'ünü gösteren fevkalade takvası. Bunlar bunu netice veriyor. Yani bir insanda kuvvet-i iman, itminan, müşrik olursa bu takvayı netice veriyor artık. Fevkalade takvası, fevkalade ubudiyeti, fevkalade ciddiyeti. Anlatılıyor ya bir gün sabaha kadar peygamber peygamber efendimiz namaz kılıyor. Ayaklarına kanı artık ayakları yani. Hazreti Ayşe validemiz diyor ki: "Sen şu cennetle mi güzelendin?" diyor. Yani bu kadar kendine şey yapma yani. "Ben" diyor "Allah'a ibadet edenlerden olmayayım." Ya Ayşe diyor mesela. Yani o kadar ibadet ediyorsun. O kimse ibadete de yetişen fevkalade ubudiyeti, fevkalade ciddiyeti, fevkalade metaneti, davasında nihayet derecede Sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor. Davasında nihayet verecede sadık olduğunu. Yani insan önce kendisi inanacak. Kendisi inandıktan sonra gerisi artık fıtri olarak gelir yani. Ama inanıyormuş gibi yapsa bir insan o zaman bunlar olmaz. Taklit yapsa yani peygamberlik peygamberlik tahlidi yapsa haşa yani bu vasıfları gösteremez. Mesela sinek vardır, tavus kuşu vardır. Sinek ne kadar uğraşırsa uğraşsın tavus kuşu gibi görünemez yani. Tavus kuşu olması lazım. Sıradan adi bir insan haşa yani bir peygamber gibi görünemez. Hemen ona dikkatli bakanlar onun peygamber olmadığını, sahtegel olduğunu anlar. Ama o kadar sahabeler, o kadar ezvacı tahirler, o kadar dikkatli baktıkları halde hep şahit olmuşlar değil mi? Hep bundan sonra Hepsinde her halinde bir harikuladelik görmüşler. Yani harikuladelik yani harika olmuş ama tabii adet fevkinde yani beşeri vasıflar olmuş ama gene onda yine bir o peygamber şeyini görmüş. Yani her zaman bu da göstermemiş ama o da bizim gibi yemiş içmiş ama ama peygamber olduğunun hep belli olmuş yani şeyinle. Davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşıka Gösteriyor. Üçüncü Reşâ, eğer istersen gel. Asr-ı Saadete Cezîretül-Arab'a gideriz. Eğer istersen gel. Asr-ı Saadete Cezîretül-Arab'a gideriz. Asr-ı Saadet. İnsanlığın yüzlerce asır yaşamış değil mi insanlar? Bir sürü asır yani yüz yıl yaşamışlar. Saadetin yaşandığı, insanlığın en yüksek saadeti yaşadığı asır asır saadeti olmuş yani. Çünkü o asrda ne varmış? Arabalar varmış. Uçaklar varmış, elektrikli merdivenler varmış, her türlü şeyler varmış. Elbette saadet yaşanacak. Ne varmış? Sıcak varmış, çöl varmış, açlık varmış, susuzluk varmış. Ağaçlara gidenler bilir. Oradaki dağlar kaya. Hani buradaki gibi üzerinde ağaç falan yok. Bildiğin kaya, dağlar kaya. Siyerlerde tohum. Bir zemzem var, bir de hurma var. Başka bir yok yani. Ama eee hepsi en mesut, en bahtiyar insanlar. Demek ki madde ile o saadete kavuşmamışlar. Manayla kavuşmuşlar. Yani şu anda insanlık saadete madde ile kavuşmanın peşinde yok. İşte kötü insanın o talası bulmaz. Sonra o tabii bakılı. İnsanlar şu anda madde ile saadete kavuşma peşinde ama eee Bu böyle bir şey mümkün olmadığı için böyle bir şey de olmayacak ya. O manayla işte okuyarak, istifade ederek, hakikatlara vakıf olarak saadete kavuşmanın gerçek yolu odur. Değil mi? Onun için Risale-i Nur'un için okuyoruz yani. Çünkü insan sadece midenle ibareti olsaydı onu doldurarak mesut olabilirdin. Aklı ne ile doyuracaksın, ruhu ne ile doyuracaksın, fikri ne ile, hayalini ile, insanın üslubu latifeleri, gayeleri var. E bunlar maddeli olmaz. Manayla olur. Onun için asrı saadet olmuş. Eğer istersen gel asrı saadete Cezireül Arab'a gideriz. Yani gözümüzle görelim yani böyle bir vaka bir bir vaka var bir yaşanmış bir gersek var yani. Hayalin olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. Hayalin olsun onu vazife başında görüp, ziyaret ederiz. Vazifesi nedir? Vazifesi nedir? Cenabı Hak'tan gelen emirleri insanlara bildirmek. Değil mi? İnsanlara Rabb'lerini tanıttırmak. Bu hayatı rıza-i ilahiye göre, Cenabı Hak'ın rızasına göre nasıl yaşamamız gerektiğini ders vermek. Yani hatip konuşuyor. Ama neyi konuşuyor? Saadet düsurlarını konuşuyor. Bize ebedi hayatı kazandıracak vazifelerimizi ders veriyor. Allah anlatıyor. Hatibimiz o. Yani âlem-i İslam'da İslam âleminin, Müslümanların hatibi, konuşanı o. Biz kimi dinleyeceğiz? Hatibimizi dinleyeceğiz. Başkaları konuşursa onları hani dinleyebiliriz ama asıl dinleyeceğimiz ve sözlerine uyacağımız hatibimiz Hazreti Muhammed'dir Aleyhissalatu ve Selam. Diğerleri yerine göre, makamına göre farklı olabilir. Hatip. Çok önemli bu. Delil ve adibiniz kimdir? Onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak hüsnü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir mümtaz bir zatı görüyoruz ki hüsnü siret hüsnü siret ahlak güzelliği değil mi? Ahlaken güzellik cemal-i suret cisim olarak yani böyle Böyle eşime eee güzellik. Hem hüsnü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki. Mesela Hazreti Yusuf Aleyhisselam'ın güzelliği meşhurdur değil mi? Cemal-i suret He. Yani duyan en güzel insanı Hazreti Yusuf Aleyhisselam'ın yanına getir çirkin düşer diyor. Hazreti Yusuf Aleyhisselam'ı da peygamberimiz yanına getir o da orada çirkin düşüyor. Cem yani hüsnü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki elinde muciz nüma bir kitap. Elinde ne var? Muciz nüma bir kitap. Yani elindeki kitabı kendi yazmamış. Mucize çünkü. İnsan eseri değil. Allah'ın Allah'ın verdiği eline koyduğu bir kitap. Elinde muciz nüma bir kitap. Mesela 25. söz Kur'an'ın diyor 40 vezihle mucize olduğunu göstermiş. diyor. Yani o onu oraya havale edebiliyorsun. Veya işte 16 ayet-i Kübra'da 15. mertebe miydi? 16. mertebe. Kur'an'dan bahseden mesela yine Kur'an'ın mucize olduğunu gösteriyor. Elinde muciz nima bir kitap. Lisanında hakik aşina bir hitap. Ne söylüyorsa fıtratta olan bir gerçeği söylüyor veya Cenab-ı Allah'a ait bir gerçeği söylüyor veya bir insan için yani hep hakikat konuşuyor. Konuştun. İş Bir yalan. Hiçbir hurafe bir şey yok. Lisanında hakik aşina bir hitap. Bütün beni Adem'e belki cin ve inse ve meleğe belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliye'yi tebliğ ediyor. Kimlere hitap ediyor? Bütün Beni Adem'e. Bütün insanlara hitap ediyor. Belki cin ve insan ve meleğe. Mesela cinlerden de gelip nasihat isteyenler olmuş, değil mi? Onlara da ders vermiş. Ara ara gelmişler. Onlar da Müslüman olmuşlar. Mesela cinlere veriyor. Zaten melekler zaten gelip gidiyorlar. Belki ki cin ve inse ve meleğe belki bütün mevcudata karşı bir hutbi-i ezeliye tebliğ ediyor. Sadece insanı ilgilendirmiyor. Kainatla, mevcudatla, yıldızlarla alakalı şeyler de söylüyor değil mi? Onlar hakkında da onların hakikatlarıyla alakalı manalar da var. Onları da hitap etmiş oluyor. Hutbi-i ezeliye tebliğ ediyor. Sırr-ı hırlkat-ı âlem olan muamma-i acibanesini kalbe şerh edip Sırrı hırkati alem alemin yaratılış hikmeti sırrı Bunu nerede anlatıyordu? İşte 11. söz. Hikmet alemin tılsımı diyor. Allah bu yıldızları niye yaratmış? Yeryüzünü niye yaratmış? Yeryüzünün bu kadar mahlukatı, mevcudatı, nebatatı, hayvanatı İnsanları niye yaratmış? Bu dünyaya böyle getiriyor. Ondan sonra sebebi ne yani? Hikmetini, sebebini, amacını, maksadını, gayesini bütün bu kainatı yaratmasındaki sır nedir? Değil mi? Bunu bunu beşer aklıyla çözmek, anlamak mümkün değil. İnsan bunu çözemez, bilemez yani. Bunu işte hal ve şerh etmiş. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma yacibanesini ve şerh edip, sırrı kainat olan tılsım mülakını fetih ve keşfederek, kainat nedir? Bu ağaç nedir? Bu insan nedir? Bu dünya nedir? Bunların da ne olduğunu mesela felsefeye göre ağaç nedir? Ağaçtır. Değil mi? Ama Kur'an'a göre ağaç ağaç mıdır? Değildir. Yani onun bir hakikati var, bir sırrı var mesela. Onları da Fetih ve keşfetmiş. Onu da mesela 30. sözde anlatıyor, değil mi? 30. sözde fetih ve keşfederek bütün mevcudattan sorulan, bütün ukulü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş suali azim olan necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun suallerine muhni makbul cevap verir. Bütün ukulü meskul eden. Hayret içinde meşgul eden. Mesela felsefenin konusu olmuş bunlar ama insan nereden geliyor? Nereye gidiyor? Dünyadaki asıl vazifesi nedir? Ama hiçbirisi bunlara cevap verememiş. Birisi demiş insanın maymundan geliyor diye. Ondan sonra dünyadaki gayesi yemek, içmek, yaşamak. Yaşamaksa niye ölüyor o zaman? Nereye gidiyor? Toprağa gidiyor. Yokluktan geliyor, yokluğa gidiyor. O zaman abes, evveli yokluğun Sonu yokluğun. O zaman ortası da yokluktur bunun. Sıfırdan gelip sıfıra gidiyorsa o onu da sıfır demektir. Yani çözmüş olmuyor. Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Ve dünyadaki vazifesi nedir? Bunları da muknı, makbul cevap verir. İnsan gerçekten mesela merak etmesi lazım mı nereden geldiğini? Ben nereden geliyorum ya? Nasıl geldim bu dünyaya? Kimin emriyle geldim? Kim emretti de geldim? Ben kendim isteyerek gelmediğime göre benim gelmemi başkası istedi. İşte annen baban istedi. Annen baban Allah yaratmaktan sonra istedi daha istesin. Onlar istemesinin bir anlamı yok ki. Değil mi? Annen istemesi Allah istediği için onların istediği kabul oluyor. Allah istemedikten sonra gelemezsin gene. Değil mi? Dolayısıyla Allah emrediyor öyle geliyoruz. Dünyaya niye geliyoruz? Ne yapıyoruz? İyilik yapacaksın diyor. Kime iyilik yapacaksın? İnsanlara. İnsanlar onlar da niye geldi o zaman? Onlar gelmeseydi o zaman iyilik diye bir şey olmazdı. Ben sadece kendim sormuyorum ki yani. Biz niye geldik hepimiz yani? Birbirimize iyilik yapmaya geldiysek gelmeseydik iyilik de olmazdı yani. O zaman bu değil. Ne olacak yani? Bunların dışında fekinde bir şey olması lazım. Peki nereye gidiyoruz? İnsan nereye gittiğini bilmesi lazım. Eğer ben toprağa gelip kaybolacaksam, bana hiçbir hesap sorulmayacaksa, istediğim gibi yaşarım o zaman ya. Eğer bu hayatın sonunda bir hesap verme yoksa Toprağı yiyip kaybolacaksak o zaman istediğin gibi yaşa. Ama biz bu dünyadan sonra bu dünyanın bir hesabını soracaklar. Hesabını vereceğiz. Oraya doğru önce bir Haşir meydanında Haşir olduktan sonra Marke Mülkü Be'da hesap görülecek. Hesap yerine doğru gidiyoruz. Orada eğer kurtarabilirsek 150 150 değil mi? 150'yi aşarsak bu sefer de Oradan cennetin kapıları açılacak. Mesela ondan sonra cennete gideceğiz. Ebedi saadete kavuşacağız. Yani oraya doğru gidiyoruz. İnsan gittiği yere doğru eee gittiği yere bakması lazım. Yani nereye doğru gidiyorum. Oraya gün hazırlanması lazım. Düşünmezse bir adam bunların manası olduğunu anlayamaz. Ama tabii insanda akıl ol olduğu için er veya geç düşünüyor. Er veya geç aklı başına geliyor ama yolun sonuna geldikten sonra aklın başına gelse ne olacak? O yol bittikten sonra anlasan ne olacak? Tekrar başa dönüp yaşama ihtimalin yok ki. Ya ben anladım bu hayatı nasıl yaşamam gerektiğini anladım. Ne zaman anladın? Yolun sonunu anladın. Geçmiş olsun. Çocuklarına nasihat edersin onlar bari doğru yaşarız. Ama sen gittin yani. Bunu önce öğrenecek. Kur'an'ın diyor edebiyet edeplenmeyen zamanın sillesiyle tedip olunacağı muhakkaktır. Yani önce Kur'an'dan okursan, öğrenirsen öğrenirsin. Öğrenmedin sonra yaşadık ya öğrenirsin. Onun da bir anlamı yok yani. Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Suallarına muknı makbul cevap verir. Cevap veriyor ama muknı cevap veriyor. diyor. Mukni de demek isna ediyor. Makbul cevap veriyor. Makbul neydi? Kabul ediliyor yani kabul edeceğin bir cevap veriyor. Cevap veriyor ama inanmazsın, kabul etmezsin. Öyle değil. Öyle cevaplar veriyor ki işte insan "Tamam." diyor, "Oldu." "Kabul ediyorum." diyor mesela. "Aklıma yatıyor." diyor. "Tamam." diyor. "Mantıklı." diyor. "Makul." diyor. O şekilde cevap veriyor. 4. Reşat bak öyle bir ziya hakikat neşir eder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette kainata baksan elbette kainatın şeklini bir matemhane-i umumi hükmünde ve mevcudatı birbirine ičnebi belki düşman ve camid-i Dehşetli cenazeler ve bütün zevil hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Bak öyle bir ziya-i hakikat nesleder ki ışık deyince mesela biz güneş olmazsa alem karanlığa düşer değil mi? Nasıl akşam olduğu ondan her şey görünüyor. Söndüğün zaman hiçbir şey gözükmüyor. Güneş lambası da yandı mı sabah olunca her şey Gözükmeye başlıyor. Akşam tekrar karanlığa dönüyor. Yani ışık olan şeyleri ortaya çıkartıyor, değil mi? Ziya. İşte bir maddi ziya var, bir manevi ziya işte. Maddi ziya böyle. Manevi ziyada ilim, nur, hakikat öyle bir hakikat ışığı neşreder ki, öyle bir manevi güneş neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat irşadından hariç bir sure Kainata baksan. Eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşadından hariç onun dışında bir surette kainata baksan. Onun getirdiği nurla, onun getirdiği irşat hakikatlarıyla değil de onlarsız baksan yani ne olur? Elbette kainatın şeklini bir matemhane-i umumi hükmünde kainatın şeklini bir Matemhani umumi. Her şey matem tutmuş. Yaz tutmuş vaziyette görürsün. Mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman. Hiç kimse birbirine bir arıksından bir bağ, bir alaka kuramıyorsun. Hepsi birbirine yabancı, ecnebi, belki düşman. O yaşıyor. Benim hayatımı gasp ediyor. Düşman. Camidatı dehşetli cenazeler. Daha Baksa cenazeyi mi görüyor? Bir tane öyle biri var mısın? Böyle siyah bulutları "Girin." diyormuş. "Dağılın." Hani o karanlık geliyor ya. Mesela o rahatsız oluyor mesela. Halbuki rahmet yüklü yani. Rahmet yüklü onu böyle karanlık diye gelip onu böyle boğacak zannediyor. Ondan sonra gideyim diyor öyle ağlayayım diyor mesela. Cam idatı dehşetli cenazeler. Bütün zevil hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler. İşte yollarda kedi görüyoruz, köpek görüyoruz falan. İnsanlar görüyoruz. Tamam diyor şimdi bunlar zevil hayat Hayat sahibidir, yaşıyordur. Ama şimdi yaşadığına bakma. Bunlar hepsi ölecek. Hepsi yok olacak. Ölümü yokluğu bekliyor. Ölüm sillesini, zeval sillesini bekliyor. Diye düşünüyor da bu sefer. Yaşayanları da. Bütün zevil hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak. Onun neşrettiği nur ile Onun neşrettiği nurun En başında en birincisinde ne var? İspat-ı sani vahid var. İspat-ı sani vahid. Yani bütün bu sanatlı kainatın içerisindeki hepsinin bir sani var. Sani ama sanatlı yapanı var. O sani vahiddir. Yani hepsinin saniyedir. Bütün kainatın saniyedir. Tek bir saniye vardır. O önce onu ispat ediyor. Yani böyle bir zatın mevcudiyetini önce birinci aykat bul. Yani neşrettin nurun başında bu var. Hiçbir şey başıboş değil, hiçbir şey tesadüf değil. Bundan sonra. Benim yeğenim var 9 yaşında maşallah yani. Dayı diyor şans diye bir şey var mı? diyor. Onun okulundaki çocukları şansa inanıyormuş da. Diyelim şans diye bir şey olabilir mi? Dedim, ya. Her şey Cenab-ı Hak'ın takdiriyle oluyor. Ben de zaten öyle inanıyordum, diyor. Bana da dedi, saçma geliyordu zaten, bilmiyorum sonra. "Bak, şans diye bir şey varmış." Şans ne demek ya? Şans diye bir şey olur mu? 20. mektupta ne diyordu? Madem bu kainatın salihinin diyor, muhit bir ilmi vardır. Öyleyse elbette insanları bilir. İnsanların neye layık ve müstahak olduklarını bilir. Hikmetiyle rahmetiyle ona göre muamele eder "Dervedecek." diyor. Değil mi yani? Tesadüf gibi bir şey olur mu? Mesela yani Tevhid Hakikat'ın içerisinde bir sürü böyle içinde daha başka hakikatlar var. Onun neşrettiği nur ile o o matemhane-i umumi şevk-i cezbe içinde bir zikirhane inkılap etti. Yani yer üzübül matemhane-i idi. Bir mezbah-i umumiydi. Bütün canlar vardı ama hepsi Ecel Celal'ın satırıyla kesilecekti. İşte yattıracaktı. Hepsi bunun farkına varmış. Bağırıyorlardı yani feryat ediyorlardı. Döndü şeye. Peygamber Efendimizin getirdiği nurla neye döndü? Zikirhane'ye döndü. Aynı sesle bir süre zikir sesi oldu. Hepsi Allah'a zikrediyorlar. Allah'ın eee vahluk olduklarının neşesiyle ondan sonra cuş uruşa gelmişler. İkinci sözdeki gibi mesela Allah'a tövbe ettik. O nur ile onun neşrettikleri nur ile ve o matemhane-i umumi şevk-i cezbe içinde bir zikirhane inkılap etti. O ecnebi düşman mevcudat birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyiti-i samite birer munis memur, birer musahhar hizmetkar vaziyetini aldı. Şimdi güneşe baksan bir dünyadan 1.300.000 kat daha büyük büyükmüş. Kocaman bir ateş kütlesi. Sıvı, mayı. Dehşet, vahşet bir şey yani. Bir böyle bakman lazım. Felsefenin gösterdiği gibi. Bir de Rabb-ı Rahim'imiz bu dünya sarayının damına bizim için çok değil mi? Adam lambasının büyüklüğü ile övünüyor değil mi mesela? Dünyadan dünya sarayına öyle bir lamba koyuyor. O sarayın şeyinden 20 milyon kat daha büyük. Işın ışın Mehdiliksiz, lambasız, kablosuz, ondan sonra yanan muhteşem bir lambayı bize ihsan etmiş Rabbimiz. Onun emriyle çalışıyor, onun ihsanıyla bize ondan sonra feyiz, nur veriyor dese ne kadar güzel oldu mesela. Demek ki yalnız değiliz. Bizi yaratan Rabbimiz bizim her şeyimizi tabiri caizse hiçbir şeyi eksik bırakmıyor. Lambamızı da veriyor, suyumuza veriyor, şeyimize veriyor mesela. Böyle bakmak var. Birer munis memur. Birer musahhar hizmetkar vaziyetini aldığı ve o ağlayıcı şekva edeceği kıymetsiz yetimler birer tesbih içinde zakir veya vazife paydası Ondan Şakir suresine girdi. 5. reşâ hem o nur ile kainattaki harekat, tenevvüat, tevellülat, tagayyurat. Onur ile kainattaki harekat. Harekat hareketler. Yıl bulutlar hareket ediyor. Hava hareket ediyor. İnsanlar hareket ediyor. Yıldızlar hareket ediyor. İnsanlar doğuyor, büyüyor. Yaşlıyor, hareket ediyor. Bahar geliyor, bahar gidiyor. Kış geliyor, kış gidiyor. Mesela sürekli hiç duran bir şey yok. Hareket var. Tenevvühat var. Bu hareket içerisinde çeşit çeşit olaylar mahlukatlı vücuda geliyor. Tebeddülat var. Gece oluyor, gündüz oluyor, kış oluyor, bahar oluyor. İşte insanlar sürekli yeniden yeni yeni şeyler tebeddülat. Takayürat var. Bunlar manasızlıktan ve habesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp Bir manası var. O mana için yapılıyor yani. Manasından, abesiyetten, tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye, birer mektubat-ı Rabbaniye, kader kalemi bütün baharı yazıyor. Bütün yeryüzüne baharı nakşediyor. Mektubat-ı Rabbaniye, ağaçları nakşediyor. Birer sahife-i ayet-i tekviniye. Ayet-i tekviniye, tekvini ayetlerin sayfası. Tekvini ayette nasıl Kur'an'da kelimeler var? Yeryüzü de bir sayfadır. Her bir ağaç, hayvan vesaire o sayfada yazılmış birer kelimedir yani tekvini. Kudretle yazılmış kelimeler. Ayet-i tekviniye. Birer mereyayı esma-i ilahiye. Demin mesela ağacı aşık felsefeci. Kur'an ne diyor? Mereya-yı Esma-i İlahiye. Yani aş-ül aynadır. Üzerinde Cenabı Hak'ın isimleri akseder. Ağaca baktığın zaman Allah'ın rahim olduğunu, kerim olduğunu, sani olduğunu, kadir olduğunu, alim olduğunu, hakim olduğunu, mülevvin olduğunu, müzeyyin olduğunu, Cenabı Hak'ın büst isimlerini orada görürsün. Bahara bakarsan daha fazla görürsün mesela. Yani Mahlukat kendinde ayna mesela kendinde gösterir ama kendisinden daha ziyade ona tecelli eden gösterir. Mahlukat da bir aynadır. Kendisi vardır ama ona tecelli eden Cenabı Hakk'ın isimlerinin aynasıdır. Onu gösterir. Biz zaten öyle bakıyoruz yani yoksa mesela Kur'an'ın diyor mevcudattan bahsi kainattan bahsi kainat için değildir. Felsefe veya kozmografi güneşten bahseder. Güneşten güneş için bahseder. Kur'an güneşten bahseder. Maksadı güneş değildir. Maksadı Rabb'ini tanıttırmaktır. Onun için güneşten bahseder. Yani güneş dolayısıyla girmiştir Kur'an'ın içine. Kur'an coğrafya kitabı değildir. Kur'an iman kitabıdır. Ama örnek verilmesi icap ettiği için kainattan o kainat dolayısıyla girmiştir. Asıl şey değildir. Asıl olan Allah'ı tanıttırmasıdır yani. O şekilde kainatta örnekler vererek onun üzerinde Cenabı Hakk'ı gösterdiği için ondan sonra mecburen geliyor yani. Dolayısıyla biz işte Kur'an'da fizik, kimya aramamıza gerek yok. Maksada götürecek kadar olsa bir kafi gelir. Bazıları diyor ya niye tafsilatlı her şeyden bahsetmiyorsun? Yani Kur'an fiziği kitabı, fen kitabı değil ki bahsetsin. Kur'an gene de bahsetmiş tabii yani gene çok sırlar var. Ama asıl mesele Sen kainatı gene çalışır öğrensin. Cenabı Hak'ı tanıyamazsın ama asıl onu öyle. Dünyayı niye geldiğini bilemezsin. Bütün bunların hikmetini bilemezsin. Mesela en mühim en mühim dersleri Kur'an'ın. Mesela bir kafile gidiyor. Bu kafile kim götürüyor? Kimin emriyle gidiyor? Bu kafile kimin? İlk sorgu değil midir? Bu kafile Kim şeylik yapıyor, reislik yapıyor? Kimi dinlemeleri lazım doğru hikmelerin için? O değil midir? Bu kabile nereye gidiyor? Ondan sonra. İyice daha bir örnek verir de mesela bir adam gemi desin. İlk soracağın şey ne? Beni buraya kim getirir yani? Nereden geldim ben buraya? Niye getirdiniz beni buraya? Bu gemi nereye gidiyor? Mesela sorulacak sorularımız nelerdir yani? Bunları cevaplamadan ya bu geminin hızı kaç? Tonajı ne kadar? Burada kaç insan Yaşıyor, ne yiyor? Onları sonradan sorarsın. Önce bunları öğrenirsin yani. Yani şu dünyaya gelen insanların ilk öğrenmesi gereken şey beni buraya kim getirdi? Bu alem kimi? Kim hükmediyor? Ben kimin emri altına gireceğim? Onu sorması lazım. Sonra biz buraya ne yapmaya geldik yani? Onu soracak. Sonra bu ayetten sonra bizi ne bekliyor? Onu soracak mesela. Yani sormamıza gereken en mühim dört soru var. Kur'an bu dört soruya cevap peki? Bize de lazım ama bu dördü. Diğer şeyler bu dördüne yardımcı oluyorsa ondan sonra orada o kadar ona göre değer kazanıyor. Alem dahi bir kitab-ı hikmeti samedaniye mertebesine çıktılar. Alem dahi bir kitab-ı hikmeti samedaniye mertebesine çıktılar. Aleme bir kitap gibi bakmak. Kitab-ı hikmet olarak bakmak. Yani abes bir şey bulamazsın. Vazifesiz bir şey göremezsin. Faydası bir şey yapılmamıştır. Kitab-ı hikmet. Kimin kitabı? Kitab-ı Hikmet-i Samedaniyenin mertebesine çıktılar. Aleme böyle baktılar. O zaman insan mesela her şeyde mana arayabilir, değil mi? Her şeyde bir hikmet arayabilir o zaman yani. Hem insanı bütün hayvanatın madununa düşüren hadsi zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vasıta-i nakli hüzün ve elem ve tam olan aklı. Şimdi insanın hayvanı yan yana koyduğumuz zaman insan hayvanından daha aciz. Değil mi? Hayvan mesela ayakkabısız gezebilir. Ama biz ayakkabısız gezsek ayağımıza diken batar. Ondan sonra top yapar ölürüz. Hayvan az gözlü yaşayabilir veya gidip çamurlu su içebilir. Biz içemeyiz. Bak hayvana baksana. Hayvan bizden daha dayanıklı. Ama biz ondan daha şey yaşıyoruz. Ondan daha Daha aciziz ama daha mert, eee, daha konforlu yaşıyoruz tabir caizse. Ondan daha sağlıksız ama daha güzel nimetler, daha bezişler giyiyoruz hayvana göre mesela. Yani aslında Allah bizi bıraksaydı hani hayvanlar da göre hani onlara da Allah bakıyor da hani eşit baksaydı yani eşit şartlarda bu hayvanlardan daha da aşağı gider bu şeyler. Onlar gene yaşamaya devam ederdi. Biz hepimiz bir açlıktan yok şeyden ölür gider, telef olur giderdik yani. Hayvanın hayvanların daha acil olduğumuz halde bakıyoruz. Onlardan daha yüksekte yaşıyoruz. İnsanı bütün hayvanatın madunu aşağısına düşüren hadsi zaaf ve acisi fakr ve ihtiyacı. Hayvanın kaç şeye ihtiyacı var? Üç veya dört şeye ihtiyacı var. Değil mi? Mesela bir inek su veriyor, saman veriyorsun, su veriyorsun. Altını temizliyor. Tamam. Başka bir şey istiyor mu? İstemiyor. İnsan ne istiyor? İnsanın ihtiyaçları bitmiyor. Farklı ihtiyaca bütün hayvanlar hayvanlardan daha bedbaht eden vasıta-i nakli hüzün ve elem ve gam olan aklı. Mesela şimdi kasaplar veya hayvan satıcıları ganaları doldurdu değil mi şeyleri? Besihanelere doldurdu. Ganalar biliyorlar mı bir ay sonra kesileceklerini? Ve bizi buraya niye doldurdular? Gelen giden bakıyor bize. Fiyat biçiyorlar, alıyorlar, almıyorlar. Ya ne yapacaklar efendim? Biz içecekler herhâlde. Oturalım ağlayalım veya buradan bir kaçmak planı düşünelim falan. Yani adam oturuyor gene gene yavaşlıyor. Ta o kesin yerden götürürken o an anlıyor yani. Birkaç saniye anlıyor. Şöyle vuruyor o da gidiyor o kası. Ama insanları topla bir yere. Size ondan sonra Buradan sonra keseceğiz diye. İnsan da doğa da öbür baktırsın der. Hayvan akıl olmadığı için geçmişte gelecekte haberdar olamıyor. Onu üzecek veya üzmeyecek olaylardan haberi olmuyor. Rahat yaşıyor. Ama insan aklı olduğu için hafızası geçmişte gelecekte haberdar. Ve dolayısıyla da en ufak bir olumsuz bir şeyden elem ve hazımsızlığın hemen elem alabiliyor. Oradaki hüzünleri akıl ona taşıyor. Vasıta-i naklı hüzün ve elem ve gam olan aklı. Böyle bir aklı var. Eğer işte Kur'an'ın nuruyla o aklı nurlandırmayan insanlar o aklı susturmak istiyorlar, uyuşturmak istiyorlar. Adam mesela gördüğü zaman vahşet görüyor, gözünü kapatıyor yani. Düşündüğü zaman vahşet düşünüyor, dehşet düşünüyor. Niye içiyor? Zaraptan kurtulmak için. Yani içki içenlerin, sarhoş olanların şeyi kaçıştır. "3-5 saat de olsa" diyor. Bir şey düşünmeyin. Yoksa kafayı yiyeceksiniz. Niye kafayı yiyeceksin? Her şeyi kötü görüyorsun. E Kur'an-ı Nur'uyla baksan hiçbir şey kötü değil ki. ki. Sen kafayı uçuracağına şey güzel. Yani her şey Cenabı Hak'ın takdiriyle olduğunu, Allah'ın ise niasi rahim ve kerime olduğunu düşün. Öyle bak. İşte o o ne de olacak? Böyle bir akıl o nur ile nurlandığı vakit insan bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. Olundurlanmış az, fark, akıl ile niyaz ile Nazenin bir sultan. Tamam nihayetsiz azizini görür ama o nihayetsiz azizine nihayetsiz kudretiyle yardımına koşan Rabb'ini görecek bu sefer. Nihayetsiz fakirliğini görecek ama nihayetsiz fakirliğinde nihayetsiz gani bir zatı görecek. O zaman diyor iyi ki aciz bir şeyim, iyi ki fakirmişim, iyi ki muhtaçmışım. Diye bu sefer ondan hoşlanacak ya. Onurlanmış aziz, fazil, akıl ile niyaz ile nazenin bir Sultan. Tamam? Ben bu alemin sultanı olamazdım. Sultanlar gibi yaşayamazdım. Ama beni sultanlar gibi yaşatan bir addim var. Uçağa biniyoruz. Kaç metre yükseliyor? Uçak saat uçağa bindiğin 6.000 7.000 10.000 metre yükseltiyor seni. Uçuyorsun. Bir saatte iki saatte yani bak sultansın yani. Kuşlar kanıt çarpacak. çırpacak da kaç ayda gidecek. Biz hemen iki dakikada gidiyoruz. Daha tırmanacaksın. Yarım litre mazotu döküyorsun bir dakikaya. Bastır gazı. Şapkı bir yol bas. O sen değil misin? Yani o kadar aciz ama sultanlar gibi Cenabı Hak bizi yaşatıyor. O kadar fakiriz ama tüm fakrımızın Cenabı Hak bütün nimetleriyle onu gınaya çeviriyor. Halifeyi zemin yapıyor. Onurlarını Akıl ile niyaz ile nazenin bir sultan hizar ile nazdar bir halife zemin olur. Demek o nur olmazsa kainat da insan da hatta her şey dahi hiçe yener. Mesela şimdi seni 10 km 10 mm yükseğe çıkarmış oralardan böyle bütün alemi temeşşah ettiren bir zat o da aşağı atar mı? Atmaz. Beni bu kadar çıkarmışsa başa atmaz. Yani bu hayattayken biz bu kadar yükseğe çıkmışız. O zaman bu hayat hiçlikle sıfırlanmakla bitmez yani. Abes. O zaman bu hayat aynı şekilde dar parlak olarak devam edecek demektir. Demek o nur olmazsa kainat da, insan da, hatta her şey dahi içine girer. Evet, elbette böyle bedi bir kainatta böyle bir zat lazımdır. Evet, elbette böyle. Bedi bir kainatta böyle bir zat lazımdır. Yoksa kainat ve eflatun olmamalıdır. Bu kainat çok bedi mi? Eşsiz derecede harika, güzel mi? Evet. Ama bu insanlar bu kainat içerisinde bu manaları bilirse böyle olacak. O zaman bu manaları bildiren de bizzat mutlaka lazımdır. Yoksa o zaman bedi sureti yapmanın bir anlamı olmayacak yani. Mesela çocuğuna en üstün bilgisayar veriyorsun. Ama bu çocuk bulanmasını bilmiyor. O zaman onu öğretecek de birisinin tayinî fen lazım anlamı olması için yani. Yoksa anlamın Veya çok güzel bir şey diye diyorsun ama kıymeti anlaşılmıyor. O zaman anlam yok. Onun kıymetini idrak ettirecek de bir vasıta icab ediyor. Cenab-ı Hak bizi bu kadar üstün yaratmış, alem üstün yaratmış. Üstün vazifelerle donatmış. Ama hiçbir tanrıymış yok yani. O zaman bir anlamı kalmayacak. Elbette bunlara ders verecek bir zat lazımdır, vaciptir. Olması gerekir. Yoksa kainat ve eflah olmamalıdır. O zaman bir manası olmayacağı için kainatın da yaratılmasının bir anlamı olmuyor. Şeyde ne diyordu 11. sözde? Anlaşılmaz bir kitap, manidar bir kitap, anlaşılmaz bir kitap muhallimsiz olsa manasız bir kağıttan ibaret kalır diyor. Kağıt var, çok güzel manaları var. Ama anlaşılmıyor. O zaman bir anlamı yok. Manası bir kağıttan ibaret kalır. Bu kainat kitabının çok manaları var. Anlaşılmazsa o zaman o kadar mananın kitabından anlamı kalmıyor. Bu manalarını ders verecek bir zat icap ediyor. O zaman ne diyor? Vücudu üstat vücudu kasrın daha iyisidir. Ahalinin istimaı o kasrın bekası sebeptik. E bu alem varsa o da mutlaka bu alem var edilmiş. Öyle bir zat olduğu için var edilmiş. Kainatın kitabının manasını ders verecek bir zat var ki yaratmak abesi olmayacak. O zaman yaratılmış yani. Ahirede dinliyor. O zaman devam ettiriyor. Ahire dinlemesi o zaman kainat tebdil ve tahvil edilecekti. O da bu sırada bakıyor değil mi? Sen olmasaydın, sen olmasaydın ben bu kainatı yaratmazdım gibi. Yaratılmanın bir Bir basit olabilir ama öğretmenler olmasa okul yapmanın bir anlamı var mı? Yani öğretmenler var ki okul yaptığın bir anlamı olsun yani. Peygamberler olmasa o zaman bu Kenâş kitabının yapılmasına bir anlam olmayacağım. Evet, böyle devam ediyor. Niyetim şu 7-8'i de okumakta mı? Vakitte bayağı ilerledi. Ne yapalım? Dayanabilirseniz bir süre şey daha okuyacağım. Ara verin diyorsanız, bırakacağım. Şekilde sorarsam devam edelim der. Kamil hocam sana sorayım seni ortaya vursun. Abi ben geç geldim ya. Geç Öyle geldim bir şey biraz. O zaman bir saat oldu mu başlayalım? He? Geçti mi? Öyle mi? O zaman bir başka bir baharda okuruz ya. Allah rızası ile erfa 1

3129.ders 19.söz-1.2.3.4.5.reşhalar-Sath-ı Arz bir mescid — Nur Risale Dersleri